İslamî Açıdan Sivil Devlet/Sivil Anayasa Kavramlarının Sorgulanması

Ahmet Sadık Altınel

Sonuna yaklaştığımız 2011 yılının değil, son yüzyılın en görkemli olayı kuşkusuz Ortadoğu ayaklanmalarıdır. Ayaklanmaların yaşandığı Tunus, Libya ve Mısır gibi kimi beldelerde göreceli olarak da olsa suların durulduğuna tanık olmaktayız. Şimdilerde bu beldelerde ilk defa sivil anayasa yapacak sivil bir meclisin seçilmesi için hummalı bir seçim seferberliğine şahit olmaktayız. 

Seçimlerin açık ara galibinin İslamcıların olduğu bu ülkelerde propaganda döneminde dikkatimizi çeken bir kavramı “Sivil Devlet” kavramını bu makalemizde ele alacağız. Anayasa değişikliği yapma aşamasında olan ve bu bağlamda “Sivil Anayasa”, “Devletin Sivilleştirilmesi” vb. değişik varyantları ile Türkiye’de de öteden beri sıklıkla gündeme gelen bu kavramın, gerçekte ne anlama geldiği ve bu noktada İslam’ın bakış açısını paylaşmaya çalışacağız.

Tarihî bir kırılmanın eşiğine gelmiş olan İslam Ümmeti, Laiklik başta olmak üzere kendisine dayatılan Batı tandanslı ideolojilere, ondan türemiş olan sistemlere karşı büyük bir tepki ortaya koymaktadır. Bu süreçte İslam coğrafyasını kendi ekseninde tutmak isteyen Batılı devletler, Ümmet nezdinde hiçbir değeri kalmadığı gibi bilakis ümmetin antipatisini uyandıran bir düşünce olduğu için pazarlayamayacaklarını çok iyi bildikleri için Laikliğin yerine pazarlayabilecekleri, dinin hayattan ayrılması anlamına gelen “Sivil Devlet” kavramını son tahlilde kullanmaya, Müslüman mahallesinde pazarlamaya çalışmaktadırlar. 

Askerî, bürokratik, vs. her türlü vesayetin sivil irade üzerinde baskı kurmaması anlamına gelen bu kavram, uzun yıllar diktatörlük ve vesayet rejimlerinin gölgesinde yaşamış olan kimi İslamcılara albenili gelse de “sivil devlet” kavramı aynı zamanda dinlerin de sivil irade üzerinde belirleyici olmaması anlamına gelmektedir. Bu yüzdendir ki, örneğin Mısır’da Sosyalist Kifaye hareketi, Mısır’ın dinî esaslara dayalı bir rejime yönelmemesi adına yürüttüğü din karşıtı propagandasının bir argümanı olarak “sivil devlet” kavramını kullanıyor ve bununla “La dinî/dinsiz bir devlet” talebinde bulunuyor.

Ala külli hal, son dönemin en popüler argümanı olan ve önümüzdeki yıllarda da ciddi tartışmalara konu olacağı anlaşılan bu kavramın Müslümanların zihninde meşrulaştırılması adına kullanılan argümanlara bakarak bunları birkaç başlık altında toplayabiliriz: 

1. Sivil devlet, her hangi bir ideolojik temele dayanmaz: 19. Yüzyıl Batı aydınlanmacılığı, kralların otoritesini tartışılmaz kılan ve totaliter krallıkların besleyici unsuru gibi işlev gören dine ve kilise otoritesine (papalık makamına) karşı, bu her iki otoriteyi de reddeden filozofların öncülüğünde gerçekleşti. Bu aydınlanma karakteristik olarak, temelde dinin kamu otoritesi ve dolayısıyla toplum üzerindeki baskısına karşı kendisini konumlandırmış bir aydınlanmadır. Dolayısıyla kamu otoritesi(yönetim erki)’nin sivilleştirilmesi anlamına gelen “sivil devlet” kavramı, aydınlanma ideolojisinin temel düşüncesi olan Laiklikten bağımsız değerlendirilemez. Bırakın “sivil devlet”in toplum üzerinde her türlü vesayeti kaldırmayı amaçlamasını, bu kavram her şeyden önce toplumsal irade üzerinde öncelikle dinin vesayetini kaldırmayı ve kamu otoritesinin yasama, yürütme ve yargılama faaliyetlerini dinî referanslarla yapmamasını amaçlar. Bu açıdan baktığımızda “sivil devlet”in bir ideolojisi vardır, bu ideoloji dinin hayattan ayrılması anlamına gelen Laiklik düşüncesine dayanmaktadır. 

Skolastik dönemde tahrif edilmiş, bu yönü ile insanın kaynaklık ettiği dinin acı tecrübelerini yaşadıktan sonra modern dönemde yeniden ve yine aciz insanın kaynaklık ettiği ideolojilerle kalkınma çabası içine girmiş olan Batılı devletler bu deneyimi hiç yaşamamış tam aksine kalkınması ve ilerlemesini dinine borçlu olan İslam Ümmeti’nin ilerleyişini durdurmak ve sahip olduğu zenginlikleri sömürmek için İslam toplumunun koruyucu kimyası/dini ile hayatını ayıracak Laikliği transfer etmişlerdir. Bu kirli kavramın burun kemiklerimizi kıracak ölçüde rahatsız edici uygulamaları ile bize yar olmayacağı ortaya çıkınca, siyasal literatürümüzde “Laik devlet” argümanı yerine “sivil devlet” argümanı daha tercih edilir duruma gelmiştir. Müslümanlar, aslında dinin toplum üzerindeki belirleyici etkisini ortadan kaldırmayı, dolayısıyla Müslümanlar açısından İslam’ın hayatlarına müdahalesini tasfiye etmeyi hedefleyen, yeniden şekillenmenin eşiğine gelen coğrafyalarında kendilerini sahnenin dışına itelemeyi amaçlayan bu kavramın büyüsüne kapılarak tekrar aynı delikten bir defa daha mı sokulacaklar?

İslam’da kamu otoritesinin, işleri yürütürken Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın indirdiklerine bağlı kalmasının zorunlu kılındığı şu ayetler açıkça, din başta olmak üzere her türlü otoritenin baskısını toplum üzerinden kaldırmak anlamına gelen “sivil devlet” anlayışının İslam’la temelden çeliştiğini ortaya koymaktadır:

وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

“Onların (insanların) arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların keyfine uyma, onların seni Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın, eğer onlar sana sırt çevirirlerse bil ki, Allah, günahlarının bazısı yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Kuşku yok ki, insanların çoğu fasıktır. Yoksa istedikleri cahiliye düzeni midir? Kesin inançlılar için Allah’ın ahkamından daha iyi kim hüküm koyabilir ki?” (el-Maide 49-50)

Sivil devlet talebini dillendiren Müslümanlara değişik platformlarda sorulan, “Siz bununla dine dayalı bir devlet mi talep ediyorsunuz?” sorusuna verdikleri “Hayır, biz sivil, çoğulcu ve demokratik bir devlet talep ediyoruz” şeklindeki yanıtlardan da “sivil devlet” kavramının, dini hayattan ve devlet işlerinden ayıran Laiklikten pek de farkının olmadığı anlaşılmaktadır. 

2. Sivil devlet kavramı, Müslümanların İslamî kimliklerini tehdit eden, daha ötesi akidelerini sarsıcı etkisi olan son derece tehlikeli bir kavramdır: Zira “sivil devlet” kavramı özü itibari ile devletin hak-batıl olup olmadığına, toplum düzenini sağlayacak düzenlemeleri içerip içermediğine bakmaksızın bütün dinlere karşı eşit mesafede olmayı gerektirir. Bu kavram, kamu otoritesinin yetkilerini kullanırken dinlerden birine, diğerlerine göreceli üstünlük dahi vermesine; yasama, yürütme ve yargılama faaliyetlerini yaparken herhangi bir dini referans almasına asla izin vermez. 

Bu durum Müslümanların mutlak hakikati ifade eden akidelerini (insan ve evren hakkındaki düşünceye) ve sosyal, siyasî, ekonomik hayatın her alanına ilişkin doğru düzenlemeler vazetmiş yegâne hak din olan dinlerini; Budizm, Hinduizm gibi batıl olan insan kaynaklı dinler ve sonradan tahrif edilmiş Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi akideleri açısından bozuk ve de hayatı düzenleyici nizamlar içermeyen muharref dinler ile aynı seviyeye indirmeleri anlamına gelmektedir ki bu, Müslümanlar açısından kimliklerini kaybetmelerine sebep olacak vahim bir durumdur. 

وَإِن تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللّهِ إِن يَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ

“Eğer sen yer(yüzün)de yaşayan(insan)ların çoğuna itaat edecek olursan, onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanların (vehimlerin) peşinde giderler…” (el-En’am 116) buyuran Kur’an’ın açık ayetlerine rağmen Müslümanlar Batılı ülkelerde dahi gerçekleşmemiş ve gerçekleşmesi de muhal olan -“çoğulcu ve katılımcı yönetim”- şeklindeki tek bir argümana sahip, sivil devleti kabul edebilirler mi?

Ayrıca toplumların aralarındaki ilişkileri tanzim edecek bir nizama ihtiyaç duymaları kaçınılmazsa ve bu nizama hiçbir din kaynaklık etmeyecekse İslam toplumu diye bir şeyden söz edebilir miyiz? Nizamlarına İslam’ın kaynaklık etmediği bir toplumsal düzen içinde yaşayan Müslümanlar kendi hüviyetlerini koruyabilirler mi? Başta faiz olmak üzere dinin yasak fiillerinden kaçınabilir ve amir hükümlerini yerine getirebilirler mi? 

Ayaklanmaların sadece İslamî kesimler tarafından gerçekleştirilmediği, bütün toplum kesimlerinin; solcuların, sağcıların, liberallerin, demokratların, sosyalistlerin, vb. katkıları ile gerçekleştiği, dolayısıyla çoğulcu bir yönetimin olmasının gerektiği savını dile getirenlere, Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’de Allah’ın indirdikleri ile yönettiği toplumda Müslüman nüfusun %10 oranında olduğunu ve nusret talebinde bulunduğu kabilelerden önce hukukî meşruiyeti sağlayacak olan “Lailahe İllallah Muhammedun Rasulullah” akidesini içerdiği tüm anlamlarıyla birlikte kabul etmelerini istediğini hatırlatmak isterim. 

Ayrıca 1991 yılında FİS Cezayir’de halkın %90’ının oyunu almış olmasının ardından Cezayir ordusunun, Demokratik, çoğulcu sistemlerin üreticisi Fransa’nın da desteğiyle darbe yaptığını hatırlayalım. Dolayısıyla sömürgeci kâfir devletler hiçbir zaman İslam Ümmeti’nin dinleri ile birlikte iktidar olmalarına tahammül etmeyeceklerdir. 

وَلاَ يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّىَ يَرُدُّوكُمْ عَن دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُواْ وَمَن يَرْتَدِدْ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَأُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“Kâfirlerin güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. Sizden her kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptığı ameller dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar ateş (Cehennem) ehlidirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.” (el-Bakara 217)

3. İslamî referansları olan sivil devlet istiyoruz: Bu argüman şimdiye kadar kullanılan argümanlar içinde en saptırıcı ve en çelişkili olanıdır. Zira dinin hayattan ayrılması düşüncesine dayanan ve böylece “sivil” tanımını alan bir devletin, İslamî kaynaklı olması diye bir şey olamaz. Bundan dolayı bu, şimdiye kadar Batı’nın İslam Ümmeti’nin gündemine soktuğu katil fikirler içinde en saptırıcı olanıdır. 

Şimdilerde bu argümanı, Tunus ve Mısır’daki İslamcılar dillendirmektedir. İnsanın aklına ister istemez şöyle bir soru geliyor: Müslüman halkların ayaklandığı bu ülkelerdeki diktatörler “Ahval-i Şahsiyye” ve kimi alanlarda dini hükümleri uygulamıyorlar mıydı? Hatta kimi diktatör rejimlerin anayasalarında açıkça ülkenin anayasasının şer’î kurallara dayandığı zaten belirtilmekteydi. Bu açıdan bakıldığında bu ülkeler, daha sivil bir devlet yapısına sahip olduğu için kendilerine model olarak sunulan ancak kısmen dahi yasalarını dine dayandırmaya izin vermeyen Laik Türkiye’den daha iyi konumdaydılar. Ancak bu, pratikte hiçbir şey ifade etmediği içindir ki bu Müslüman halklar, insanca ve Müslümanca yaşam koşullarından mahrum bırakıldıkları için ayaklanmışlardır. Nizamlarını Şeriata dayandırdıklarını ifade eden bu ülkeler, Batı’nın kuklası yönetimler icat etmiş, kendi halklarını düşman belleyip onlara yüzyıl boyunca tarihin benzerine tanık olmadığı ölçüde elim acılar yaşatmışlardır. Halklarının servetlerini sömürgeci devletlere sunmakta bir beis görmez iken gibi onları terörist belleyip onlara karşı savaş ilan etmişlerdir. Bu uşaklıklarının karşılığında da Ümmet’in düşmanları olan kâfir devletlerden terörle mücadele adı altında milyarlarca dolarlık yardımlar almışlardır. Demek ki, “İslamî referanslara dayalı sivil devlet” ifadesi de vakıası olmayan boş bir tanımlamadan ibarettir. 

Sonuç olarak, yüzyılın en görkemli olayını yaşayan İslam Ümmeti, İslam akidesinden türemiş ve meşruiyetini Kitap ve Sünnet’ten alan sahih bir düşünce ile bu görkemli ayaklanmaları bir silkinişe ve gerçek bir bahara dönüştürmenin çabası içinde olmalıdır. Sömürgeci devletler ve onların batıl ideoloji ve kültürleri ile iliklerine kadar beslenmiş olan -sözüm ona- Liberal ve Demokrat aydınlarının, zihinlerimizi çelmek üzere icat ettikleri argümanları karşısında basiretli olmalı ve yüzyıllık çabalarını boşa çıkartacak, binlerce evladının kanlarını heba edecek bir taklide yönelmemelidir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ الَّذِينَ كَفَرُواْ يَرُدُّوكُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ فَتَنقَلِبُواْ خَاسِرِينَ

“Ey iman edenler, eğer kâfirlere itaat ederseniz, onlar sizi topuklarınız üzerinde geriye döndürürler de hüsrana uğrarsınız.” (Âl-i İmran 149)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz