“İngiltere’nin güdümü ve aslen Muhammedî (Müslüman) olan birinin kontrolü altında mümkün olduğunca Araplarca yönetilen ve idare edilen bir Arap cephesine ihtiyacımız var... Ele geçirdiğimiz dominyonlardaki fethedilmiş bölgeye hiçbir fiilî müdahalemiz olmamalıdır, ancak hâkimiyetimiz, bir manda, bir nüfuz alanı, bir tampon devlet ve benzeri anayasal kurgularla örtülü olabilir.” - Lord Curzon
20. yüzyılın başlarında İngiltere, Arap âlemini adeta İngiliz komiserlerinin fiilî kontrolündeymişçesine elinde tutmak için harcanan sömürgeci faaliyetlerin başını çekiyordu. Bugüne kadar geçen bir asır boyunca değişen hiçbir şey olmadı. Bu kez de yine Arap âlemini yeniden şekillendirmek için yeni bir kampanya başlatıldı. Bu girişimde ise sömürgeci güçlerin liderliğini Amerika yapıyor ve bölgede kendi hâkimiyetini korumak için bazı Arap ülkelerini (Sudan gibi) kadavraya çevirirken, bazılarında rejim değişikliklerinin önünü açıyor.
Medyada bilhassa Arap dünyasında özgürlük ve demokrasi propagandasının bitmez tükenmez bir azimle sürdürülmesi, Batılı Sömürgeci güçlerin gerçek maksatlarını ifşa ediyor. Güdümlerindeki yerli elitler de Müslümanların petrol, doğalgaz, maden kaynakları, enerji güvenliği gibi kritik stratejik avantajları üzerindeki Batı hâkimiyetini güçlendirmek ve elbette Yahudi varlığı ile işbirliğini sağlamlaştırmak için kendilerini paralıyorlar. Kimileri bunu açıktan yaparken, kimileri de perde arkasından yapıyor.
Kampanyanın işaret fişeği Sudan’da atıldı. Bu senenin başında zengin petrol yataklarına sahip Sudan ikiye bölündü. Nijerya’daki Hristiyanlardan ve Mısır’daki Kıptilerden büyük destek alan Amerika güdümlü Güney Sudan güçleri, bağımsızlık talebinde bulunup Kuzey Sudan’dan kesin olarak ayrıldı. Tüm dünya, göz göre göre icat edilmiş bu kukla varlığı tanıdı. Ortadoğu’nun güya lideri Türkiye bile daha geçenlerde Güney Sudan’a elçi gönderdi. Kıptî liderlerin emelleri, Yahudi bir gazeteci olan Oded Yinon tarafından tâ 1982 yılında ifşa ediliyordu. Adam “1980’lerde İsrail İçin Bir Strateji” başlıklı yazısında şöyle yazıyordu: “Mısır bölünmüş ve pek çok otorite odaklarına parçalanmıştır. Mısır koparılırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzak devletler şimdiki mevcut yapılarıyla var olmaya devam edemezler ve Mısır’ın düştüğü çukura ve tasfiyeye maruz kalırlar. Çok sayıda zayıf devletin yanı sıra, oldukça yerelleşmiş gücü ve bugüne kadar merkezî bir yönetimden mahrum kalışıyla Yukarı Mısır’da kurulacak bir Hıristiyan Kıptî devletin vizyonu, yalnızca barış anlaşmasıyla gerilemiş tarihsel bir gelişimin anahtarı niteliğindedir. Fakat görünen o ki bu vizyon uzun vadede kaçınılmaz olacaktır.”
Mısır havzasında kutsal bir Kıptî devlet kurulması düşüncesi, Amerikalı Yarbay Ralph Peters’in hazırladığı yeniden şekillendirilmiş Ortadoğu haritasında Mekke ve Medine’de kurulmasını öngördüğü kutsal devleti andırmaktadır. Peters “Yeni Ortadoğu” başlıklı bu haritayı, Haziran 2006’da US Armed Forces Journal (Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetler Dergisi)’nin Temmuz sayısında yayınlamıştı. Haritada, Ortadoğu’daki devletlerin neredeyse tümünün sınırları değiştirilmiş, Suudi Arabistan Devleti içerisinde Mekke ve Medine’den oluşan “Kutsal İslamî Devlet” adında yeni bir devlet icat edilmişti.
Daha önce de kimi Amerikalı yetkililer, dinî ve etnik farklılıkları esas alan stratejiler ileri sürmüşlerdi. Bunlardan biri de Lübnan’dan Pakistan’a uzun bir süper Şiî devleti düşüncesiydi. Bu düşüncenin ardında Sünnî hâkimiyeti altındaki petrolün kontrolünü Şiî ellere kaydırma amacı yatıyordu ve Amerika bu sayede kendi sömürgeci menfaatlerini daha da sağlamlaştıracağına inanıyordu.
Amerika’nın Irak işgalinin, bazı Ortadoğu’daki liderler tarafından bütün bölge üzerindeki Şiî hâkimiyetin ilk adımı olarak görülmesinin sebebi buydu. Washington Post Gazetesi’nin 8 Kasım 2004 tarihli baskısında “Irak ve Ürdün, Seçimlerde İran Kaynaklı Tehlikeyi Görüyor” başlıklı makalesinde Kral Abdullah şu uyarıda bulunuyordu: “Şayet İran yanlısı partiler ve politikacılar yeni Irak hükümetine musallat olurlarsa, İran’dan Irak, Suriye ve Lübnan içlerine kadar uzanan Şiî hareketlerin veya hükümetlerin oluşturacağı yeni bir Şiî hâkimiyet ‘hilali’ ortaya çıkabilir. Bu, iki temel İslamî mezhep arasındaki geleneksel güç dengesini değiştirebilir ve Birleşik Devletler ile müttefiklerinin yeni meydan okumalarla karşılaşmasına sebep olabilir.” Kral daha da ileri giderek İran’ın Irak’taki kaostan en kazançlı devlet olarak çıktığını, Irak’taki Şiî gücünün zirveye ulaştığını söylüyor, Amerika’nın Irak işgalinin bölge çapında Şia’nın gücünü giderek artırdığını tekrarlıyordu.
Dolayısıyla Tunus’ta başlayıp diğer Arap ülkelerine sıçrayan Arap ayaklanmasının, “eski Avrupa” güçlerinin, marjinal nüfuza sahip olacak yeni Büyük Ortadoğu maksadına adım adım yaklaştıran bir Batı manipülasyonu olmadığını söylemek zordur. Zeynelabidin bin Ali’nin kovulması o yüzden tesadüf olarak görülemez. Onun 23 yıllık Batı destekli iktidarı, küresel finans krizi ve IMF’nin kan emici yapısal programları sonucu giderek kötüleşen ekonomik şartların yolsuzluklar ve toplumsal çalkantıların bir senteziydi. Bugün Amerika, öteden beri hâkimiyet kurmakta zorlandığı Cezayir, Ürdün ve Körfez devletlerinde de benzer değişimler için sabırsızlanıyor, İngiltere ve Fransa’dan ziyade kendi hegemonyasına bağlılık gösterecek rejimler türetmek için her gün yeni mühendislik projeleri geliştiriyor. Mısır’da ise Amerika, Mısır’ı kendisi için karanlık bir zindana çevirip iktidarında orduya bel bağlayan sadık ajanı Mübarek’i kovarak ayaklanmayı yatıştırmaya çalıştı. O öyle bir ajandı ki Mısır halkının kinine ve nefretine rağmen, Süveyş Kanalı meselesinde ve Yahudi varlığı ile sıcak ilişkilerde efendisine bağlılıktan hiç vazgeçmedi.
Bugün Amerikalı yetkililer, Müslümanların topraklarını obur sırtlanlar gibi yiyebilmek için modası geçmiş planları tekrar diriltme arayışındalar. Bu planlar öyle azgın ve ürkütücü ki kamuoyu önünde açıklayamıyorlar. Ocak 2011’de Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Tunus’ta meydana gelen olaylardan duyduğu sevinci ve memnuniyeti gizleyemiyor, Avrupa yanlısı Arap liderlere çatarak şöyle diyordu: “Pek çok yerde, pek çok şekilde bölgenin kurumları çöl kumunun içinde debeleniyor. Yeni ve dinamik Ortadoğu… daha sağlam bir zemine ihtiyaç duyuyor, bir kez kök salıp yeşerirse her yere yayılır. Bazı ülkeler yönetim bazında büyük adımlar atarlarken, diğer pek çoğu yolsuz devlet kurumlarından ve kilitlenmiş siyasî düzenden ötürü halkı bezdirdi. Statükoya yapışanlar ülkelerindeki problemlerle az da olsa bir süre demir yumruklarıyla baş edebilirler, ama bu asla sonsuza kadar olmayacak. Eğer liderler pozitif bir vizyon öne sürmezler, genç insanlara anlamlı katılım yolları açmazlarsa, boşluğu başkaları dolduracak.”
Peş peşe gelen Amerika yönetimlerinin, Arap dünyasının içler acısı durumunu tanımlamak için kullandığı “kumda debelenmek”, “kriz çarkı”, “Balkanlaşma” veya “Büyük Ortadoğu Girişimi” gibi ıstılahlar, aslında 1916 Sykes-Picot Anlaşması’ndan beri kısmen de olsa bugüne kadar süregelen “eski Avrupa”nın üstünlüğünü ve çıkarlarını muhafaza eden statükoyu ortadan kaldırıp yerine Amerikan hegemonyasını geçirmeyi ifade ediyor. Bu yönüyle 2003 Irak Savaşı, Bush ve neo-Muhafazakâr çetesinin Ortadoğu coğrafyasını güç yoluyla yeniden şekillendirmeye yönelik bir girişimiydi.
Fakat Arap dünyasında halen devam eden ve bazıları Amerikan destekli sivil toplum kuruluşları ve medya organlarınca organize edilen bu halk ayaklanmaları, Amerika’ya İngiltere ve Fransa’dan ayrı bir pay kapma fırsatı sunuyor. 1945’ten beri Amerika, bu pastanın tamamını ele geçirme mücadelesi veriyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı tâ 1945’te, Ortadoğu’yu “muazzam bir stratejik güç kaynağı ve dünya tarihinin en büyük maddî ödüllerinden biri” olarak görüyordu.
Ancak önceki Amerikan yönetimleri, bu ganimeti her defasında İngiltere’yle paylaşmak zorunda kalmıştı. Daniel Yergin, “Büyük Ödül: Petrol, Para ve Güç Peşinde Destansı Macera” adlı kitabında Roosevelt ile İngilizler arasındaki ilişkileri şöyle tanımlıyordu: “Roosevelt, İngiliz Büyükelçisi Lord Halifax’ı gecenin geç saatlerinde Beyaz Saray’da karşıladı. Tartışmaları Ortadoğu üzerine odaklanıyordu. Roosevelt, Büyükelçiye Ortadoğu’nun geleceği hakkında kaba bir taslak gösterdi. “Basra Körfezi”, dedi Büyükelçiye, “sizin olsun. Irak ve Kuveyt petrollerini birlikte paylaşırız, ama Suudi Arabistan petrollerine gelince, o bizim.”
Irak, Libya, Suriye ve Yemen… bunlar Amerika ile Avrupa arasında Müslümanların topraklarındaki nüfuz rekabeti için süregelen uzun savaşın çarpışma meydanlarıdır. Amerika’nın Avrupa’dan farklılığına rağmen, söz konusu İslam ve Müslümanlar olunca aynı hedefi benimserler: Böl-parçala-yönet! Batılı başkentlerin soğuk salonlarında yankılanan ses işte budur! Arap dünyasının bu neo-sömürgecilikten tek kurtuluşu, teşbihte hata olmazsa, 18. Yüzyılda George Washington’ın Amerika için yaptığını veya 20. Yüzyılda Mao’nun Çin için yaptığını andırıyor. Onlar, sırasıyla Seküler Liberalizm ve Sosyalizm gibi alternatif karşıt ideolojilere karşı kararlı bir liderlik sergilediler, halklarını eski sömürgeci güçlerin prangalarından kurtarmayı başardılar.
Aynı şey bugün de geçerli. Arap dünyasının kurtuluş için ne Seküler Liberalizme, ne Özgürlükçü Demokrasiye, ne de Sosyalizme ihtiyacı var. Bunlar Arap halklarının kültürel mirasına ve vazgeçilmez İslâmî inançlarına taban tabana zıt çözümlerdir, belki problemlerdir demek gerek. Müslümanların kendilerini Ümmet çatısı altında bütünleştiren siyasî bir ideolojileri vardır ki o, İslam’dır. Fakat onları İslâm ideolojisine binaen birleştirip güçlendirecek, Batılı Sömürgeci devletlerin hâkimiyet ve hegemonyasından kurtaracak bir liderlikleri yoktur.
Müslümanlar, ideolojilerine ve maslahatlarına samimiyetle sarılan bir lider etrafında birleşmek için sokaklara dökülüyor, öyle bir liderliğin doğması için Batılı müdahaleye karşı çıkıyorlar. Ve bu liderliğin, asırlar boyu tüm Arap ve Müslüman topraklarını birleştirip maslahatlarını benimseyen, tek bir yönetim sisteminin adaletiyle hükmeden Hilâfet’ten başkası olmadığından artık eminler.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış