Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker Hükümleri - 9

Yasin ibnu Ali

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker İle Münkeri İzâle Etmek Arasındaki Fark


Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker’in tarifinde, marûfu emretmek şeriatın güzel görüp farz kıldığı fiilin talebi, münkerden nehyetmek de şeriatın çirkin görüp haram kıldığı fiilin terki demektir, demiştik. Münkerin izâlesine gelince; manası gidermek, uzaklaştırmak yani değiştirmek demektir. Bu, şu nebevî hadisinden alınmıştır. من رأى منكم منكرا فليغيره بيده “Sizden kim bir Münker görürse, onu eliyle değiştirsin...” Yani onu izâle etsin, gidersin ve onu sanki olmamış gibi kılsın. Buna göre münkeri izâle etmek, şeriatın haram kıldığını değiştirmek demektir.

Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker ile münkeri izâle etmek arasındaki farka gelince; hassaten Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker’in sadece söze mahsûr olmasında, sözden fiile geçmemesinde saklıdır, def etmek, dövmek v.b. bedenî maddî ameller gibi. Oysa bu, münkeri izâle etmekten farklıdır. Öyle ki münkeri izâle etmekte mücerret sözle yetinilmez, bilakis sözden fiile ve münkeri izâle etmek, değiştirmek için maddî kuvvet kullanımına geçer. Bunun delili şudur; Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem münkerin izâlesi hakkında şöyle buyurdu: “Onu eliyle değiştirsin”. Bu, münkeri değiştirmek için kuvvet kullanmanın câizliğini ifâde eder. El-Cassâs şöyle der: “Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker’in iki hâli vardır: İçerisinde münkeri izâle etmenin ve değiştirmenin mümkün olduğu hâl. Münkeri değiştirme imkânı olan kimseye, eliyle münkeri izâle etmesi farzdır. Elle münkeri izâle etmenin birkaç şekli vardır. Bunlardan biri, münkeri ancak kılıçla izâle etme imkânının olması ve Münker, kılıçla izâle eden kişi üzerinde yapılması. Bu durumda o kişinin kılıçla münkeri izâle etmesi gerekir. Mesela, bir kimsenin bir adamı kendisini veya bir başkasını öldürmeye veya malını almaya yahut bir kadınla zinâ v.b kastettiğini görür ve sözle onu inkâr ederse vazgeçmeyeceğini veya silahsız olarak onu öldürebileceğini bilirse, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünden dolayı onu öldürür: 

من رأى منكم منكرا فليغيره بيده

“Sizden kim bir Münker görürse, onu eliyle değiştirsin...”. Eliyle münkeri değiştirme imkânının ancak bu münkeri yapanı öldürmekle olduğunda ise, bir farz olarak o münkeri işleyeni öldürmesi gerekir. Ama zannına, münkeri eliyle veya sözle defederek inkâr edebileceği galip geliyorsa, münkeri yapanı katletmek o kişiye yasak olur…” 

Münkerden nehyetmek hükmü ile münkeri değiştirmek hükmüne bakışı dakikleştirdiğimizde, nehyetmenin genel, değiştirmenin özel olduğunu görürüz. Umûm ve husûsun götürüleceği yer, aynı münkerin vakıasıdır. Çünkü Münker bazen bizim huzurumuzda meydana gelebilir, bazen de bizim mevcût olmadığımız esnada meydana gelebilir. Dolayısıyla genel hüküm, ister meydana gelmeden önce olsun ister meydana geldiği esnada olsun isterse meydana geldikten sonra olsun, münkerden nehyetmektir. Özel hüküm ise, münkerin meydana gelmesine veya bekâsını engel olmak için değiştirmektir. Müslüman, ister içki içeni görsün isterse görmesin içki içmekten nehyeder ama içki içmeye niyetleneni gördüğünde, içki içilmesine mâni olur. Aynı şekilde Müslüman, içki içene içki içmekten engel olmaya muktedir olmadığında veya içki içmeyi bitirmiş kimse gördüğünde de içki içmekten nehyeder. 


Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker İle Nasihat Arasındaki Fark

Nasihat, şer’î bir taleptir. Nasihat da aslolan, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüdür:

الدين النصيحة قلنا لمن؟ قال لله ولكتابه ولرسوله ولأئمة المسلمين وعامتهم

“Din nasihattır.” Dedik: “Kim için?”. “Allah için, Kitâbı için, Rasul’ü için, Müslümanların imamları ve herkes için” buyurdu. Cerir İbn-u Abdullah RadiyAllahu Anh’dan şöyle dediği rivâyet edildi: 

بايعت رسول الله صلى الله عليه وسلم على إقام الصلاة وإيتاء الزكاة والنصح لكل مسلم

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e namazı ikâme etmek, zekâtı vermek ve her Müslüman’a nasihat etmek üzere biat ettim.”

Nasihat, veciz bir kelimedir. Manası, nasihat edilen için hazza hâiz olmaktır. Denilir ki: “Nasihat, isimlerin vecizinden ve kelamın muhtasarındandır. Arapların kelamında, bu kelimenin manasından başka ibâre içeren müfret bir kelime yoktur. Nitekim felâh hakkında da şöyle dediler: “Arapların kelamında, dünya ve Ahiret hayrını bundan daha iyi toplayan bir kelime yoktur.” 

Ebu Suleymân El-Hattâbî, nasihatın tarifi hakkında şöyle dedi: “Nasihat, bir cümleyi ifâde eden bir kelimedir. O da nasihat edilene hayır murat etmektir. Lügatte nasihatte aslolan hâlisliktir. “Balı balmumundan arıttığın zaman, bala nasihat ettim, denilir…”

Ebu Amr İbn-u Salâh da şöyle dedi: “Nasihat, fiilen ve irâdeten nasihat edenin nasihat edilene hayır şekilleri ikâme etmesini tazammun eden câmi bir kelimedir. Allahu Teâlâ için nasihat: O’nu birlemek, kemâl ve celâl sıfatlarıyla O’nu sıfatlamak, bunlara zıd ve muhalif sıfatlardan O’nu tenzih etmektir, O’na isyân etmekten kaçınmaktır, O’na itâat etmektir, O’nu ihlâs vasfıyla sevmektir, O’nun için sevmek, O’nun için buğzetmektir, O’nu küfreden v.b, buna davet eden ve teşvik eden kimselerle cihâd etmektir. Kitâbı için nasihat etmek, ona iman etmektir, onu tazim etmektir, onu tenzih etmektir, onu hakkıyla tilâvet etmektir, onun emir ve nehiylerine vâkıf olmaktır, ilimlerini, misallerini anlamaktır, ayetlerini tedebbür etmektir, ona davet etmektir, azgınların tahrifinden, mülhidlerin onu tan etmesinden uzak durmaktır. Rasul’ü için nasihat: buna yakındır, ona ve onun getirdiğine iman etmektir, ona saygı göstermektir, tazim etmektir, itâatine sarılmaktır, sünnetini ihyâ etmektir, ilimlerini yaymaya ve yayılmasına çalışmaktır, ona düşmanlık eden düşmanlık etmektir, onu dost edineni dost edinmektir, onun ahlakıyla ahlaklanmaktır, onun âdâbıyla edeplenmektir, onun âlini ve ashabını sevmektir, v.b. Müslümanların imamları için nasihat: hak üzerinde onlara yardımcı olmaktır, hakta onlara itâat etmektir, hakkı onlara hatırlatmaktır, rıfka, letâfete onların dikkatini çekmektir, onlara hücum etmekten uzak durmaktır, onlara muvaffakiyetle dua etmektir ve başkalarını buna teşvik etmektir. Müslümanların geneli için nasihat: maslahatlarına irşat etmektir, din ve dünya işlerini onlara öğretmektir, avretlerini örtmektir, açıklarını kapatmaktır, düşmanlarına karşı onlara yardım etmektir, düşmanlarından uzak durmaktır, aldatmaktan, onlara hased etmekten beri durmaktır, kendi nefsi için sevdiğini onlar için de sevmektir, kendi nefsi için kerih gördüğünü onlar için de kerih görmektir, v.b.”

İşte bu, nasihattir. Nasihatin tarifinden, onun Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münkerden daha genel olduğu görülür. Öyle ki nasihat hakikatinde, vâcib fiilin talebinden ve haramın terkinden daha fazlasını kapsar. İnsanın insanla veya Müslüman’ın Müslüman’la olan alâkasından, Müslüman ile Rabbi Subhanehu, Kitâb’ı Kerim’le ve Rasul’ü arasındaki alâkanın nevinin beyânına geçer. Nitekim nasihat, dünya ve maişet işlerinden olan konularda görüş vermeyi, mendûb veya mubahtan olsa da kendisinde hayır ve salâh bulunan hususlara irşat etmeyi de kapsar.

Belki biz, aşağıdaki misalle iki husus arasındaki yani Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker ile nasihat arasındaki farkı netleştirebiliriz, resmi daha belirgin hale getirebiliriz: 

Şayet bir tâcir, ticâretinde aldatsa mesela sütçü olup da süte su karıştırsa, sen ona “Allah’tan kork ve ticarette aldatmayı bırak. Çünkü aldatmak, haramdır, Allah yapılmasına karşılık cezalandırır” dersin. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: 

من غش فليس مني

“Kim aldatırsa, benden değildir.” İşte bu, hem marûfu emretmek, münkerden nehyetmek hem de tâcire takdim ettiğin bir nasihattir. 

Ama şayet tâcire: “Sen fiyatı pahalılaştırdın, eğer ucuzlatsaydın insanlar onu senden satın alırlardı.” Desen, bu söz, nasihattir. Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker değildir. 


Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker İle Davet Arasındaki Fark

Davet lügaten, duâdan tekil isimdir diye tarif edildi. Bunun ismi fâili, dâi’dir. Şöyle dersin: “Onu davet etti, davet eder ve onu davet edicidir.” Allahu Teâlâ’nın şu sözü de böyledir: 

وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا

“Allah’ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak.” Ayetin manası; Allah’ı birlemeye ve O’na yaklaşmaya davetçi olarak, demektir. Dâî’nin “davetçi”nin çoğulu duât ve dâûn’dur. Tıpkı kâdî ve kâdûn gibi. Davetçiler, hidâyete veya dalâlete biate davet eden bir topluluktur. İnsanları bir bidate ve bir dine davet ettiği zaman o topluluktan birine davetçi ve davetçi adam denir. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Allahu Teâlâ’ya davet edendir. Tehzîb-ul Lügatte şöyle geçti: Müezzin, Allah’a davet edendir. Nebi ise, ümmeti Allah’ı birlemeye ve itâate davet edendir. Allahu Teâlâ cinler hakkında şöyle buyurdu: 

يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ

“Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun.” Hakka davet etmek, La İlahe İllallah şahadet kelimesini telaffuz etmeye davet etmektir. Bir şeye davet etmek ise, o şeyi kastetmeye teşvik etmektir. Allahu Teâlâ’nın şu sözü bu kabildendir:

قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ

“Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir!” 

Ezcümle, Allah’a davet, hakka davettir. Hakka davet ise, La İlahe İllallah şahadet kelimesini telaffuz etmeye davet etmektir. Davet, hidâyete veya dalâlete davete karşılık ve bir şeye davet etmek, o şeyi kastetmeye teşvik etmeye karşılık olarak da kullanılır.

Istılâhta ise, mesela şeyh Muhammed Er-Râvî, “İslam’a Davet, Evrensel Bir Davettir” adlı kitâbında olduğu gibi bazı son dönemdeki âlimler daveti şöyle tarif ettiler: “İslâmî davet, kendisiyle bütün nebilerin gönderildiği, Nebilerin sonuncusu Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem eliyle, dünya ve Ahiretin salâhı için kâmilen ve yeterli şekilde yenilenen Allah’ın dinidir.” Ayrıca şöyle de dedi: “İslâmî davet, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in risâletini tebliğ etmektir.” Doktor Ebu Bekr Zekeriyya da daveti şöyle tarif etti: “Davet, her zaman ve mekânda Müslümanlardan sağlam tevcih ve nasihat ehliyetine sahip olan kimselerin, insanları itikaden ve minhacen İslâm’a teşvik etmek ve onları diğer dinlerden belli yollarla sakındırmaktır.” Ustâd Muhammed El-Gazâlî de onu şöyle tarif ederek dedi ki: “Davet, yaşamlarından gayeyi görmeleri, kendilerini raşidler olarak toplayan yolların alâmetlerini keşfetmeleri için her yönüyle insanların kendisine muhtaç olduğu bütün bilgileri içeren kâmil bir programdır.”

Şöyle de dendi: “Davet, akide, şeriat ve ahlak olarak Allah’ın dinini yaymak ve bu konuda bütün gayreti sarfetmektir.” Yine şöyle de tanımlandı: “Allah’a davet, her zaman ve mekânda insanlara yöneltilmiş olması şartıyla Allah’a, Nebilerin ve Rasullerin getirdiklerine imana, emrettiklerinde onlara itâate, nehyettiklerinden vazgeçmeye davet demektir.” Keza şöyle de dendi: “İslâm’â davet, insanlardan Allah’a ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itâate girmelerini, Onun şeriatına bağlanmayı yani Allah’u Tebâreke ve Teâlâ’nın kulları için seçtiği hanîf İslâmî dinle dinlenmeyi ve dinin öğretileriyle amel etmeyi talep etmektir.” 

Bize gelince; biz İslâm’a daveti şu sözümüzle tarif ederiz: “İslâm’â davet, fikirlerin ve şer’î hükümlerin toplamının kabulünü talep etmektir yahut o, akide ve nizam olarak bütün İslâm’ın kabulünü talep etmektir. İslâmî daveti taşımak sözümüzle de murât şudur; insanlara İslâm’ı tebliğ etmek ve onlara İslâm’ı ulaştırmaktır.

İslâmî daveti taşımak ile Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker’e dakikçe bakan kimse, bunların bir takım hususlarda birleştiklerini, bir takım hususlarda da ayrıştıklarını görür. İki mesele arasındaki fark yönlerini aşağıdaki noktalarda özetlemek mümkündür:

1.) Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker –daha önce açıklaması geçtiği gibi- şeriatın güzel görüp farz kıldığı ve şeriatın çirkin görüp haram kıldığı fiilin terkini talep etmektir. Bu vakıasına göre Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker, makûlü, menkûlü, usûlü, fürû, farzları, haramları, müstehabı, mekrûhu ve mubahı olsun bütün İslâm’ı talep etmek demek olan davetten daha özeldir. Davet, daha geneldir. Çünkü davet, vâcibin yapılmasını ve haramın terkini talep etmenin ötesindeki hususları da kapsar. Yani Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münkerden daha fazla hususları kapsar. Buna göre Subhanehu ve Teâlâ’nın cemâatle ilgili ayetteki sözü, وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Sizden, hayra davet eden, marûfu emredip münkerden nehyeden bir cemâat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”, özelin yani Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker’in, genele yani hayra veya İslâm’a atfı kabilindendir. Bu, Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker ihtimam göstermek ve inâyet vermek içindir.

2.) Vakıası gereği davet, İslâm’ın fikirlerini ve hükümlerini şerh etmektir. Yoksa emretmek ve nehyetmek değildir. Davet, beyân, hüccet ve burhan yoluyla İslâm’ı tebliğ etmektir. Davet, bir diyalog ve iknâdır. Hâlbuki yapma veya terk etme ifâde eden emretmek ve nehyetmek, kuvvet kullanmaya yol açsa da, böyle değildir.

3.) Daveti taşımaktan doğan husus, emretmekten ve nehyetmekten doğan husustan başkadır. Çünkü daveti veya tebliği reddetmek veya şerhten ve beyândan yüz çevirmek, davet edilen kimseyle alâkanın kesilmesini gerektirmez. Birbirine marûfu emretmek ve birbirini münkerden nehyetmek ise, emredilen ve nehyedilen kimseyle alâkanın kesilmesini gerektirir. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den şu sözü rivâyet edildi: 

إن أول ما دخل النقص على بني إسرائيل كان الرجل يلقى الرجل فيقول يا هذا اتق الله ودع ما تصنع فإنه لا يحل لك ثم يلقاه من الغد فلا يمنعه ذلك أن يكون أكيله وشريبه وقعيده فلما فعلوا ذلك ضرب الله قلوب بعضهم ببعض ثم قال لعن الذين كفروا من بني إسرائيل على لسان داود وعيسى ابن مريم إلى قوله فاسقون

“İsrail oğullarına dâhil olan ilk kusur şudur: Adam, bir adamla karşılaşır ve ona: “Ey adam! Allah’tan kork, yaptığını terk et, çünkü o sana helal olmaz” derdi. Sonra ertesi gün onunla tekrar karşılaşır, fakat bu, onunla birlikte yemesine, içmesine ve oturmasına mani olmazdı. Bunu yaptıklarında Allah onların kalplerini birbirine vurdu” sonra “İsrail oğullarından kâfir olanlar; Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın dili ile lanetlendiler” ayetini “Fasıktırlar.” Sözüne kadar okudu.” El-Cassâs şöyle dedi: “Münkerden nehyetmenin şartı, onu inkâr etmektir. Sonra bunu yapan kimse, masiyet işleyenle birlikte oturmaz, onunla birlikte yemez ve onunla birlikte içmez. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in zikretmiş olduğu bu hadis, Allahu Teâlâ’nın, تَرَى كَثِيراً مِّنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ “Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün.” Sözü için bir beyândır. Bu kimseler, onlarla birlikte yiyorlar, Allahu Teâlâ’nın, كَانُواْ لاَ يَتَنَاهَوْنَ عَن مُّنكَرٍ فَعَلُوهُ  “Onlar, yaptıkları hiçbir münkerden, birbirlerini nehyetmiyorlardı.” Sözünden dolayı münkerden nehyetmeyi terk ederek onlarla birlikte oturuyorlardı. Hâlbuki Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kendi lisanıyla münkerin inkârını haber vermişti. Ancak bu, o kimsenin münkeri işleyenle birlikte oturduğu, yediği ve içtiği durumda kendisine fayda vermez.” 

4.) Şüphesiz davet, iki kısma ayrılır. 

Birinci kısım: Gayri Müslimleri, İslâm’a inanmaya, emânına girmeye, ona imana ve hükümleriyle amele davettir. Sehl İbn-u Sa’d’dan, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ali RadiyAllahu Anh’a şöyle dediği rivâyet edildi: 

على رسلك حتى تنزل بساحتهم ثم ادعهم إلى الإسلام وأخبرهم بما يجب عليهم فوالله لأن يهدى بك رجل واحد خير لك من حمر النعم

“Onların sahasına ininceye kadar yavaş ol! Sonra onları İslâm’a davet et ve üzerlerine vâcib olanı onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, seninle tek bir adamın hidâyet bulması, senin için kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır” 

İkinci kısım: Müslümanları İslâm’a bağlanmaya, La İlahe İllallah Muhammed’un Rasulullah kelimeyi şahadetinin içeriğiyle amele davettir. Yani Yaratıcı Tebareke ve Teâlâ’ya itâat lüzûmuna ve emrettiği minhacın dosdoğruluğuna davettir. Davetin bu yönü, Müslümanlara emretmek ve nehyetmekle sınırlı olan, Müslümanlar dışında kâfirlere geçmeyen Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münkerden farklıdır. 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz