Şâri’in Farzın İkâmesini Dayandırdığı Cihetler
Kuşkusuz Şâri, Müslüman’a Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker hükmünü tahdit etti. Keza ona, bunun mefhûmunu, şartlarını –beyânı geleceği gibi- ve dosdoğru şekilde yapması elzem olan her şeyi sınırlandırdı. Bu önemli emri yerine getirmek için Şâri’in sınırlandırdıkları arasında bu vâcibin ikâmesinin kendisine dayandırıldığı muayyen cihetler de vardır. Başka bir ifâdeyle, Şâri bizim için sınırlandırdı. Sınırlandırdığı Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münkerle ilgili meseleler içerisinde, bu vâcibin ikâmesinin teklif edildiği muayyen cihetler de vardır. Yani Şâri, bizim için vâcibi ve o vâcibi ikâme edecek kişileri de sınırlandırdı.
Şâri’in bu önemli vâcibi kendisine dayandırdığı cihetleri bilmek, ehemmiyet gâyesi olan bir husustur. Çünkü bu husustaki karışıklık, yani hükmün kendisine dayandırıldığı cihetin bilinmesi konusundaki karışıklık, hükmün, amelin ve o amelden maksadın zâyi olmasına sebep olabilir. Onun için bu hususu beyân etmek ve sözü detaylandırmak kaçınılmazdır ki her cihet, kendisiyle mükellef kılındığı şeye iltizam edip en güzel şekilde kendisine dayandırılanı yerine getirsin. Her cihetten, eksiksiz veya noksansız olarak amelini başka bir amelle karıştırmaksızın, amelini ikâme ettiğinde, Şâri’in, şart koştuğu şartlarıyla birlikte amel ile murat ettiği hedef tahakkuk etmiş olur.
Şeriatın nassları istikrâ edildiğinde, Şâri’in, Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker vâcibinin ikâmesinin kendilerine dayandırdığı cihetlerin üç olduğu açığa çıkar. Bunlar:
Fertler: Fertlerle kasıt, insanlar, bireylerdir. Şâri’in Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker vâcibinin ikâmesini onlara dayandırdığının delili, Allahu Teâlâ’nın şu sözüdür:
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Mümin(erkek)ler ve mümine(kadın)ler birbirlerinin velileridir. Onlar marûfu emreder, münkerden nehyeder, namazı ikâme ederler, zekâtı verirler, Allah ve Rasulü’ne itâat ederler. İşte onlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hakîmdir.” Öyle ki Allahu Teâlâ, Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker’i her mümin erkek ve kadının sıfatı kıldı. Ve SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüdür: من رأى منكم منكرا فليغيره بيده “Sizden kim bir Münker görürse, onu eliyle değiştirsin.”
Cemâatler: Cemâatlerle murat, kitleler ve hiziblerdir. Bunun delili, Subhanehu ve Teâlâ’nın şu sözüdür:
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Sizden, hayra davet eden, marûfu emredip münkerden nehyeden bir cemâat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Allah Azze ve Celle bu ayette Müslümanlar üzerine, ameli hayra yani İslâm’a davet ve Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker olan en azından bir cemâatin oluşturulmasını vâcib kıldı. Ümmet kelimesinin lügatte bir çok manaları vardır. Bunlardan biri cemâattir. Ümmet kelimesinde aslolan, lügat sözlüklerinin de ifâde ettiği gibi, kasıttır. Onlar, kastettiği zaman (أمه يؤمه أما) “Emme, Yeummu, Emmen” derler. Cemâat, tek bir maksat üzerinde içtimalarından dolayı ümmet olarak adlandırıldı. Bu ayette, icmâ edilen maksat, hayra ve Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker’e davettir. Çünkü bu, oluşturulması vâcib olan cemâat için sınırlandırılan ameldir. El-Rağib El-Esfehânî şöyle der: “Sizden, hayra davet eden, bir cemâat bulunsun.” Yani, ilmi ve Sâlih ameli seçen, başkaları için örnek olan bir cemâat.”
Şeyh Et-Tâhir de: “Ayet, Müslümanlardan bir tâifenin Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker ikâme etmesini vâcib kılmıştır.” der.
İbn-u Ebi Hâtim, Allahu Teâlâ’nın “Sizden bir cemâat bulunsun” sözü hakkında Mukâtil İbn-u Hayyân’dan şunu tahriç etti: İbn-u Ebi Hâtim der ki: “Sizden bir kavim bulunsun. Yani bir veya iki veya üç nefer ve daha üstü bulunsun. İşte bu, ümmettir. Örnek edilecek bir imamdır, der. “Hayra davet eden”, “Hayra demek İslâm’a demektir” der. Rablerine itâat ederek marûfu emrederler, Rablerine masiyetten sakınarak münkerden nehyederler.
Es-Sâbûnî’ye ait İbn-u Kesîr’in tefsirinin muhtasarında şöyle geldi: “Bu ayetten maksat, Ümmetten her fert üzerine vâcib olsa da, bu işe önem veren yine bu Ümmetten bir fırka bulunsun demektir. Nitekim Muslim’in Sahîh’inde Ebu Saîd’den, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurdu dediği sâbit oldu:
من رأى منكم منكرا فليغيره بيده فإن لم يستطع فبلسانه فإن لم يستطع فبقلبه وذلك أضعف الإيمان
“Sizden kim bir Münker görürse, onu eliyle değiştirsin. Gücü yetmezse, diliyle. Gücü yetmezse kalbiyle... Bu da imanın en zayıfıdır.”
Velhâsıl bu ayet, Müslümanlardan bir cemâatin varlığını vâcib kılmış ve bu cemâatin amellerinden olan Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker’i de ona ait kılmıştır.
Marûfu emreden Münkerden nehyeden bir cemâatin varlığına ilişkin emrin, ayette mendûb için değil, vucûb için olduğuna dair deliline gelince; “bulunsun” emir Lâm’ına bitişmiş muzâri sîgasıdır. Bu, emir vucûb için olduğunu söyleyenler nezdinde böyledir. Emir, mutlak talep içindir, karîne vucûbu tayin eder diyenler nezdindekine gelince; ayetteki emir, iki karîne sebebiyle vucûb ifade eder. Bunlar:
Birincisi: Cemâatin varlığı hükmü, cemâatin kendisinden dolayı var olduğu amelin hükmüne bitişmiştir. Cemâat oluşturulurken, cemâatten istenilen amel, mendûb olduğu zaman, cemâatin varlığı da mendûb olur. Eğer amel vâcib olursa, Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker ameli gibi, cemâatin varlığı da ve o ameli yerine getirmesi için cemâatin oluşturulması da vâcib olur.
İkincisi: Ayetteki emrin, başkasına değil de sadece o ameli yapan cemâate mahsûr olan felâha bitişmesidir. Bu da Allahu Teâlâ’nın şu sözünden anlaşılır: “İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Şeyh Et-Tâhir şöyle der: “Bu cümlenin ifâde ettiği husus, felâh sıfatını o kimselere hasretmesidir. Bu hasretme, ya felâha muktedir olmakla birlikte bunu yapmayan kimselere nispetle izâfî bir hasretmedir. Ya da bu makamda başkalarının felâhı kabul edilmediği için kendisiyle mübâlağanın murat edildiği bir hasretmedir. Bu da kemâl manaya delâleti kastedilen bir manadır.”
Buna binaen Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker için bir cemâatin varlığı vâcibtir.
Devlet: İslâmî Devlette aslolan, yöneticinin onda şeriatın hükümlerini tenfiz kayyumu olmasıdır. Yönetici, İslâmî Devlette münkerlerin men’inden ilk mesûl olandır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
ألا كلكم راع وكلكم مسئول عن رعيته فالأمير الذي على الناس راع وهو مسئول عن رعيته
“Dikkat ediniz! Hepiniz çobansınız (güdücüsünüz) ve hepiniz sürüsünden (güttüğünüzden) mesûldür. İnsanlara hükmeden emîr bir çobandır, o sürüsünden mesûldür…”
İslâm Devleti’nde yönetici, marûfu emreden ve münkerden nehyeden kimselerin başıdır. Devlette bu görevi yapacak kişileri tayin eden odur. Bu vâcibi ikâme edecek müesseseler kuracak olan yine odur. Allah Subhanehu ve Teâlâ, fertler ve cemâatler olarak insanları, üzerlerine vâcib kıldığı görevlerin hepsinin edasını ikâme etmek üzere icbâr etmeyi ona havale etti. Durum, onları bu görevlerin edasına icbar etmek için kuvvet kullanmak gerektirdiğinde, onu kullanmak yönetici üzerine vâcibtir. Nitekim Allah Subhanehu ve Teâlâ, insanları haramları işlemekten men etmeyi de yönetici üzerine vâcib kıldı. Durum, onları haramları işlemekten men etmek için kuvvet kullanımını gerektirdiği zaman, onu kullanmak onun üzerine vâcibtir. Devlet, münkeri değiştirmekte, kuvvetle de olsa onu izâle etmekte asıldır. Çünkü devlet, İslâm’ı tatbik etmekten ve insanları, hükümlerine boyun büktürmekten şeran mesûl olandır. İbn-u Teymiyye şöyle der: “Bilinmesi gerekir ki, insanların işine velâyet etmek, dini vecibelerin en azametlisindendir. Bilakis din ancak onunla kâimdir. Çünkü Âdemoğullarının maslahatları, ancak birbirlerine ihtiyaca binaen toplulukla tamamlanır. Topluluk esnasında onlara liderlik eden olmalıdır. Hatta Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
إذا خرج ثلاثة في سفر فليؤمروا أحدهم
“Üç kişi sefere çıktıklarında, birini emir tayin etsinler.” Çünkü Allahu Teâlâ, Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker’i vâcib kıldı. Bu da ancak kuvvetle ve imâratla tamamlanır…”
Tarihi boyunca İslâmî Devlet’te, bu amelle muhtesib diye adlandırılan kimseler temeyyüz ettiler. Muhtesib –Açıklaması az sonra ayrıntılı olarak geleceği gibi-, cemâat hakkına zarar veren muhalefetleri fasletmeyi üslenen kâdıdır. Hatta âlimlerden kimileri, Emr-i Bi’l Marûf Ve’n Nehy-i Ani’l Münker üzerine hisbe ve ihtisâb ismini kullanmaktadır.
Devlet Olmadığında Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker
Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker’in, fertlere, cemâatlere ve ulû’l emre dayandırıldığını söylemiştik. Yine devlet, münkeri değiştirmekte asıldır demiştik. Şimdi bugün yaşadığımız bu vakıanın gölgesi altında insanlardan birçoğunun sorduğu soru şudur; Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker, devletle ilintili midir yoksa değil midir?
Buna cevap şöyledir; devlette aslolan, “Onun, İslâm’ın hükümlerini tatbik ve tenfiz etmek, İslam davetini, davet ve cihâd yoluyla âleme bir risâlet olarak taşımak için tenfizî siyâsî bir varlık olmasıdır. Devlet, İslâm nizâmlarını ve genel hükümlerini hayat ve toplumda tatbik etmek için İslâm’ın koyduğu yegâne metottur. Yine devlet, hayatta İslâm hayatının kıvâmıdır. Onsuz, İslâm bir ideoloji ve hayat nizâmı olarak varlık aleminden silinir, mücerret ruhî ibâdetler ve ahlâkî sıfatlar olarak kalır.” Devletin varlığı, İslâm hükümlerini tatbik etmek için cidden çok önemlidir. Bu, iki kişinin hakkında ihtilaf etmedikleri bir husustur. Abdullah İbn-ul Mubârek ne kadar da doğru söylemiştir. Öyle ki şöyle demiştir:
Muhakkak ki cemâat, Allah’ın ipidir, sarılınız,
Din edinmek isteyenler için Allah’ın ipinden sağlam kulp mu vardır,
Allah, sultanla nice müşkülü def eder,
Dinimizde ve dünyamızda sultanla rahmet vardır,
Hilâfet olmasaydı, yollar bize güvenli olmazdı,
En zayıfımız talanca en kuvvetlimiz olurdu,
Vakıa şudur ki, Şâri, bir bütün olarak dinin ikâmesini kendilerine dayandırdığı cihetleri açıklamış, fertleri bir takım işlerle, cemâatler ve devleti de başka işlerle mükellef kılmıştır. Şer’î hükümler içerisinde, tenfizi Halifeye veya Halife makamında kâim olan kimselere dayandırılanlar vardır. Bunları bir başkasının tenfiz etmesi câiz değildir. İnsanlardan biri bunları tenfiz ettiği vakit, -fakihlerin ibâresinde de olduğu gibi- hudutları aşmak gibi sultaya karşı müfteri olur. Yine hükümler içerisinde fertlere dayandırılanlar da vardır, ama fertler taksirat gösterdiklerinde, Halife onları ikâme eder. Keza hükümler içerisinde hem halifeye hem de fertlere dayandırılanlar vardır, bunları onlardan her biri şeriatın kendisinden talep ettiğine ve gücüne göre ikâme eder. Böylece bunlar, halifenin varlığına bağlantılı olmazlar. Bunlar, halifenin mevcût olmamasına ve yok olmasına rağmen ikâme edilirler, cihâd gibi. Çünkü cihâd hakkındaki deliller, mutlaktır. O delillerden biri de Allahu Teâlâ’nın şu sözüdür:
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ
“Sizler üzerine kıtal (savaş) yazıldı.” Aslolan, savaş emrinin halifenin elinde olmasıdır. Harp ilan eden, antlaşma akdeden sadece odur. Ama ortada Müslümanlar için bir halife yoksa, dâhilde İslâm’ı tatbik eden, hâriçte de cihâd yoluyla âleme İslâm’ı taşıyan bir devletleri de bulunmazsa, cihâd âtıl bırakılmaz ve âtıl bırakılması da câiz değildir. Şayet onu âtıl bırakmak câiz olsaydı, Müslümanların toprakları gasp edilip işgal edilirdi. Hayrâtları tarumar edilir, servetleri talan edilirdi. Irzları çiğnenir, mukaddesâtları ayaklar altına alınır, kerâmetleri tahkir edilirdi. Tıpkı bugün olduğu gibi..
Aynı şekilde Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker de, halifeye ve ulu’l emre bağlı değildir. İster İslâmî Hilâfet devleti olsun ister olmasın ister beldelerinde Müslümanlar üzerine tatbik edilen yönetim İslâm yönetimi olsun ister küfür yönetimi olsun, ister yönetici İslam hükümlerinin tatbikini güzel yapsın isterse tatbikini kötü yapsın; Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker her halükarda Müslümanlar üzerine vâcibtir. Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker talebi, halifenin varlığıyla mukayyet değildir. Devletin ikâmesi de şart koşulmuş değildir. SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
من رأى منكم منكرا فليغيره بيده
“Sizden kim bir Münker görürse, onu eliyle değiştirsin.” Ve SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
لتأمرن بالمعروف ولتنهون عن المنكر أو ليوشكن الله أن يبعث عليكم عقابا منه
“Mutlaka marûfu emreder ve münkerden nehyedersiniz. Yahut Allah sizin üzerinize katından bir ikâb (azap) gönderiverir.” Emir, hiçbir şeyle kayıtlanmamıştır. İbn-u Kudâme El-Makdisî “Muhtasaru Minhâc-ıl Kâsidîn” de şöyle der: “Bir gurup, münkere hakkında imam veya vâlî tarafından izin verilmiş olmasını şart koşarlar. Raiyye bireylerine hisbeyi câiz görmezler. Oysa bu, fâsiddir. Çünkü ayetler ve haberler, geneldir. Bir münkeri gören herkes, ona sükût ederse onun âsi olduğuna delâlet ederler. İmamın iznine tahsis etmek tahakkümdür.” En-Nevevî de “Sahîh-u Muslim’in şerhinde” şöyle der: “Âlimler dediler ki: “Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker ulu’l emir sahiplerine tahsis edilmez. Bilakis bu, Müslümanların bireylerine câizdir.” Ebu Hâmid El-Gazâlî de şöyle dedi: “İmam tarafından tefvîz şartına tahsis etmek, hiçbir aslı olmayan bir tahakkümdür.”


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış