12 Rabiu’l-Evvel, Diyanet ve Laiklik Üzerine…

Cuma Canpolat

Diyanet İşleri Başkanlığı, Hicrî 12 Rabiu’l-Evvel 1433 / Miladî 4 Şubat 2012 gecesi, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in 1441. doğum yıldönümü münasebeti ile camilerde Mevlit merasimi düzenledi. Kur’an-ı Kerim’den ayetler okundu ve dualar edildi. Bundan bir gün öncede Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ziyaret etti ve Başkan Prof. Dr. Mehmet Görmez ile görüştü. Gül, “Ziyaretin Mevlit Kandili’ne denk gelmesinin ayrı bir anlam taşıdığını” ifade ettiği konuşmasında, “Başkanlığımız, yüce dinimizin toplumumuza doğru şekilde anlatılması ve vatandaşlarımıza bu alanda her türlü hizmetin götürülmesinde önemli bir işlev görmektedir” diyerek Diyanet İşleri Başkanlığı’nı övdü. 

Biz ise bu yazımızda, Osmanlı Hilafet Devleti’nin merkezi olan Türkiye’de, Hilafet kurumunun nasıl ilga edildiğine ve yerine aynı gün Müslümanların tepkisini hafifletmek adına kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın nasıl icat edildiğine yönelik hatırlatmalarımıza geçmeden önce, bugün Diyanet tarafından Mevlit kandili olarak kutlanan 12 Rabiu’l-Evvel tarihinin, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatındaki izdüşümlerine ve bunların İslam Ümmeti üzerindeki lüzumlu etkisine bir bakmak istiyoruz: 

  1. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, (Fil vakasının yaşandığı senenin, yani Miladî 570 ya da 571 senesinin) Kamerî takvimin Rabiu’l-Evvel ayının 12. günü (Pazartesi) doğduğu İbni Hişam’ın siyer kitabında beyan edilmektedir. Sahih-i Müslim’de de şöyle bir rivayet mevcuttur:

عن أَبي قَتَادَةَ رَضِيَ اللَّه عنْهُ ، أَنَّ رسولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم سُئِلَ عَنْ صَوْمِ يَوْمِ الاثْنَيْنِ فقالَ : « ذلكَ يَوْمٌ وُلِدْتُ فِيهِ ، وَيَوْمٌ بُعِثْتُ ، أَوْ أُنزِلَ عليَّ فِيهِ » رواه مسلمٌ

“Ebû Katâde RadiyAllahu Anh’den: “Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, Pazartesi günü oruç tutma hakkında sual edilince dedi ki: “O gün (Pazartesi) doğdum ve o gün gönderildim veya bana (vahiy) onda indirildi.” (Müslim, Siyâm 197, 198)

Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde ise İbni Abbas RadiyAllahu Anhuma’nın şöyle dediği rivayet edilmektedir: 

“Rasulullah Pazartesi günü doğmuş, Pazartesi günü Rasul olmuş, Pazartesi günü Mekke’den hicrete başlamış, Pazartesi günü Medine’ye vararak hicretini tamamlamıştır.” Demek ki Rasulullah’ın doğumu, Kur’an-ı Kerim’in vahyedilişi, Medine’de İslam Devleti’nin kuruluşu ve (İbni Hişam siretine göre) Rasulullah’ın vefatı, hep Pazartesi günü vaki olmuştur.

  1. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem kırk yaşına gelince, Kur’an-ı Kerim, kendisine yine bir Pazartesi günü (Ramazan Ayı’nın Kadir Gecesi’nde) vahyedilmeye başlamıştır. Böylece O, Allah’ın Nebisi ve Rasulü olmuştur. Allahu Teâlâ O’nun hakkında şöyle diyor: 

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا

“Ey Nebi (Muhammed)! Biz (Allah) şüphesiz seni; şahit, mübeşşir (müjdeci), nezir (ihtarcı, uyarıcı), Allah’a -O’nun izni ile- davet eden ve nur saçan kandil (Aydınlatıcı) olarak gönderdik.” (Ahzab 45-46)

  1. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, İslam’ı apaçık bir şekilde tebliğ etmekle yetinmiş değildir. O, insanları, İslam’a iman etmeleri için dikkat çekici bir şekilde -gece gündüz demeden- O’na davet etmiştir. Allahu Teâlâ onu şöyle yönlendirmiştir: 

قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادةً قُلِ اللّهِ شَهِيدٌ بِيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأُنذِرَكُم بِهِ وَمَن بَلَغَ أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُل لاَّ أَشْهَدُ قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ

“De ki: “Şahitlikte, hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda şahittir ve bana, bu Kur’an vahyedildi ki onunla hem sizi, hem de (sizden sonra) kendilerine ulaşılanları inzar (ihtar) etmem için... Allah’la beraber başka ilahlar olduğuna siz hakikaten şahadet mi ediyorsunuz? De ki: “Ben, buna şahitlik etmem.” De ki: “O (Allah) ancak Vahid (tek) İlah’dır. Ve hakikaten ben, sizin şirk (ortak) koştuğunuz şeylerden berîyim (uzağım).” (el-En’am 19) 

Allahu Teâlâ, İslam’a Davet yolunu da, Rasulü’ne şöyle açıklıyor: 

ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

“Rabbinin yoluna hikmet (akla hitap) ve iyi vaaz (nefse hitap etmek sureti) ile davet et ve onlarla (Ehli Kitap’la) en iyi mücadeleyi yap. Şüphesiz senin Rabbin, Kendi yolundan kimin saptığını iyi bilir ve O, hidayete erenleri de iyi bilir.” (en-Nahl 125)

Böylece Allah Rasulu SallAllahu Aleyhi ve Sellem, insanları, İslam’a davet etmiş, icabet edenleri İslam’ın dünya görüşü etrafında kitleleştirmiş, İslamî cemaati oluşturmuştur. Mekke müşrikleri tarafından Müslümanlara karşı uygulanan şiddetli baskılara ve eziyetlere sabredilmiş, İslam hadaratına (zihniyetine) davetten asla taviz verilmemiştir. Müşriklerin zihniyetlerine eleştiriler ise şiddete başvurulmadan devam etmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in amcası Ebu Talip aracı kılınmak suretiyle, eleştirilerin hafifletilmesi istendiği halde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu talebe karşı çıkmış ve cevabı, şu tarihî sözler ile olmuştur: 

والله يا عماه لو وضعوا الشمس في يميني والقمر في يساري على أن أترك هذا الأمر ما تركته حتي يظهره الله أو أهلك دونه

“Ey amcacığım, Allah’a yemin olsun ki güneşi sağ elime, ayı sol elime koyup bu davetten vazgeçmemi isteseler yine de vazgeçmem. Ta ki Allah ya bu dini galip kılar ya da ben bu uğurda helak olurum.”

  1. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, İslam’ın galip olması ve Müslümanların kâfirlerin zulmünden kurtulabilmeleri için, Mekke ve çevresinde bulunan kuvvet ehlinden nusret talebinde bulunmuş, bu talebi için çeşitli kabile başkanlarına başvurmuştur. Ta ki Kâbe ziyareti dolayısıyla Yesrip’ten (Medine’den) Mekke’ye gelenlerle görüşmüş ve onlara İslam’ı tebliğ etmiştir. İkna edici deliller ortaya koyarak onların Müslüman olmaları hususunda yoğun çaba harcamıştır. Onlar da bu çağrıdan etkilenerek Müslüman olmuşlar ve memleketlerine döndüklerinde diğer insanları da İslam’a davet etmişlerdir. 

Böylece Yesrip’te iki yıl içinde İslam iyice yayılmıştır. Yesripli Müslümanlar ikinci yılın sonunda Rasulullah ile görüşmek üzere Mekke’ye 3’ü kadın 75 kişi ile geldiler. Allah Rasulü onlarla Akabe’de gizlice buluşup sohbet etti. Sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: 

أُبَايِعُكُمْ عَلَى أَنْ تَمْنَعُونِي مِمَّا تَمْنَعُونَ مِنْهُ نِسَاءَكُمْ وَأَبْنَاءَكُمْ

“Çocuklarınızı ve kadınlarınızı nasıl koruyorsanız beni de öyle korumak üzere bana biat ediyor musunuz?” Berae İbni Ma’rur, O’nun elini tutarak şöyle dedi: “Seni hak üzere Nebi olarak gönderene yemin olsun ki çoluk çocuğumuzu koruduğumuz gibi seni koruyacağız. Evet, sana biat ediyoruz. Ey Allah’ın Rasulü! Allah’a yemin olsun ki biz, savaşla büyümüş, zırh ve silahla çokça haşır-neşir olmuş bir kavimiz ki bu özellik bize büyüklerimizden kaldı. Onlara da büyüklerinden kalmıştı.” Sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: 

بَلِ الدَّمَ الدَّمَ وَالْهَدْمَ الْهَدْمَ أَنَا مِنْكُمْ وَأَنْتُمْ مِنِّي أُحَارِبُ مَنْ حَارَبْتُمْ وَأُسَالِمُ مَنْ سَالَمْتُمْ

“Bilakis kana kan! Talana talan! Ben sizdenim siz de benden, sizinle savaşanla savaşır, sizinle barış edenle barışırım.” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, biatleşmenin ardından bu 75 kişiden kendi kavimlerine kefil olacak 12 kişi seçilerek tespit edilmesini istedi. 

Bu biatleşme, İslam tarihinde “İkinci Akabe Biati (Antlaşması)” adıyla anılır. Bu biatleşmenin ardından Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem -Allah’ın emri ve izniyle-, Mekke’den Medine’ye hicret kararı aldı. Mekkeli Müslümanların Medine’ye hicret etmelerini emir buyurduktan sonra kendisi ve sadık arkadaşı Ebu Bekir RadiyAllahu Anh de Medine’ye hicret ettiler. Rasulullah’ın Medine’ye hicreti, Kamerî takvimin Rabiu’l-Evvel ayının 12’si, Pazartesi günü tamamlandı ve böylece ilk İslam Devleti, 12 Rabiu’l-Evvel Pazartesi günü Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye hicreti ile resmen kurulmuş oldu. İslam Akidesi üzerine Medine’yi Münevvere’de kurulan bu devletin İmamı (Reisi/Başkanı) da Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem oldu. 

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, kurduğu devleti teşkilatlandırdı. Devletin işlerini, dâhilde (iç siyaset) ve hariçte (dış siyaset) İslam nizamına göre yürüttü. İslamî davetin önüne çıkan engelleri, cihad ve kıtal yoluyla ortadan kaldırdı. İslam’ın eğitim ve öğretim siyasetini yaygınlaştırdı. Bütün Arap Yarımadası’nı İslam Devleti’nin sınırları içine dâhil etti ve Hicret’in 10. Yılında 12 Rabiu’l-Evvel yine bir Pazartesi günü vefat etti. 

O’nun vefatının ardından İslam Ümmeti’nin ilk işi, Allah’ın Kitabı’na ve Rasulullah’ın Sünneti’ne göre hükmetmek esası üzerine akit ve itaat biati ederek Ümmet’in sultasını, Ebu Bekir es-Sıddık RadiyAllahu Anh’e vermek oldu. Ki böylece, Raşidî Hilafet Devleti’nin ilk Halifesi de, 12 Rabiu’l-Evvel Pazartesi günü belirlenmiş oldu. Bu tarihten sonra İslam Devleti, “Hilafet” ya da “İmamet” isimlendirmesiyle İslam tarihinde meşhur oldu. Bu Hilafet nizamı, Hicrî 28 Recep 1342 (el-muvafık M. 03 Mart 1924)’te ilga edilinceye kadar, tüm dünya Müslümanlarının devleti olma özelliğini korudu. Osmanlı Hilafet Devleti’nin bütünlüğünü parçalayarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticileri tarafından Müslümanları, Hilafet fikrinden uzaklaştırmak ve onları, dinî duygularının tezahürü olarak doğabilecek bir şer’î devlet talebi konusunda saptırmak amacıyla, aynı gün (3 Mart 1924 tarihinde) Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. 

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hangi amaçlar doğrultusunda kurulduğunu tespit açısından, Başkanlığın kendi kaynaklarına başvurmakta fayda var. Diyanet İşleri Başkanlığı internet sitesinin 11.11.2010 tarihli “Temel İlkeler ve Hedefler”i şu şekilde sıralanmıştır:

Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek (Anayasa md. 136), İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. (633 S.K. md.1).

Toplumu din konusunda aydınlatırken dinin iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnete dayalı sağlam bilgiyi esas almak, Müslümanların 14 asırlık dinî tecrübesini göz önünde bulundurmak, modern hayatı ve insanlığın ortak birikimini de göz ardı etmemek.

Din konusunda mezhep, anlayış ve uygulama ayrımı yapmadan vatandaşlık esasına göre hizmet sunmak. (…) İslâm’ın itikadî ve amelî ilkelerini özümsemiş, eğitim ve kültür seviyeleri yüksek, kendisiyle ve toplumla barışık, beşerî ilişkilerde topluma öncü, muhatabını anlayan ve dinî sorunlarına pratik çözümler üretebilen, dinî ve ilmî verileri birlikte kullanabilen, söz ve davranışlarıyla örnek bir hayat sergileyebilen din görevlilerine sahip olmak. (…) Yurt dışında Türkiye’nin dinî alandaki tecrübe ve birikiminin tanıtılmasını, İslâm Dini’nin doğru anlaşılmasını sağlamak…” (www.diyanet.gov.tr)

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, “Başkanlığımız, yüce dinimizin toplumumuza doğru şekilde anlatılması ve vatandaşlarımıza bu alanda her türlü hizmetin götürülmesinde önemli bir işlev görmektedir” sözüne gelince; Zaten kendisi gayri İslamî bir esas (Laiklik) üzerine kurulu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Cumhurbaşkanı Gül’ün temenni ettiği “yüce dinimizin toplumumuza doğru bir şekilde anlatılması” hususunu yerine getirmesi, şu haliyle mümkün değildir. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)’nın faaliyet ve hizmet alanı, Devletin Anayasası ve kanunları ile tayin edilerek camilerle sınırlandırılmıştır. Buna göre kamusal alanlara müdahale edemez, Devlet’i İslam’ın hükümlerine göre muhasebe edemez, İslam’ın; hükmetme (yönetim), içtimaî, iktisadî, ukubat nizamını, haricî (dışişleri), eğitim ve öğretim siyasetini açıklayamaz. Çünkü DİB, Laiklik (yani dinin, Devletten ve hayattan ayrılması, yani küfür) esası üzerine kurulu bir devletin, yine Laiklik esası çerçevesinde hareket eden bir kurumudur. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğu 1924 senesinden bu yana, İslam’ı, hayatın dışına -moda tabirle “kamusal alan”ın dışına- atmak için her türlü çabayı harcamıştır. DİB’nın teşkili, bu çabaların en başında yer alırken, zamanın Anayasasında bir eğreti(!) gibi duran; “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslam’dır” ibaresini, 05 Şubat 1937 tarihli bir değişiklikle kökten kaldırmıştır. Prof. Dr. Temuçin F. Ertan bu hususu, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında Laiklik” konulu makalesinde şu şekilde ifade eder:

“1924 Anayasası ile ilgili olarak ilk köklü değişiklik 10 Nisan 1928 yılında gerçekleştirilmiştir. Takrir-i Sükûn Kanununun yürürlükte olduğu ve tek parti yönetiminin hüküm sürdüğü bir dönemde yapılan değişikliklerle; 2. madde “Türkiye Devletinin dîni, Dîn-i İslâm’dır; resmî dili Türkçedir, makam Ankara şehridir” şeklinde iken, “Türkiye Devleti’nin resmî dili Türkçedir; makam Ankara şehridir” olarak yeniden düzenlenmiştir. Aynı maddeye 5 Şubat 1937’de “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makam Ankara şehridir” ifadesiyle yeni bir şekil verilmiştir. 1945 yılında yapılan değişiklikle bu madde “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Lâik ve Devrimcidir. Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara’dır” şeklinde Türkçeleştirilmiştir.” Yine Cumhuriyet’in kurucusu M. Kemal’in Laiklik hakkındaki sözleri, Devlet’in zihniyetini anlama noktasında bize yardımcı olacaktır. Zira kendisi şöyle demektedir: 

“Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin çağdaş medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca muvaffakiyet etkeni görür.” (A. Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Ankara, 1969, s. 56)

İşte, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tebliğ ettiği dinin yani İslam’ın, ikame ettiği ve kendisinden sonra Halifeler eliyle idame ettirilen Devletin, yani İslamî Hilafet Devleti’nin vakıası ve işte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üzerinde yükseldiği esasın yani Laikliğin, bu devletin bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve kendisi için belirlediği ‘Hedef ve İlkeler’in hakikati budur. Dolayısıyla bugün, ister Başbakan olsun, ister Cumhurbaşkanı olsun, ister Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olsun hiçbir kimse; Laikliği İslam’a tezat değilmiş gibi gösterme, O’nun (İslam’ın) hayata müdahil olma ve vazettiği hususlar minvalinde değiştirme keyfiyetini görmezden gelme, bunun aksi yönünde propaganda yapma ve böylece insanları İslam’ın hakikatinden uzaklaştırma gafletinde bulunamaz. 

Zira İslam, hayatın tüm problemlerine çözüm sunabilme kapasitesine sahip, hak ve yegâne ideolojidir. Birilerinin bu hakikati gizleme adına; DİB, İslam İşbirliği Örgütü (İİÖ) vb. gibi teşkilatlar ikame etmeleri, salt ruhî bir mahiyete sahip bir dinmiş gibi göstermek adına, çeşitli gün ve gecelere hasretmeye ya da insanların kalplerine sıkıştırmaya çalışmaları, sonu olmayan beyhude çabalardır.

Bugün Müslümanlar, ne Laikliğin İslam’a aykırı olmadığı safsatasına inanmakta, ne de sair beşerî nizamlara bel bağlamaktadırlar. Bugün Müslümanlar, İslam’ın hayatlarını yeniden tamamen kaplayacağı günleri umutla ve hasretle beklemektedirler. İşte bu beklenti, Allah’ın izni ve meşieti ile İkinci Raşidi Hilafet Devleti’nin yeniden kurulmasına yol açarak Ümmet’i ayağa kaldıracak sahih beklentidir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz