Anayasa Nedir, Ne Değildir?

Bekir Kurtuluş

Geçen ayın 10’unda yeni Anayasa çalışmaları kapsamında, 4 aydır yapılan ‘Anayasa Platformu Vatandaş Toplantıları’ sona ermiş ve Anayasanın maddelerinin yazımına başlanmıştır. 10 gün süren çabanın ardından iki madde yazılabilmiş fakat üçüncü maddenin yazımında tıkanma noktasına gelinmiştir. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nu oluşturan AKP, CHP, MHP ve BDP’nin görüş ayrılığına düştüğü “Eşitlik” başlıklı madde, Alt Komisyon tarafından “Herkes; dil, din, mezhep, inanç, ırk, (etnik köken) renk, cinsiyet (cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği), siyasî düşünce ve diğer sebeplerle ayrım gözetilmeksizin hukuk önünde eşittir” şeklinde kaleme alınmıştı.

Meclis’te temsil edilen dört siyasi partinin ortak buluşma noktaları olduğunu iddia ettikleri “Demokrasi” kavramının vazgeçilmezi olan “eşitlik” konusunda bile görüş ayrılığına düşmeleri, yeni halkçı Anayasanın ne kadar isabetli olacağının bir erken göstergesidir. Tamamen farklı siyasî kimlik taşıdıklarını ifade eden bu dört parti, aslında temel felsefeleri yani savundukları ideoloji/paradigma zaviyesinden birdirler. Peki, nedendir bu görüş farklılığı? Aynı ideoloji (Laik, Demokratik, Kapitalist düşünce yapısı) tek bir konuda hem de eşitlik gibi temel bir konu üzerinde nasıl bu kadar farklı görüşler üretebilir? Kendileri Laik ve Demokratik yönlerini ön plana çıkarırken neden tüm bunları üreten temel esasi görüş olan Kapitalizme sahip çıkmaz ve ona vurgu yapmazlar. Recep Erdoğan Tunus, Libya ve Mısır’da Laiklik ve Demokrasi tavsiye ederken aslında “Kapitalizm” önermektedir, ılımlı Amerikan İslam’ı(!) önermektedir, serbest piyasa ekonomisi ve dünyaya entegre olmuş (başka tabirle sömürgeci dev ekonomilerin esiri olmuş) bir yönetim ve ekonomik model önermektedir. Ama kimse Kapitalizme vurgu yapmaz, çünkü o antipatiktir, Demokrasi ise sempatiktir. Kapitalizm işin aslı, Demokrasi ise süsü/maskesidir. 

“Eşitlik” maddesinde CHP ve BDP materyalist bir yaklaşım sergileyip “eşcinsel evliliğine izin verecek şekilde kapsamın genişletilmesini” istedi. Zira onlara göre medeniyetin ölçüsü, afyon olan ve insanları uyutan dini değerlere düşman olmaktan geçer. Dindarlık gericilik, sapkınlık ilericiliktir. AKP bu çıkışa “neslin korunması”na ters olduğu için karşı çıktı. Madem neslin korunmasına önem veriyorsunuz neden dini nikâhla bir arada yaşamayı yasak, evlilik dışı ilişkileri meşru görüyor ve kanunlarla koruyorsunuz?

Bu partilerin tamamını birbirinden ayıran fark, sadece hitap ettikleri seçmen kitlesidir. Aslında bunlardan hiçbirinin kendine has ideolojik bir bakış açısı yoktur. Hepsi de Kapitalist ideolojinin ürünüdürler. AKP, artık tüm dünyada önüne geçilemez şekilde yaygınlaşan dindarlık/İslamî özlemin önüne çıkarılan Demokratik alternatiftir. MHP, ideoloji ve paradigma geliştirmekten uzak olan milliyetçilik düşüncesinin rejime entegrasyonunun adresidir. CHP, zaten son İslam Hilafeti’ni yeryüzünden kaldırıp yerine Kapitalizmi getiren gelenektir. BDP ise, etnik ayrım vurgusundan doğal ve tepkisel olarak ortaya çıkan Materyalist/Sosyalist eksenli Kürt milliyetçiliğinin rejime entegrasyonunun adresidir. Yani hepsinin ortak noktası, uç kısımlara kayan görüşlerin tekrar merkez olarak gördükleri Demokratik/Kapitalist eksene raptedilmesini/bağlanmasını sağlayan farklı eğilimler olmalarıdır. Bunun en bariz görüldüğü yer, bu partilerin hiçbirinin Kapitalizmin temeli olan “serbest piyasa ekonomisi”, “borsa ve anonim şirketleşmeler”, “faiz ve bankacılık sektörü” gibi konuları kaldırıp yerine alternatif üretebilecek bir bakışa sahip olmamalarıdır. Eğer bir siyasî parti bu temel öğelere karşı çıkmıyor ve farklı bir görüş ortaya koymuyorsa Kapitalisttir, global ekonomilerin yardımcısıdır.

Özgürlükçü/Kapitalist bir zihniyetle ortaya konan Anayasanın “değişimci”, “reformcu” olduğunu iddia etmek ise, sadece popülizm veya kandırmaca olarak tanımlanabilir. En uç örnek olarak Başkanlık sistemine geçiş gösterilse bile bu da Kapitalizmin CEO’su/Tepe Yöneticisi konumunda olan ABD’de uygulanmakta olan Demokratik/Kapitalist bir yönetim biçimidir. Zira Demokratik yönetimler en temelde parlamenter/temsili Demokrasi ve presidential/Başkanlık sistemi olarak ikiye ayrılır.

Bu kadar Kapitalizm vurgusunu neden yaptık?

Müslümanların sahip olduğu hayat görüşüne göre kendi kaynakları ve dayanakları olan Kur’an, Sünnet ve onların işaret ettiği İcma ve Kıyas dışındaki bir kaynaktan kanun/yasa/Anayasa çıkarmaları ve benimsemeleri caiz/meşru olmaz. Hatta bunun yapmaları Maide Sûresi 44,45 ve 47. ayet-i kerimeleri kapsamında ya en hafifinden fısktır, ya zulümdür veya küfürdür. Kapitalizme veya Sosyalizme dayalı bir yasa çıkarma işi ise menşei/kaynağı beşerî akıl olacağından dolayı İslam’a muhalif olacaktır ve reddolunması gereklidir. Zira eksik ve aciz olan beşer aklını, ezelî ve ebedî ilim sahibi olanla yarıştırmak akıl kârı değildir.

Gelelim Anayasa’nın ne olması gerektiği konusuna...

Önce “Misak” kelimesinin ne anlama geldiğini anlayalım. “Misak” kelimesinin lügat ve şer’î anlamı sözleşmedir. Nitekim Allahu Teâlâ, şu hitaplarda bulunmuştur:

إِلا الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ

“Ancak sizinle kendileri arasında (misak) sözleşme bulunan bir kavme sığınanlar müstesna.” (en-Nisa 90)

وَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ

“Şayet aranızda misak (sözleşme) bulunan bir kavimdense ailesine diyet ödemek...” (en-Nisa 92)

أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ مِيثَاقُ الْكِتَابِ أَنْ لا يَقُولُوا عَلَى اللَّهِ

“Allah’a karşı ancak gerçeği söyleyeceklerine dair kitap üzerine misak (söz) alınmamış mıydı?” (el-A’raf 169)

وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ

“Hani Allah nebilerden (misak) söz almıştı; andolsun ki, size kitabı, hikmeti verdim. Yanınızdaki kitabı doğrulayıcı bir Rasul geldiğinde mutlaka ona inanacak ve yardım edeceksiniz.” (Âl-i İmran 81)

Misak’ın çağımızdaki ıstılahî anlamı ise; halkın inandığı, hayata bakışlarına yön kıldığı, Anayasa ve kanunlarına kaynak olarak benimsediği kaideler topluluğudur.

Kendisine bir misak benimsemiş bulunan halk, yeniden ortaya çıkan bir halktır. Bu halk, kendisine yeni bir devlet kurmaya çalışan ve daha önce yaşadığı hayatı bırakıp yeni bir hayata başlayan halktır. Yeniden devlet kurmaya çalışan, eski yaşantısının dışında yeni bir hayata başlayan bütün devletlerde de durum böyledir. Birinci Dünya Savaşı sona erince Arap ülkeleri Osmanlı Hilâfeti bünyesinden ayrıldığı zaman, meselâ; Irak ve Suriye’de olduğu gibi; her bölge, Misak-ı Millî veya Misak-ı Vatanî ismini verdikleri birer misak ortaya koyup ayrı bir varlık (devlet) olmaya uğraştılar. 

Fakat köklü bir varlığa sahip olan halk ve ümmetler kendileri için bir misak vazetmeyi düşünmezler. Çünkü onlara belli bir siyasî akide yerleşmiştir. Ve onlara belli kaideler; yerleşmiştir ki, bu kaideler o halk ve ümmetin hayata bakışlarını belirlerler, Anayasa ve kanunları yoksa Anayasa ve kanun yerine geçecek hükümler için kaynak olarak benimsenirler. Eğer Anayasa ve kanunları varsa, o Anayasa ve kanunlar için kaynak olarak benimsenirler. Yazılmamış olan bu kaideler ezbere bilinen ve üzerinde ittifak edilmiş kaidelerdir. Belki bunlara ümmetin misakı, misak-ı millî veya misak–ı vatanî denmez. Fakat bunları bütün halk bilir ve üzerinde ittifak etmiş bulunur. Bütün köklü devletlerde durum böyledir.

İslâm Ümmeti yeryüzünün en köklü ümmetlerinden olup siyasî bir akideye sahiptir. Tek doğru olan akide onun siyasî akidesidir. Sahibi bulunduğu fikirler ve hükümler, onun hayat hakkındaki bakışını tayin eder. İslâm, Ümmeti nefsinde yerleşik bu fikir ve hükümleri, devleti ve diğer ilişkileri düzenleyen hükümlerin ya da Anayasa ve kanun olarak isimlendirilenlerin kaynağı olarak kabul eder. Bütün bu fikirler ve hükümler, iki büyük kaynakta yazılıdır ki onlar, Kitap ve Sünnet’tir. Bunun için İslâm Ümmeti, “Ümmetin Misakı” denilen herhangi bir misaka ihtiyaç duymamıştır. Onun millî veya vatanî diye bir misakının olması da doğru olmaz. Zira hem Kitap hem de Sünnet vatancılık ve milliyetçilik bağlarına karşı durmayı farz kılmaktadır.

Ne var ki, bu İslâm Ümmeti, kâfir Batı devletlerinin İslâm beldelerine karşı açtığı yoğun propaganda, misyoner ve kültürel çalışmalarıyla, daha sonra da siyasî ve askerî saldırılarından dolayı Batı fikirlerinden bir hayli etkilendi.

1924’te Hilâfet Devleti yıkıldıktan sonra, İslâm, devlette ve toplumda uygulamadan uzaklaştırılınca; Kitap ve Sünnet, artık İslâm Ümmeti’nin evlatlarının nefislerinde siyasî ve teşriî niteliklerini kaybetti. Onlarca, artık İslâmî akide, siyasî bir akide olarak addedilmiyordu. Böylece, onların nezdinde İslâm’ın hem bir akide, hem de hayat, devlet ve toplum için bir nizam olduğu düşüncesi zayıflar hale geldi.

Ancak, bu köklü İslâm Ümmeti; kendisinin İslâm’dan uzaklaştırılma çalışmalarından, Batı’nın fikirleri, nizamları ve uşakları ile kendisi üzerinde tahakküm etmesinden dolayı kendisine ulaşan şiddetli sarsıntılardan sonra gafletten uyanmaya başlamıştır. Bu Ümmet, Batı’nın pis çehresini keşfettikten sonra, onun fikir ve nizamlarının bozukluğunu, Sosyalist ve Komünist fikir ve nizamlarının bozukluğunu, milliyetçilik, ulusalcılık ve bölgeciliğin bozukluğunu, onların kendisine ve bir Ümmet olarak varlığına karşı nasıl bir felaket olduklarını anlamış bulunuyor.

Ümmet’in fikriyatında meydana gelen bu saf ve temiz değişimin karşısındaki en önemli engel ise işbirlikçi yönetimler ve Batı gözlüğüyle dünyaya bakan âlim ve kanaat önderleridir. Nitekim Recep Erdoğan’ın bölge ülkelerine yaptığı kritik ziyaret ve onca tepkiye rağmen yaptığı Laiklik vurgusunun ardından o ülkelerin yöneticilerinden dikkate şayan “Laik Anayasa ve Batı ile uyumlu kanun” beyanatları gelmeye başladı.

Mısır’daki Müslüman Kardeşlerin siyasî kanadı Hürriyet ve Adalet Partisi Dış İlişkiler Koordinatörü Khaled Al-Qazzaz Washington’da yaptığı bir toplantıda “Demokratik sistemin inşası ve tüm Mısırlıların içinde yer alması hedef ve arzumuz” şeklinde bir açıklama yaptı.

Tunus Cumhurbaşkanı Munsef Marzuki Katar’ın başkenti Doha’da yapılan BM toplantısı sırasında yaptığı çağrıyı Facebook sayfasında yayınladı:

“Demokratik ülke ve kurumlar ile özel sektörden tam destek bekliyoruz.” 

Libya Ulusal Geçiş Konseyi yetkilileri, Haziran’daki seçimler öncesinde, dini temellere dayalı siyasî parti kurulmasını yasakladıklarını BBC’den öğreniyoruz.

Şimdi Anayasanın misyonu ve köklerinin ne olması gerektiği husunu izah edelim. 

Anayasanın Misyonu

Bilindiği gibi Anayasa, günümüzde toplumsal ve siyasal organizasyonun bir nevî zorunlu kılavuzu olarak algılanmaktadır. Zira Anayasa, bir toplumdaki siyasî baskın örgüt olan devletin, toplumu yönetirken kullandığı rejimi, sistemi, ideolojiyi belirler. Bunu yaparken de; -egemenliğin, -sulta/otorite sahibinin, 

-Yönetim şeklinin ve sisteminin ne olduğunu, 

-Yöneticilerin ve yönetilenlerin temel hak, yetki ve sorumluluklarının ne olduğunu, 

-Yöneticilerin yönetime gelme ve yönetimden ayrılma şartlarının ve yönteminin ne olduğunu belirler.

Bununla güdülen gaye; toplumda yönetici ile yönetilenler arasında ihtilafların çıktığında Anayasa kendisine başvurulan nihai merci olsun ki bir siyasî istikrar ve barış ortamı sağlansın. Yani toplumsal barış, huzur, istikrar, adalet ve güvenlik temin edilsin.

Ancak bir Anayasanın bu iyi niyetli gayeyi gerçekleştirebilmesi için o toplumun ana unsuru olan topluluklarının içinde derinliğine köklerinin olması gerekir. O, Anayasanın ruhu diye bilinen temel düşüncesinin, felsefesinin, referansının, kaynağının, temel ölçülerinin, hâkimiyet/egemenlik anlayışının o toplumun ana unsurları tarafından içtenlikle benimsenmesi gerekir. Yani o topluma yabancı olmaması gerekir. Bu, şu demek değildir: 

“Bir şekilde bir Anayasa belirlenir ve o toplumun onayına sunulur, yapılan referandumla o Anayasa toplumun çoğunluğu tarafından “kabul” ya da “evet” oyu alırsa, o Anayasa o toplum tarafından benimsenmiş ve o topluma mal olmuş sayılır.” Bu anlayış doğru değildir. Yüzeysel ve kandırmaca bir anlayıştır. Toplum ve siyaset gerçekliği ile bağdaşmaz. Zira öylesi bir Anayasa şimdiki Anayasalar gibi toplumdaki güvensizliğin, adaletsizliğin, istikrarsızlığın, huzursuzluğun, sorunların ana kaynağı olduğu gibi zaman ve fırsatların da heder olmasına sebep olur.

Anayasanın Kökleri

Bir Anayasanın bir toplumda derinliğine köklerinin olabilmesi, o toplumun ana unsurları tarafından içtenlikle kabul görmesi ve benimsenebilmesi için; Anayasaların üzerine kuruldukları şu temel kavramlara ve ilkelere bakmamız gerekir:

-Hâkimiyet/egemenlik,

-Sulta/otorite, 

-İdeoloji ya da rejim…

İşte bu kavramlar, bir Anayasanın kökleridir. Bunları şu şekilde izah etmek mümkündür:

1.) Hâkimiyet/egemenlik: 

Hâkim olma halidir. Bir ülke ve toplum üzerinde “hâkim iradeye” “hâkimiyet” denir. Yani bütün iradelerden/arzu ve isteklerden üstün iradeye, bütün irade sahiplerinin karşısında boyun büktüğü iradeye “hâkimiyet” denir.

Hâkimiyet sahibi; o ülke, devlet ve toplumda merci konumundadır. Yani kendisine müracaat edilen, dönülen, başvurulan en üstün makam sahibidir.

Hâkimiyet sahibi; o ülke, devlet ve toplumda kendisine kayıtsız şartsız/koşulsuz boyun büküldüğü, itiraz edilmediği makam sahibidir.

Hâkimiyet sahibi; o ülke, devlet ve toplumda bütün kanunların, hükümlerin, ölçülerin kendisine dayandığı, kendisinden alındığı, kendisini delil/referans edindiği meşruiyet kaynağıdır.

Görüldüğü gibi “hâkimiyet” herhangi bir Anayasanın temel kavramıdır. Hem Anayasanın kendisinin hem de onun çerçevesinde oluşacak rejim, kanun ve hükümlerin meşruiyet kaynağıdır. Bir toplumun ana unsurlarında “hâkimiyet” konusunda bir mutabakat oluşmamış ise, o Anayasanın o toplumda kökü yok demektir. O toplum tarafından içtenlikle benimsenmez. O toplumda adalet ve istikrar sağlanamaz. Zira her siyasî, hukuki ve toplumsal kararda meşruiyet sorunu yaşanır.

“Hâkimiyet” konusu en önemli konudur, temel sorundur. Hiçbir yasaklama, sınırlama ve devlet gücü kullanılarak saptırma yapmaksızın, baskı, tehdit, şiddet kullanmaksızın bu sorunun üzerinde doğruyu, hakikati bulmak maksadı ile şeffaf bir şekilde tartışılmalıdır. Bu mesele, toplumun ana unsurları tarafından anlaşılmadan ve üzerinde bir mutabakat sağlanmadan yapılacak bütün işler, çalışmalar “dostlar alışverişte görsün” kabilinden bir saptırma, yanıltma ya da abes ile iştigal olacaktır. “Yeni Anayasa” söylemi ile yola çıkanların bu gerçeği göz ardı etmeleri, saptırmaları samimiyet, dürüstlük ve şeffaflık ile bağdaşmaz.

2.) Sulta/otorite: 

Yani yönetme yetkisi kime ait olacak ve yöneticiler nasıl belirlenecek meselesi. Sulta’nın/otoritenin yani yönetme yetkisinin kime ait olduğunu da “hâkimiyet sahibi” belirler. Ya da “hâkimiyet” anlayışı doğrultusunda belirlenir. Dolayısı ile “hâkimiyet” meselesi halledilmeden, netliğe kavuşmadan “sulta” meselesi sağlıklı bir şekilde halledilemez ve daima meşruiyet sorunu yaşanır.

3.) Rejim ve ideoloji:

Anayasa, kendisine dayandığı “hâkimiyet” anlayışına göre bir rejim ve ideoloji belirler. Rejimi ve ideolojisi olmayan bir Anayasa ruhsuz bir Anayasadır. Dolayısı ile işlevsiz yazılı metinler olarak kalmaya mahkûm olur. Zira; Rejim; yönetim ve idarede tutulan yol, takip edilen usuldür. Yani devletin yönetim şekli ve tarzıdır. İdeoloji ise; kendi içinde fikir/temel düşünce, çözümler ve usûl/yöntem bütünlüğü olan siyasî, iktisadî ve toplumsal sistemdir.

Benimsediği rejim ve ideoloji ile Anayasa; devletin o toplumda uygulayacağı;

-Yönetim şeklini ve sistemini,

-Eğitim siyaseti ve sistemini,

-İktisadî/ekonomik siyasetin ilke ve sistemini,

-Kadın erkek ilişkilerinin tanzimini,

-Yargı sisteminin usul ve çerçevesini,

-Dış siyaset ilkelerini ve çerçevesini,

-Toplumdaki çeşitli inanç gruplarının temel hak ve hukukunu belirler.

Bir sonraki yazımızda da ana unsurları Müslüman olan bir toplumda kökleri olan ve hüsnü kabul bulan bir Anayasanın nasıl olması gerektiğini köklerine bakarak Türkiye’deki toplum örneğinde inceleyeceğiz inşallah.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz