Dr.
Nazreen Nawaz Hizbu’t Tahrîr Merkezî Medya Ofisi Üyesinin konuşması:
Sevgili kardeşlerim ve
seçkin misafirler, 1870'li yıllarda,
Fransız yöneticiler; İslâm beldeleri üzerindeki hâkimiyetlerini güçlendirmek
için Fransız erkeklerinin Arap kadınlarıyla evlenmelerini tavsiye ettiler. Bu
prensibin bir destekçisi şöyle demişti, "Bir
milletin ruhunu ele geçirmek, onun kadınlarına sahip olmaktan geçer".
Sömürgeciler şunu idrak
ettiler; Müslüman toplumlarda ailenin merkezi, toplumun bel kemiği ve
çocukların yetiştiricisi kadındır. Onların kalplerini ve zihinlerini ele
geçirirsen, bugünün ve gelecek Müslüman nesillerin ruhlarını ele geçirirsin;
kendi inançlarına müdafiler ve hâkimiyetine destekçiler yetiştirirsin. Batılı
yöneticiler bu nedenle Müslüman kadının zevklerini kendi değerlerine göre
yontarak, İslâmî tarihini Batı’nın gözüyle görmesini sağlayarak, ümitlerini ve
arzularını Batı’nın hayallerine göre şekillendirerek ruhunu ele geçirmeyi
amaçladılar.
Birbiri ardınca gelen yeni
nesiller boyunca, onların bu amacına hizmet eden en önemli araç medya olmuştur.
Medya bu ruhu yansıtan ayna olmuştur ama Müslüman kadının dinindeki gerçek
konumu yansıtarak değil! Şayet böyle yapsaydı, kadının izzetini ve refahını
korumakta örnek, onu toplumun baş tacı yapan ve bugünkü Batılı medeniyetlerin
yüzyıllar öncesinden kadına siyasi, iktisadi, eğitim ve hukuki haklar tanıyarak
çığır açmış bir sistemi göstermek zorunda kalacaktı.
Hayır! Laik medya;
Şeriatın kadının konumuna dair bu hakikatini gizledi. Bunun yerine, Müslüman
kadının şahsiyetini çarpıtarak çirkin bir şekilde ve İslâm'ın kötü muamele ettiği
bir portre oluşturdu. Yalanlar ve efsaneler üzerine kurulu; güya tutsak, köle,
ikinci sınıf statüye mahkûm ve şiddet mağduru bir kadın resmi.
"Kurban" ve "örtülü" kavramları eş anlamlı olduKapalı
Müslüman kadın, İslâm'ın kadına zulmünü tasvir eden bir simgeye dönüştürüldü.
Bu yanlış tasvirden
dolayı, birçok Müslüman kadın İslâmî kültüründen utandı, İslâmî tarihinden
nefret etti ve İslâmî yönetimin geri gelmesinden korktu. Öte yandan da izzetli
bir yaşama götüren yoldur diyerek, laik liberal yaşam tarzı, kültür ve sistemi
ile kandırıldı. Bu aynı zamanda, gayrimüslim toplumlarda da İslâm'a karşı kuşku
ve nefreti artırdı. Tüm bunlar Doğu'lu ve Batı'lı laik hükümetlerin amaçlarına
hizmet etmiştir: Müslümanların İslâmî inançlarına bağlılıklarını zayıflatmayı
ve İslâm'ı toplumsal hayattan uzaklaştırmayı sağlamıştır. Kamuoyunu başörtüsü
ve peçe yasaklarına ve Müslümanlara karşı diğer baskıcı politikalara ve de İslâm
beldelerinin siyasi menfaatler uğruna işgal edilmesine razı etmiştir. Hepsi de,
Müslüman kadınları sözde "zalim" İslâm kültüründen kurtarmak adına
yapılmıştır.
Madrid Üniversitesi, Arap
ve İslâm Dünyası Sosyoloji Profesörü Gema Martin Munoz, "Batı gözünden İslâm'ın
Kadınları" adlı makalesinde şöyle demiş: "Medya; oluşturulan imajlar ve tutumlar için neredeyse tek bilgi
kaynağı olmakla kalmıyor. Ulusal kolektif hafıza bankasının parçasını teşkil
eden, tarihten devralınan klişeleri ve kültürel farazileri de devam
ettiriyor."
Sevgili kardeşlerim, bu
miras kalmış klişeler ve yanlış kültürel tasvirler kabul edilemez. Böylesi
yalanlar kadın ve Şeriat hakkında sürdürülen medya söylemlerinde baskın
olmamalıdır. Bunları yıkıp yok etmeliyiz. Bunu yapabilmemiz için ilk olarak
Şeriat'ın kadını ezdiğine dair kurguların asıl kaynağını tespit etmemiz
gerekiyor.
Osmanlı Hilâfeti Altındaki Kadınlara Dair Efsaneleri Yıkmak
Osmanlı Hilâfet Devleti’nde
kadınların gördüğü muameleye dair asırlık Batılı oryantalist efsaneler; bu ana
kaynaklardan birisidir.
Yüzyıllarca, Batılı
oryantalistlerin yazıları ve resimleri, tarihçiler ve politikacılar; Osmanlı Hilâfeti'nin
yönetimi altında kadınların konumunu, esaret, tutsaklık ve erkeklere kölelik
olarak tasvir etmişlerdir. "Bin Bir gece masalları" gibi sansasyonel
ve hayali kitaplar, bununla birlikte Avrupalı seyyahların ve sanatçıların
eserleri; Osmanlı toplumunu şehvet düşkünü, kadınları çaresiz ve kocalarının
malları olarak, evlerinde tutsak ve erkeklerin şehevi arzularını tatmin eden
nesneler olarak sunmuşlardır. Hiçbir yer; bunu oryantalist fantezilerin en
verimli alanı haline gelmiş olan Harem'den daha iyi simgelememiştir. Haremi
cinsel tutkuların mekânı, kadınların hapsedilip erkeklerin zevki için teşhir
edildiği yer olarak resmeden sahnelerle kitapların sayfaları ve tuvaller
süslendi. Hepsi de Şeriat'a ve İslâmî
hükümlere mal edildi.
Yüzyıllar boyunca bu
Avrupalı "Egzotik Doğu" tasvirleri, Batı’nın Şeriat kanunları altında
kadının statüsüne dair tutumları şekillendirmiştir. Bunlar hiç durmadan tekrar
edilip 20. ve 21. yüzyıl sinema ve TV ekranlarında ebedileştirilip popüler
kültürün bir parçası oldular ve hem Batılı hem Müslüman birçok insanın zihnine kazındılar.
Günümüz medyasında İslâm'ın
belirli hükümlerine karşı yürütülen suçlamaları da bu tasvirler
belirlemektedir. Örneğin medya tarafından kadının sesini kesen ve görünmez
yapan hapis ve tecrit kıyafeti olarak tarif edilmiş peçe; neredeyse
oryantalistlerin tasvirlerindeki harem hapishanesinin duvarlarının uzantısı
olarak görülmektedir. Aynı şekilde kadın erkek ayrımı da; 'cinsiyet apartheid'i(ırkçılığı)
olarak ve kadınları toplumdan tecrit etmenin başka bir yolu olarak
damgalanmıştır.
Ancak gerçekte, Osmanlı Hilâfeti
hakkındaki bu oryantalist tasvirler Avrupalı hayal gücünün ürünleridir. Bunlar
genellikle, Osmanlı kadınlarına yaklaşmaları yasak olan ve de devletin tatbik
ettiği katı kadın-erkek ayrımı kuralları yüzünden haremlere girebilmelerine
izin verilmeyen, Batılı erkek yazar ve sanatçıların eserleridir. Bu nedenle bu
erkek seyyahların Osmanlı haremlerindeki veya evlerdeki kadınların
hayatlarından ilk elden bilgi vermeleri adeta imkânsızdı.
Ancak, Osmanlı
kadınlarıyla yakından temasa geçip ve haremlere girip onların hayatlarına
yakından tanık olabilen Avrupalı kadın seyyahların yazıları; bu erkek
oryantalistlerin tasvirlerinden çok farklı bir resim ortaya koymaktadır. Bu
kadınlar, Osmanlı Hilâfeti'ndeki kadınların tutsak, köle ve değersiz insanlar
oldukları fikrini reddetmişler, aksine bunun tersine tanık olmuşlardır. M. De
M. D'Ohsson, 18. yüzyılda senelerce Türkiye'deki İsveç Büyükelçiliği’nde
çalışmış bir Ermeni kadın, Osmanlı Hilâfeti hakkında şunu söylemiştir: "Bir kadına kötü davranışta bulunan
kimse konumuna, dinine bakmaksızın cezalandırılır, çünkü din genel olarak
kadınlara saygı gösterilmesini salık vermiştir. Bu sebeple emniyet güçleri de,
kadılar da kadınlara kötü muamele eden kişilere sert biçimde karşılık
verir."
Bu Avrupalı kadın
yazarlar; “Haremler kadınların hapsedildiği yerlerdir” iddialarını da
çürüttüler. Onun yerine buraları evler içinde kadınların yaşam alanları olarak
tarif ettiler. Kadınların boş zamanlarını değerlendirmek için veya haklarının
ihlalini mahkemelere şikâyet etmek için evlerinden çıkmakta serbest olduklarını
anlatmışlar. Ayrıca Haremlerin erkeklerin eğlencesi için kadınların teşhir
edildiği yerler olduğu iddialarını da çürüttüler. Bunun yerine Müslüman Osmanlı
ev ortamında kadın ve erkek arasındaki ilişkilerinde takvaya ve nezakete
verilen yüksek kıymeti tarif etmişlerdir. Erkeklerin kadınlara has harem
ortamlarına son derece riayet ettiklerini anlatmışlar; o kadar ki Müslüman
kadının kocası, Halife bile olsa, harem kapısında içeride hanım misafir
olduğuna işaret eden terlikler olduğunu gördüğünde, kendi evinin bile haremine
habersizce girmeyi aklından geçirmezdi.
Osmanlı Hilâfeti'ndeki şer’î
sicillerin araştırılması da İslâm kanunları altındaki kadınların hayatlarına
dair Batılı oryantalist fantezilerin tasvir ettiğinden çok farklı bir resim
çizmektedir. 1970'li yıllarda Amerikalı tarih profesörü R.C. Jennings; 10
binden fazla Osmanlı Şer'iyye sicili üzerinde kapsamlı bir araştırma yapmış. Bu
kayıtlar, kadınların şahsî ve mülkiyet haklarını savunmak için sıklıkla
kullandıklarını, şiddetten ve zorla evlilikten korunduklarını, maddî
geçimlerinin kocaları ve aileleri tarafından sağlandığını, ayrıca boşanma talep
edebildiklerini ve mehir ve miras haklarının korunduğunu göstermekteler.
Üstelik erkeklerle aynı ekonomik haklara sahip oldukları gibi kendi mal
varlıklarını ve iktisadi işlerini erkek akrabalarından bağımsız olarak
yürütebiliyorlardı. Buna, mülk alıp satmak hakkı, işyeri yönetmek, sözleşmeler
yapmak, kendi parasıyla yatırım yapmak ve başkalarının yönettiği şirketlerde
yöneticilik yapmak da dâhildi.
Tüm bunlara rağmen,
kardeşlerim, Osmanlı Hilâfeti'ndeki şeriat kanunları altında kadınların
ezildiğine dair asırlık yalanlar hâlâ sayısız gazetecinin ve medyanın İslâm'da
kadına kötü muamele edildiği argümanlarının temelini oluşturmaktadır. Bunlar
aynı zamanda, günümüz dizilerinde, filmlerde ve tarihi belgesel ve yazılarda
çoğaltılmaktalar. Hatta Türkiye’de kısa bir süre önce çeşitli sultanlar
hakkındaki programlar popüler oldu ve İslâm dünyasına bile satıldılar. Üstelik
senaryoları Batılı Oryantalistlerin ve sömürgecilerin efsanelerinden kopyala
yapıştır olmasına rağmen.
Müslüman kadınları İslâm'da
boyunduruk altında gösteren tarihi tasvirler günümüzde başka bir olguda
yansıtılmaktalar. İslâm'ı sorumlu tuttukları zulümden kurtuluş hikâyelerini
anlatan Müslüman ve irtidad etmiş kadınların anıları, yeni bir edebi tarz
doğurdu... Tarih hakkında kurgusal eserler böylece bugün hakikat eserleri olarak
pazarlanan anlatıların ana temalarına kazınmıştır! Son 20 yılda bu tarz
kitaplar ve filmler popülarite patlaması yaşadılar. Kitapçılar bunlarla dolup
taşmakta ve İslâm ve Batı dünyasında milyonlarca satılmaktalar. Ayan Hirsi'nin
ister "Bakire Kafesi", ister boyunduruk altındaki Suudlu 'Prenses'
üçlemesi, ister Yemen'de zorla evlendirilen iki kızın hikâyesini anlatan
"Satılmış" veya hatta Malala Yusufzai'nin biyografisi olsun; hepsi
tekrar tekrar aynı mesajı veriyorlar: Müslüman kadınları İslâm'dan kurtarın. Ve
burada megafonu uzatan da laik medyadır. Nitekim bu tür medya; bu tarz
yazarlardan yeni ünlüler üretmiştir. Hikâyelerini herkese satabilmek ve
kitaplarını duyurabilmek için onlara uzun yayın süreleri ve basında çok fazla
yer ayırmıştır. Onları; gayri İslâmî geleneklerden kaynaklı tecrübelerini
şeriatta kadınların hayatları için genel kaide ve Müslüman kadınları İslâm
kültürüne kızgın gibi göstermeleri için özgür kıldılar. Ve tüm bunlar;
sansasyonel medyada, Müslüman topluluklarda zorla evlilik, namus cinayetleri ve
başka İslâm dışı zalimane uygulamaların tekrar tekrar işlenmesiyle sağlama
alınmış ve şeriatla ilişkilendirilmiştir. Veya yalan yere İslâmî yönetim
modelleri olarak sunulan Suudi Arabistan, İran ve Sudan gibi gayri İslâmi
rejimlerde zulme uğrayan kadınların hikâyelerini tekrarlayarak "Şeriat
kadına zulmediyor" şeklindeki hâkim anlatıları yinelemişlerdir.
Böylece görünen o ki tüm
bu olanlarda hakikat mevzu dışı bırakılmıştır. Kardeşlerim, cinsiyet
oryantalizmi, tarih uydurmaları ve fanteziler üzerine kurulu bu yeniçağ
edebiyatı ve medya üretimleri bizim beldelerimizin kitapçılarında ve TV
ekranlarında olmamalılar. Onlar tarihin çöplüklerine aittirler!
İslâm’ın İçtimai Nizamına Karşı Laik İthamları Çürütmek
Sevgili kardeşler,
Şeriatın kadına boyun eğdirdiği kurgusunun beslendiği diğer bir kaynak da İslâm’ın
içtimai hükümlerinin incelenmesinde ve değerlendirilmesindeki genel tutumdur.
Fertlere yönelik İslâmî hükümler bir yığın saçma varsayımlarla cımbızla seçilip
alınıyor, genel bağlamları göz ardı ediliyor ve manaları da tevil edilerek
Şeriat'ın kadına zulmettiği sonucuna varılıyor. Kadınların İslâm'daki yüksek
mertebeleri ve eşsiz hakları rahatlıkla görmezden geliniyor ve İslâm'ın içtimai
hükümlerinin tümüyle tatbik edildiğinde kadın, çocuk, aile hayatı ve toplum
üzerindeki olumlu etkileri de inkâr ediliyor.
Örneğin, medya İslâm’ın
miras hukukunun kadınlara karşı ayrımcı olduğunu söylüyor, çünkü kız kardeşlere
erkek kardeşlerin yarı hissesi veriliyor. Ama bu arada inkâr ettikleri şey, İslâm'ın
erkeği eşine ve çocuklarına ve hem de kız kardeşlerine ve tüm aileye bakmakla
mükellef kılarken, kadından başkaları için servetinden tek kuruş bile
harcamasını beklemiyor, hatta zengin olsa bile. Buna rağmen İslâm kadına
mirastan pay vermektedir! Subhanallah! Veya çok eşliliğin kadınlara
adaletsizlik olduğunu iddia ediyorlar. Hem de erkeğe her eşine maddî ve manevi
olarak eşit davranması ve onlara sevgi ve şefkatle davranmasını emrettiği
halde. Ne var ki, liberal devletlerde zinanın standart olması kınanmadığı gibi,
erkeklerin birçok kadınla ilişki kurup onlara ve ilişkiden meydana gelen
çocuklarına karşı hiçbir sorumluluk yüklenmemesi tamamen yasaldır.
Veya bazı gazeteciler; İslâm'da
kadın ve erkeklerin bazı hak ve rollerindeki farklılıklar -mesela şahitlik,
evlilik görevleri veya kadının yönetici olamaması gibi- İslâm'ın kadınları
erkeklerden değer veya zekâ olarak aşağı gördüğünün göstergesidir, diyorlar.
Hâlbuki Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu
kavlini görmezden geliyorlar:
وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُم مِّنۡ أَنفُسِكُمۡ أَزۡوَٲجً۬ا
"Allah size kendi
nefislerinizden eşler yarattı..." [Nahl 72]
Ve Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem dedi ki;
إِنَّمَا النِّسَاءُ شَقَائِقُ الرِّجَالِ
"Kuşkusuz, kadınlar erkeklerin öteki
yarısıdır."
Yine Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve
Sellem'e ait hadisleri nakledenlerin arasında sayısız kadın olduğunu da
görmezden geliyorlar ki bunlar Sünnet’in bir parçası ve Sünnet İslâm'ın dört
kaynağından biridir. İslâm hâkimiyetinin tarihi boyunca kadınlar; İslâm
ilminin, fıkıh ve hadis ilminin gelişmesinde, yayılmasında ve korunmasında
önemli bir rol oynamışlardır. İslâm kültürüne ve ilmine zenginlik katmışlardır.
Hilâfet altında binlerce âlime kadın vardı, bazıları da İmam Malik, İmam Şafii
ve İbni Teymiyye gibi mümtaz âlimlerin hocaları olmuşlar ve zamanın elit
üniversite ve camilerinde ders veriyorlardı. Mesela 7. yüzyılda Hilâfet’in
başkenti Şam'da, Şam Ulu Camii diye bildiğimiz büyük Emevi Camii’nde, Ümmü
Derda vardı. Öğrencilerinden birisi de Halife'nin bizzat kendisiydi. Veya Aişe
bint Abdel Hadi, 9. yüzyılda Şam'daki Emevi Camii’ne başöğretmen olarak atanmış
ve Sahih el-Buhari öğretiyordu. Yani tüm bunlardan sonra, nasıl olur da
Şeriat'ın kadının değerini ve zekâsını erkeğinkinden daha aşağı gördüğünü iddia
etmeye cüret edebilirler?
Ve son olarak da medya;
Şeriatın kadınları kapanmaya zorladığını, kadın erkek ayrımını dayattığını
belirterek “şeriata göre kadınlar şerir ve dişiliği ile erkekleri baştan
çıkartan fitne sebepleridirler ve toplumdan tecrit edilmeleri gerekir”
diyerek kadın erkek ilişkilerini sınırlandıran başka içtimai kurallar
getirdiğini iddia etmektedir. Bir yandan da, kapitalist liberal devletlerde,
güzellik, eğlence ve pornografi sanayilerinin kadını baştan çıkartıcı cinsel
nesneler olarak pazarladığını, kadının cazibesinden faydalanarak, kazanç uğruna
ayartıcı kadın olarak sunduğunu körü körüne görmezden geldi.
Buna karşılık İslâm kadını
"muhsine" olarak tarif etmiştir. Şeytana karşı bir kaledir, kocasını
dürüstlükte destekler ve dininin yarısını tamamlar. Ayrıca İslâm egemenliği
altında sayısız mümtaz âlim; kadın hocasını eller üstünde tutmuş, onları
takvalı, erdemli ve dürüst olarak övmüştür. Çünkü Batılı Hristiyan toplumların
tarihinin aksine İslâm, kadını 'baştan çıkartıcı' veya erkekleri yoldan
çıkartan 'şeytanın aleti' olarak görmeyi reddetmiştir. Hayır! Aksine Kur'an
şöyle buyuruyor:
وَٱلۡمُؤۡمِنُونَ وَٱلۡمُؤۡمِنَـٰتُ بَعۡضُهُمۡ أَوۡلِيَآءُ بَعۡضٍ۬ۚ
يَأۡمُرُونَ بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَيَنۡهَوۡنَ عَنِ ٱلۡمُنكَرِ
"Mümin erkekler ve mümin
kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder kötülükten alıkoyarlar" [Tevbe 71]
Böylece hem kadınları hem
erkekleri toplumu yozlaşmaya karşı korumada eşit şekilde sorumlu tutuyor. Bu
içtimai kuralların kadının toplumdan tecrit edilmesini teşvik ediyor
iddialarına gelince: Kadının Rasûlullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in yönetimi altında bir yandan kararlılıkla İslâmî
kıyafetlerine ve diğer şer’î hükümlere uyarak, siyasette, ekonomide, eğitimde
ve genel olarak toplumsal hayatta faal bir rol almış olmalarını nasıl
açıklıyorlar?
Gerçekten de, böylesi
medyanın kararlılıkla görmezden geldiği şey; akıl dışı liberal ideolojinin
aksine İslâm'ın; kadın ve erkeğin birbirlerini cinsel yönden kışkırtma
potansiyelinin farkında olmasıdır. İşte bu nedenle, cinsel içgüdünün tatmin
edilmesini sadece evlilikle sınırlandıran kesin kurallar ve hudutlar
belirlemiştir ve böylece topluma zarar vermek yerine fayda sağlamıştır. Yani İslâm'ın
içtimai hükümleri, kadınları tecrit etmek veya erkeklerle etkileşimde
bulunmalarını engellemek yerine, hayatın her alanında, karşılıklı saygı ve
cinsel kargaşalar yerine, cinsiyetler arasında sağlıklı bir yardımlaşmayı
mümkün kılmıştır. Bununla birlikte aile birliğini de korumuştur ve böylece
kadınların, erkeklerin ve çocukların aynı şekilde haklarını da muhafaza
etmiştir. Şahsî ve cinsel hürriyetlerle 'Herkes her şeyi yapabilir' deyip aile
hayatını harap eden, çocukların hayatlarını mahveden ve sosyal ve ahlaki
karmaşaya yol açan liberal toplumlara ne kadar da zıt değil mi?
Sonuç
Sonuç olarak kardeşlerim,
Müslüman kadına hayatı zindan eden laik medyanın kendisidir. Güya dinimiz bize
zulmediyormuş, güya İslâmî kültürümüzden ve İslâmî hükümlerden kurtulmanın
yollarını arıyormuşuz ve Batılı liberal yaşam tarzı ve sistemiyle kurtulmayı
arzuluyormuşuz deyip de bizleri eskimiş anlatıların duvarları ardında hapsedip
kapatmak istiyor ve sesimizi duymak istemiyor. Bu nedenle bu zindanın
parmaklıklarını kırmak, İslâm hakkındaki düşüncelerimizi ve hislerimizi bizim
yerimize başkalarının anlatmasını kabul etmemek veya Şeriat altındaki
konumumuza bu yalanlardan oluşan mercekten bakılmasına izin vermemek; bize
düşüyor kardeşlerim. Bu yalanlar; zalim İslâm karşıtı politikaları tatbik,
beldelerimizi işgal ve İslâmî Hilâfet Devleti’nin tekrar ikamesine karşı
savaşmak için kullanılıyorlar ve hepsi de bizim adımıza yapılıyor!
Bir zamanlar eski İngiliz
Başbakanı Winston Churchill şöyle demişti: "Bazen
hakikat o kadar kıymetlidir ki yalanlardan muhafızlar ona eşlik etmelidir."
Bunun için kardeşlerim, ne Şeriatın kadınlara sunduğu güzel ve eşsiz mevki
hakkındaki hakikatin bu yalan örtüsünün altında saklı kalmasına izin verelim ve
ne de dinimizin kınamalara ve suçlamalara karşı savunmasız bırakılmasına
müsaade edelim. Medyada sesimizi ve fikirlerimizi duyurmak için çabalayalım:
tartışma programlarında, gazetelerde ve haber kaynaklarında kendi İslâmî
medyamızı kurarak hem gerçek hayatta ve hem de sanal ortamda... sosyal medyayı
etkin bir şekilde kullanıp bu propagandayla savaşalım ve hakikati duyuralım.
Fakat asla inançlarımızdan özür diler bir şekilde değil ve değerlerimizi açık
sözlü ifade etmekten çekinmeden ve konunun başka yöne çekilmesine izin
vermeden. Hedefimiz; saçma suçlamaları ortadan kaldırmak, bir yandan da 21. yüzyıl
meselelerini, bir parça kumaş ve münferit İslâmî hükümlerden uzak, kadına
zulmün gerçek sebeplerini ve kadına saygıyı ve hakları gerçekten temin edecek
değerler ve hükümler toplamını anlatmaktır. Ve asla bu tartışmalara
katkılarınızı hafife almayın kardeşlerim. Çünkü sadece Müslüman bir kadının
kendinden emin bir şekilde medyada sesini duyurması ve İslâmî inancından dolayı
kendini güçlendirilmiş ve saygın hissettiğini söylemesi, bu yalan yığınlarını
çökertmeye yeter. Öyleyse kardeşlerim, medya bizleri İslâm karşıtı
propagandasında öne atmak istese bile; dinimizin hakikatlerini sunmak için
mücadelede ön saflarda yer alabilecek ve almak zorunda olanlar biziz. Allah Subhânehu ve Teâlâ buyuruyor ki:
يُرِيدُونَ أَن يُطۡفِـُٔواْ نُورَ ٱللَّهِ بِأَفۡوَٲهِهِمۡ وَيَأۡبَى
ٱللَّهُ إِلَّآ أَن يُتِمَّ نُورَهُ ۥ وَلَوۡ ڪَرِهَ ٱلۡكَـٰفِرُونَ
"Allah'ın nurunu ağızlarıyla
söndürmek isterler. Hâlbuki kâfirler hoşlanmasalar da Allah nûrunu
tamamlamaktan asla vazgeçmez." [Tevbe 32]


Yorumlar