Ayaklanmaların Ümmete Bedeli, Şii-Sünni Çatışması Mı?

İbrahim Er

Hilafet’in ilgasından bu yana, sömürgeci kâfirlerin haince kurdukları planları hayata geçirmek adına ümmet üzerinde oynadıkları oyunların haddi hesabı yoktur. Yaklaşık bir asırdır devam eden bu serüvenin başarısı, kendi ümmetine ihanet eden ajan yöneticilerin işbirlikleri sayesinde tahmin bile edilemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Onlar bu ajan yöneticilerin sayesinde,  öncelikle Müslümanların kendi dinleri olan İslam’a ve İslam’ın hayat nizamına karşı güvenlerini sarsıp onları umutsuzluğa gark etmişler, ardından da Batı Kültürünü ve ona ait olan fikirleri sevdirip benimsetmeye çalışmışlardır. Daha sonra da; bu pis fikirler uğruna Müslümanları zaman zaman sokaklara dökmeyi, birbirleriyle kavga ettirmeyi ve hatta birbirlerinin kanını döktürmeyi başarmışlardır.

18 Aralık 2010 günü, İslam Beldelerinde alışılmışın aksine bir gelişme yaşanmıştır. İslam Beldelerine musallat olan Kapitalist Sömürgecilerin sadık uşaklarının başında bulunduğu despot yönetime karşı Tunus’ta bir halk isyanı başlamıştır. Bu başkaldırı, bilindiği gibi domino etkisi oluşturmuş ve bu etki bir anda Ortadoğu ve Arap Yarımadası’ndaki birçok beldede kendisini göstermiştir. Tunus’ta gerçekleşen ilk olay ile 20 Ekim 2011 tarihinde Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin katledilerek devrilişinin arasında sadece on ay vardır. İşte bu on ay gibi kısa süre içerisinde Tunus, Mısır ve Libya yönetimleri devrilmiş, insanların yıkılmaz gözüyle baktıkları bu zalim yönetimler bir anda yerle bir olmuşlardır.

Bu isyanlardaki en belirgin yön ise, hiçbir sömürgeci ülkenin ve onların ajanlarının müdahalesi olmadan, zulme karşı bir başkaldırı ve dik duruş olarak kendiliğinden ortaya çıkmış olmasıdır. Bu ise; neredeyse bir asırdır canlarına kastedilen, topraklarından sürülen, malları yağmalanan, namusları kirletilen bir ümmetin, “çağdaş sırtlanların” pençeleri arasındaki boynu bükük halinin dik bir duruşa dönüşmesi adına muazzam bir gelişmedir. Bu gelişmeyle birlikte ümmet, harekete geçtiğinde neleri değiştirebileceğini görmüştür. Başlarındaki suni yönetimlerin gücünün ve etkisinin farkına varmış, onların aslında ne kadar güçsüz olduklarını ve istenildiğinde kolayca aciz bırakılabileceklerini bizzat yaşayarak tecrübe etmiştir.

Arap Baharı’nın ortaya çıkışı ve gelişmesi incelendiğinde, her ne kadar uzun yıllar boyunca zihinlerdeki İslamî anlayışlar yozlaştırılmaya çalışılırken, demokrasi ve milliyetçilik gibi Kapitalizme ait olan arızi fikirler yerleştirilmek istendiyse de, bu isyanlarda ortaya çıkan bariz yön yine İslam’dır. Burada hareketlerin sonradan sömürgeciler tarafından demokratik bir havaya büründürülmesinin ve insanların bu şekilde yönlendirilmesinin bir önemi yoktur. Önemli olan; despot yönetimlere karşı harekete geçtikleri anda, onlardan gelen katliama varan zulümlere karşı koyarlarken/direnirlerken namazlarla, dualarla ve Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın o zalim yöneticiye karşı kendilerine zafer vermesini niyaz ederek bu kıyamı gerçekleştirmiş olmalarıdır. Sonrasındaki demokrasi meyilleri ve talepleri ise bu gerçeği örtmek isteyen sömürgeci kâfirlerin bu başkaldırının sahibi olan cesur insanların üzerinde oynadığı saptırmacadan ibaret bir oyundur. Çünkü bu isyanlarda yüreklerin büyüklüğü kadar zihinlerin bulanıklığı da dikkati çekmektedir. İşte bu bulanıklık, sömürgecilerin işini bu hareketleri yönlendirme açısından kolaylaştırmaktadır.

Halk ayaklanmaları zalim yönetimleri kökünden sallarken, o yönetimleri ellerinde tutanların gerçek yüzlerini tüm dünyanın görmesini de sağlamıştır. Onların ne kadar iktidar hırslısı ve efendilerine ne derece bağlı oldukları, halkların ise onların gözlerinde hiçbir değerinin olmadığı; çoluk-çocuk, kadın ve yaşlı demeden üzerlerine bomba yağdırarak gerçekleştirdikleri katliamlardan, keskin nişancıların halkın üzerine ateş açmalarından, akla hayale gelmeyen işkence yöntemlerinden ve burada bahsedemeyeceğimiz hayâsızlıklarından bellidir. Şu an çeşitlerini saymaya çalıştığımız vahşiliklerin tümüne bugün Suriye halkı hala maruz kalmaya devam etmektedir. Her gün oluk oluk Müslüman kanı akıtılmakta, çocuklar da dâhil olmak üzere muhalif olarak görülen kim varsa Esad’ın zebanileri tarafından her türlü işkence ve hayâsızlığa maruz kalmaktadırlar. 

Başta ABD ve özellikle de O’nun stratejik ortağı konumunda olup “one minute” tarzı popülist çıkışlarla Ortadoğu halklarının kalbini kazanmış olan ve bu nedenle kendisinden çok şey beklenilen Türkiye Hükümeti, meseleyi birlikte seyretmektedirler. Suriye’ye yönelik zamana bırakma ya da Esad yönetimine zaman kazandırma stratejisi devam etmektedir. Bunun yapılmasının iki nedeni vardır; birinci neden, Suriye’de bu güne kadar bir muhalefetin bulunmaması ve bu nedenle Esad yönetiminden sonra oluşacak yönetim belirsizliğidir. Buna bir de bu halk ayaklanması boyunca devam eden halkın İslamî talepleri eklenince, Esad’dan sonra oluşacak boşlukta ortaya çıkması muhtemel bir İslamî tehlikedir. Bu da bu açıdan ABD ve Batı’yı tedirgin etmektedir. İkincisi de; bu isyan hareketi boyunca Esad, önüne muhalif olarak çıkan ne varsa hepsini silip yok etme yoluna gitmiştir. Dolayısıyla, Suriye’de Rejimi değiştirmeye yönelik gerçekleştirilecek, olası uluslararası bir hareketten önce, başta İslamî oluşumlar olmak üzere, değişim süresince sorun oluşturabilecek muhalif güçlerin, Esad yönetimi tarafından kırılması beklenmektedir. Bu nedenle şu ana kadar Suriye yönetimine karşı herhangi bir yaptırım söz konusu olmamıştır. Arap Birliği de dâhil olmak üzere Suriye üzerindeki bütün beklentiler ve Esad yönetimine karşı yapılanlar hep zamana yayma politikası doğrultusundadır. Neticede bu tür olaylarda belirlenecek stratejilerin efendilerinin çizdiklerinin dışında olması mümkün değildir. Aynen Türkiye’nin bu on bir aylık süreçte Suriye yönetimine ve halkına yönelik olarak izlemiş olduğu strateji gibi… Dolayısıyla her gün yüzlerce insanın Beşşar Esad tarafından katledilmesinin sömürgeci kâfirler ve onların sadık ajanlarının üzerinde herhangi bir tesiri yoktur.

Bu süreç, aynı zamanda bizim daha önce de defaten vurgulamaya çalıştığımız gibi, Yahudi Varlığına karşı meydan okumalarla bir anda İslam Dünyası’nın hamiliğini üstlenmiş bir görüntü oluşturan AKP balonunu da patlatmış oldu. Yanı başlarında binlerce Müslüman katledilirken, bir o kadarı işkenceden geçirilip çocuk-yaşlı demeden en aşağılık muamelelere maruz bırakılmaktadırlar. Kadınların ırzına geçilmekte, erkekler çırılçıplak soyularak sokak ortasında işkence edilmektedir. Türkiye’den ise sadece insani yardım planları ortaya atılmakta ve zalim Beşşar Esad yönetimine “halkının sesine kulak vermesi ve reformları yerine getirmesi” telkininde bulunulmaktadır. 

Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise yaptığı açıklamalarda; “Esad’ın sözünü tutmadığını, zaman kazanma taktiği içerisinde olduğunu, kendisiyle dokuz aydır temas halinde olduklarını, Arap Birliği ile de birlikte girişimlerini sürdürdüklerini ancak bir sonuç alamadıklarını ve bundan sonra Esad yönetiminin zaman kazanma bahanelerine göz yumup daha fazla kan akıtmasına kayıtsız kalamayacaklarını” belirtmiştir.  Davutoğlu ayrıca, Suriye için Uluslararası bir platform oluşturulmasını, sağlanacak mutabakatın ardından Suriye’ye ve O’na destek çıkanlara yönelik ciddi yaptırımlarda bulunulması meselesini de gündeme getirmiştir. Nitekim 24 Şubat’ta Tunus’ta yapılacak olan Suriye zirvesinde bunları dile getireceğini vurgulamıştır. G-20 toplantısı için Meksika'ya gitmeden öncesinde bir açıklama yapan Davutoğlu, Tunus'ta Suriye ile ilgili geniş katılımlı uluslararası bir platform oluşturacaklarını söyleyerek, “BM Güvenlik Konseyi'ndeki vetolardan sonra ortaya çıkan boşluğu doldurmaya kararlıyız. Biz Tunus'ta yapılacak toplantıyla bu çağrımızı daha güçlü şekilde yapacağız. Suriye rejimi üzerinde bu rejime destek veren ülkeler nezdindeki girişimlerimizin dozunu artırmaya kararlıyız. Burada çıkacak olan çağrılar karşılıksız kalmaz" ifadelerini kullanmıştır. Davutoğlu, gerek açıklamaları ve temasları ile gerekse Uluslararası düzeyde kurmuş olduğu telefon diplomasisi ile Suriye meselesine ciddi şekilde eğiliyor görüntüsü vermektedir. Ancak bunlar sadece görüntüden ibaret olan beyhude gayretlerdir. Suriyeli sığınmacılara sınır kapılarının açılması dışında hiçbir somut uygulama olmamıştır. Neticede Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu konuda ABD ile birlikte hareket etmektedir ve konuya yaklaşımları söylemlerine kadar aynıdır. 

Rejimlerin devrildiği Tunus, Mısır ve Libya’da henüz sular durulmamış, Suriye ise hala kaynamaya devam ederken, İslam beldelerinde son günlerde başka bir hareketlilik dikkatleri çekmektedir.  Son aylarda İslam Beldelerinde Şiî-Sünnî gerginliği hız kazanmıştır. Irak’ta işgalden bu yana devam eden bu gerginlik çok sayıda karşılıklı eylemlerle devam etmiş olsa da henüz bir çatışma ortamı oluşmamıştır. Ancak Irak böyle bir çatışmaya en uygun ülke durumundadır. Özellikle Şiî Başbakan Maliki’nin uygulamaları ile Sünnî’ler sıkıntıdadır. Şu an hali hazırda Güney’de Şiî’ler doğal zenginliklere sahipken Sünnî’ler açısından böyle bir durum söz konusu değildir. Arada refah düzeyi açısından çok bariz fark vardır. Dolayısıyla oluşturulan bu adaletsiz ortam, Sünnî-Şiî gerginliğini sıcak tutmaktadır. En son Irak’ta 16 ayrı yerde gerçekleştirilen Sünnî saldırılarında 70 kişi ölmüştür. Şubat ayı içerisinde şu ana kadar Yemen, Sudi Arabistan ve Lübnan bu çatışmalara sahne olmuştur. 

Şiî-Sünnî çatışmaları önümüzdeki dönemde İslam Beldelerini tehdit eden en büyük tehlikedir. Bunun için bölgenin genel durumuna bir göz atmakta fayda vardır:

  1. ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri fiyasko ile sonuçlanmıştır. ABD çekilmesine rağmen henüz Irak’ta sular durulmamıştır ve durulması da zor görünmektedir. Zira yönetim, üçe bölünen (Sünnî, Şiî, Kürt) Irak’ta bu üç unsur arasında paylaşılmak zorundadır. Bu da Irak’ta her an patlamaya hazır bir yapının varlığı anlamına gelmektedir. Afganistan’da ise halen 94.000 Amerikan askeri vardır ve henüz Afganistan’da da otoriter bir hükümet yoktur. Her iki Bölgede de müdahale öncesinin ulusal yapılanmaları varlığını sürdürmektedir ve ABD’nin oluşturmaya çalıştığı istikrar ortamını baltalamaya çalışacaklardır. 

  2. Bir yılı aşkın bir süredir devam eden halk ayaklanmaları (Arap Baharı) konusunda ABD, demokrasi(!) adına istediği sonucu alamamıştır. Bu sonucu alması da kolay değildir. Bu nedenle oluşturmayı düşündüğü istikrar ortamını oluşturabilmesi de şu an için mümkün görünmemektedir. Bu nedenle istikrar sağlanamayan bu bölgelerde alternatif oluşumlar için yeni ve daha büyük kargaşalara ihtiyaç duyulacaktır (Bu onların problem çözme yöntemidir). 

  3. ABD adına, Pakistan ve İran gibi güçlü ülkeler üzerinde kaygan bir yapı bulunmaktadır. Özellikle Pakistan’da güçlü olan İngiliz yapılanması ve Kabileler Bölgesindeki otorite zafiyeti ABD’nin canını sıkan unsurlardır. Bu bölgelerdeki Şiî-Sünnî varlığı bölgeleri kontrol altında tutmak adına hem İngiltere ve hem de Amerika’nın sahip oldukları bir silah niteliğindedir.

İslam Toprakları son yıllarda hiç olmadığı kadar büyük hareketlere sahne olmaktadır. Ümmet eski cesaretini kazanmaya başlamışken kendisine ön-ayak olacak bir siyasî partinin varlığına derinden ihtiyaç duymaktadır. O’nda ortaya çıkan bu dinamizmi, kendisini hissettirmeye başlayan büyük gücü İslam’ın hayata hâkim kılınması ameline yöneltmek kaçınılmazdır. Ümmetin bu gücü, II. Raşidî Hilafet Devleti’nin kurulmasına odaklanmalıdır. İşte sömürgecileri korkutan da budur. Onlar ümmetin bu gücünü derinden hissetmeye başlamışlardır ve ümmetin birlik haline gelmemesi için her yolu deneyeceklerdir. Bu birliği engellemenin en kolay yolu, oluşturulan fitne ortamıyla ümmeti birbirine kırdırmaktan geçmektedir. 

Yukarıda saymaya çalıştığımız nedenler ve halk ayaklanmaları esnasında ortaya çıkan İslamî talepler, İslamî beldelerde eski bir sömürgeci planı olan bu sürecin yani “Şiî-Sünnî” çatışmasının yakın olduğunu göstermektedir. Bu nedenle bizler Müslümanlar olarak uyanık olmalı ve onların bu oyununa gelmemeliyiz.   


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz