Gerçekten, yaşça çocuk olan mı küçüktür? Yoksa fikirde, düşüncede, anlayışta, ahlakta, hedeflerde ve arzularda çocuk olan mı küçüktür? İşte anlattığımız Sahabelerden bazıları yaşça küçüktür ama akılda, çalışmada, imanda ve davalarına bağlılıkta büyüktürler. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ilk önce; insanların yaşına, yerine, cinsine, aslına bakmaksızın bu daveti kabul etmeye hazır vaziyette olduğunu hissettiği kişileri davet ediyordu. İslâm’a davet ettiği insanlar arasında ayrım yapmıyordu. Bilâkis insanların hepsini davet ediyordu. Onların daveti kabule hazır olup olmadıklarını araştırıyordu.
İşte yine onlardan bazıları...
Ali bin Ebi Talip RadiyAllahu Anh
Ali bin Ebi Talip hakkında ne biliyorsunuz!
O, daha sekiz yaşında iken Rasulullah Efendimiz O’nu İslam’a davet ediyor, O da bu daveti kabul edip O’nunla mutlu oluyor.
Allah Celle Celaluhu ne yücedir.
Bu, büyük anlam taşıyor ki, üzerinde durmamız gerekiyor. Sorumluluğu olmayan bu küçük çocuğun aklı, olgun insanların algılayamadığı nice ince şeyleri algılıyor. Vahdaniyetin (Allah’ın birliğinin), Nübüvvetin, davetin, vahyin, meleklerin, Kıyamet Günü’nün, Cennet ile Cehennemin, Allah için çalışmanın, hayatını Allah yolunda harcamanın ve Allah için cihad etmenin ne olduğunu biliyor. Daha sekiz yaşında iken bütün bunları anlıyor. Bu yaştaki çocuğun anlayışı çok çabuk gelişiyordu. Öyle ki en yakınlarına bile işlerini nasıl gizleyeceğini, Erkam bin Ebi Erkam RadiyAllahu Anh’in evine nasıl gizli bir şekilde gideceğini, gizlice nasıl namaz kılacağını ve insanların gözünden uzak nasıl Kur’an okuyacağını biliyordu.
Küçük çocuğun aklı bizim hayal ettiğimizden daha geniştir. Bazı babalar, öğretmenler ve eğitmenler sıkı eğitimden ve ağır görevlerden dolayı çocuklara şefkat gösteriyorlar. Böylece onlar bu aklın boş hikâyelerle, çizgi filmlerle, bilgisayar oyunlarıyla, sanatçı ve oyuncuların isimleriyle dolmasını bekliyorlar. Bununla, tükenmeyen güçlerini heder ediyorlar. Ayrıca çocukların akıllarını kullanma gücünü/melekesini kısıtlıyorlar.
Ali bin Ebi Talip, İslam’daki seçkin çocuklara tek örnek değildir. Örnekler sayamayacağımız kadar çoktur. Sahabe çocuklarından hiçbir çocuk yok ki engin kavrayışına, ince anlayışına ve açık görüşlülüğüne işaret eden birçok olaylar ve konumlar olmasın.
Tabiî burada Sahabelerden bahsederken Onların öğretmenlerinin kim olduğunu biliyorsunuz değil mi?! Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, İslâm’a bağlananların hepsini Kur’an’dan onlara ezberlettirdiği hükümlerle eğitmeye çok haristi/düşkündü. Onlar, kitleleştiler, daveti yüklendiler ve taşıdılar. O’nun aydınlattığı kimseler kurtulmuş olanlardır. Aynı zamanda bu bahsettiğim kişiler tâbi oldukları davanın farkındadırlar.
Zeyd bin Sabit RadiyAllahu Anh
Acaba, daha buluğ çağına ermemiş, on bir yaşını geçmemiş, bünyesi zayıf ve cismi küçük olan bu muazzam çocuğun hayalleri sizce neler olabilir?
Bedeni ve yaşı küçük olmasına rağmen İslam Ümmeti’nin sorunlarıyla ilgileniyordu. Zeyd, Müslüman ordularının müşriklerle karşılaşmak için Bedir’e gitmeye hazırlandığını duydu. Hacmi küçük ama kadri büyük olan kalbinde, dinine olan gayreti harekete geçti. Kılıcı boyunu geçmesine rağmen onu kuşandı ve Müslüman askerlere katılmak için savaş alanına gitti.
Mükellef olmayan bu çocuk, içten bir arzuyla cihada gidiyordu. Onun aklı Allah yolunda cihad meselesini, düşmanla karşılaşma konusunu ve bu Din’in galip gelmesi, hâkim olması için acıya, çileye ve zorluğa tahammül etmesi gerektiğini kavramıştı.
Ama çok samimi olan bu çocuk, ordunun toplandığı yere vardığında beklemediği bir şeyle karşılaştı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem O’nu diğer mücahitlerle karşıladı. Ama yaşının küçük ve bedeninin zayıf olmasından dolayı O’nu orduya almadı. Tabiî burada altı kişi vardı. Bu altı kişi de aynı yaşlardaydılar. Bunlardan biri de Abdullah bin Ömer RadiyAllahu Anh’tı…
Bu, Zeyd bin Sabit RadiyAllahu Anh de büyük bir üzüntüye yol açmıştı. Üzüntüsünden, ağlayarak annesi Navvar binti Malik’in yanına gitti.
Bu olayla ilgili bir değerlendirme… Zeyd bin Sabit de diğer Müslüman gençler ve çocuklar gibi İslam ordusuna katılmayı kendiliğinden arzu ediyor ve istiyordu. Çünkü askerin hedefi açık ve görevi yücedir. Ordu içinde komutan ile askerin ilişkileri İslam ve takvaya dayanır.
Ama eğer ordu değerlerinden soyutlanmışsa, hedefinden sapmışsa, amacından kopmuşsa, komutanları askerlerine kötü davranıyorsa o halde durum çok ciddi bir şekilde değişir. Öyle ki bugünkü gençlerimiz, askerlikte yalanla, aracılarla, rüşvetle ve diğer meşru olmayan yollarla dahi olsa izin almayı başardıklarında düğünler düzenleyip tebrikleri kabul ediyorlar. Bazen de gençler, zor ve acil durumlar karşısında falan subayın, falan generalin veya falan bakanın yakını olduklarını, savaş ve askerlikten muaf tutulması için onları aracı yaptıklarını söylemekten de çekinmiyorlar.
Bir dahi olan Zeyd bin Sabit’e dönelim. Annesine ağlayarak döndü ve şöyle dedi: “Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem beni cihada almadı.”
Akıllı, mürebbi, dinini anlayan ve çocuğunun kabiliyetlerini iyi bilen anne, oğluna dedi ki: “Üzülme! Başka bir alanda da İslam’a hizmet edebilirsin. Şayet kılıçla cihad edemiyorsan kalemle, sözle cihad edebilirsin!”
Davetçi olan anne (Navvar binti Malik) Allah yolunda çalışmak için değişik ve geniş yolların bulunduğuna oğlunun dikkatini çektiği gibi bizim de dikkatlerimizi çekmiştir. İnsanların imkânları değişik ve farklıdır. Bir alanda başarılı olamayan biri başka bir alanda başarılı olabilir.
Zeki anne gayretli oğluna şöyle dedi: “Sen, okuma-yazmayı iyi biliyorsun. Günümüzde bu nadir olan bir şeydir. Sen, Kur’an sûrelerinin birçoğunu güzel bir şekilde ezberlemişsin. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gidelim ve bu potansiyelinin İslam’ın ve Müslümanların hizmetinde nasıl değerlendirilebileceğini beraberce görelim.”
Ne güzel bir düşünce! Ne doğru bir gayret ve ne derin bir bakış açısı!
Gerçekten de kabilesinin bazı kişileriyle beraber Rasulullah Efendimize gittiler. Gidenlerin tümü Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den Zeyd bin Sabit’i İslam’a ve Müslümanlara hizmet edebileceği bir işe kabul etmesini istediler.
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle dediler: “Ey Allah’ın Rasulü! Bu bizim oğlumuz Zeyd bin Sabit’tir. Allah’ın Kitabı’ndan on yedi cüz ezberlemiştir. Ayrıca Sana indiği gibi doğru okuyor. Bunun dışında o zeki bir çocuktur. Okuma ve yazmayı iyi bilir. Bunlarla Sana yakın olmak istiyor. İstersen onu bir dinle!”
Allah’ın Rasulü, Zeyd bin Sabit’i dinledi. Onun becerilerini ve ezber gücünü keşfetti. Rasulullah Efendimiz, Zeyd’in ezber gücünün dışında okuma-yazma becerisini, küçük yaşına bakmadan, durumunu küçümsemeden değerlendirdi. Daha sonra Rasulullah O’na şöyle dedi:
“Ey Zeyd! Bana Yahudilerin yazı dilini öğren. Söylediklerinde onlara güvenmiyorum.”
O henüz on bir yaşında iken Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem O’nu, Yahudiler ile İslam Ümmeti arasındaki savaş ve diplomasi ilişkilerini etkileyecek ve siyasî nedenlerden dolayı önemlilik arz edecek olan yabancı dili öğrenmekle görevlendirmişti. Ve daha sonra Zeyd, İbranice öğrenimi ile uğraştı. Ve çok kısa bir zaman içerisinde onlar gibi kavrayarak yazmaya ve konuşmaya başladı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem daha sonra O’ndan Süryaniceyi öğrenmesini istedi. O günlerde bu, önemli olan dillerdendi. Zeyd bunu da öğrendi. Bununla İslam Devleti’nin tercümanı oldu ve yabancı devletlerle olan anlaşma ve yazışmalarında bulundu.
Bütün bunlar olurken o sadece on bir yaşındaydı!
Şimdi gençlerin ne yapabileceğini gördünüz mü?
Daha sonra Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem O’na ilahi vahiy ile ilgili sorumluluk verdi. O’ndan Kur’an’ı yazmasını istedi. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, toplu ayetler nazil olduğunda Zeyd’ten yazmasını isterdi. O’na, “Ey Zeyd! Yaz!” derdi. Zeyd de yazardı ve böylece vahiy kâtiplerinden biri oldu.
Günler geçti. Rasulullah Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem vefat etti. Kur’an-ı Kerim toplanmalıdır. Ama bu zor görevi kim yapabilir. Halife Ebu Bekir RadiyAllahu Anh bu meşakkatli görevi Zeyd bin Sabit’ten daha iyi yapacak kimseyi bulamadı. Zira o, okuma-yazma bilmesinin yanında vahiy kâtiplerindendi. Kur’an’ın toplandığı bu dönemde Zeyd bin Sabit, yirmi bir yaşlarında olmasına rağmen bu zor işle görevlendirilmişti. Şayet O, bizim zamanımızda olsaydı, daha üniversiteden mezun olmayan bir genç olacaktı. Bununla beraber ancak ileri gelen eğitimcilerin, uzmanların ve profesörlerin sırtına yüklenebilecek olan bu ağır görev, O’un sırtına yüklenmişti.
Zeyd bin Sabit şöyle diyor: “Allah’a yemin ederim ki, eğer bir dağı yerinden söküp kaldırmam benden istenseydi, Kur’an’ı toplama görevini taşımaktan daha hafif gelirdi.”
Bununla beraber genç olan Zeyd bin Sabit, bir grup âlimin ancak yapabileceği bu önemli görevi başarıyla bitirdi.
Gerçekten… Gençlerin gücü ne kadar da büyükmüş!
Ha bu arada Hicret’in beşinci senesinde o çok sevdiği cihad meydanlarına da nihayet katılmıştır. Kendisi Hendek Savaşı mücahitlerindendir…
Ne yüce bir Ümmettir ki gençlerini gerçek konumlarına göre koyup yeteneklerine ve güçlerine uygun olan görevde değerlendirir.
Bizler şunu biliyoruz ki toplumlarda gençlerin başarılı olmasının temel unsuru, onun aklı, ilmi, yeteneği ve çalışkanlığında saklıdır. Yoksa soyu-nesebi, malı veya güzel görünüşünde saklı değildir.
Muaz bin Amr bin Cemuh ve Mu’avvaz bin Afra RadiyAllahu Anhuma
Gerçekten de küçük olan bu iki gence ait hiç kimsenin hayal edemeyeceği ve kavrayamayacağı önemli özellikler vardı. Onlardan biri on dört, diğeri on üç yaşındaydı. Buna rağmen Bedir savaşına yönelen Müslüman ordusuna katılmak için yarışıyorlardı. Zeyd bin Sabit’te görünenin tersine bunların bedenleri biraz büyük, bünyeleri de güçlü olduğundan Rasulullah Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem onları savaş ordusuna kabul etti. Ne gariptir ki bunların yaşları bu denli küçük olmasına rağmen arzuları, yaşlı ve yetişkinlerin arzularından daha büyüktü!
Buhari’de de rivayet edildiği gibi bu iki gencin ilginç ve göz kamaştırıcı davranışlarını tasvir eden Abdurrahman bin Avf’a sözü bırakıyorum. Abdurrahman bin Avf şöyle anlatıyor:
Bedir’de ilk safta iken etrafıma baktım. Bir de ne göreyim, sağ ve sol tarafımda küçük yaşlarda iki genç gördüm. Onların burada olduğuna inanamadım. Onlar Muaz bin Amr bin Cemuh ve Mu’avvaz bin Afra RadiyAllahu Anhuma idiler. Abdurrahman bin Avf bu iki gencin Bedir gibi tehlikeli bir savaşta olmalarını garipsemişti. Onların güvende olmadıklarını hissetti. Çünkü düşmanlardan biri saldırırsa yaşlarının küçük olmasından dolayı dayanakları ve etraflarında yardımcıları yoktu.
Abdurrahman bin Avf şaşkın bir şekilde sözlerine şöyle devam ediyor:
Onlardan bir tanesi arkadaşından gizli bir şekilde “Amca! Bana Ebu Cehil’i gösterir misin?” dedi. Bu konuşan Ensar’dan Muaz bin Amr bin Cemuh’tu. Ebu Cehil’i daha önce görmemişti. Müşriklerin başı, Mekke zalimi ve bu Ümmet’in Firavunu hakkında sorulan bu soru Abdurrahman’ın dikkatini çekmişti. Çocuğa, “Ey kardeşimin oğlu! Ne yapacaksın onu?” dedi.
Çocuk öyle bir cevap verdi ki Abdurrahman bin Avf’i hayrete düşürdü.
Muaz bin Amr bin Cemuh şöyle dedi: “Onun Rasulullah Efendimize küfrettiğini duydum. Nefsimi elinde bulundurana yemin olsun ki eğer onu görürsem, ikimizden en yavaş olan ölünceye kadar gözlerimiz birbirinden ayrılmayacaktır.”
Aman Allah’ım!
Bu meydanın nice Halit’leri varmış!
Medine’de yaşayan bu küçük çocuk, ülkesinin beş yüz kilometre uzağında bir yerde Rasulullah Efendimize küfredildiğini duymuş. Rasulullah Efendimize karşı kalbinde bir bağlılık ve hamiyet doğmuş, mukaddesatlarını, inançlarını savunmak için bir şeyler yapılması gerektiğine karar vermiş.
O, hayalini, Bedir’e katılmak ve sadece görevi yerine getirmek için kurmamış ve müşriklerden bir tanesini öldürmekle de yetinmemişti.
Bilakis o, geleceğini hayatının işini ve ömrünün hedefini bu zalimi öldürmek olarak belirledi. Bu onun Allah yolunda ölmesi pahasına olsa bile...
Aman Allah’ım!
Bu çocuk rahat bir şekilde müşriklerden normal bir adamı öldürmeyi, bu büyük zalimi ise Müslüman ordusunun bir kahramanının veya ona denk süvarisinin öldürmesini isteye bilirdi. Ama onun azmi çok yüksekti.
Bu normal bir davranış değildi. Gerçekten de bu harikulade bir tavırdı. Öyle ki Abdurrahman bin Avf bile “buna şaşırdım” demiştir.
Ama Abdurrahman bin Avf’ın şaşkınlığı bununla kalmamıştı. Muaz bin Amr bin Cemuh Müslüman ordusunda harikulade bir durumu olan tek insan değildi. Onun yaşlarında veya ondan daha küçük ve onunla bu konuda yarışan iyi bir arkadaşı da vardı.
Oda Mu’avvaz bin Afra’ydı.
Abdurrahman bin Avf şöyle anlatıyor:
Mu’avvaz bin Afra koluma dokundu oda bana aynı şeyleri söyledi.
Tabi bu iki mücahit Ebu Cehil’i yaralamışlardı.
Muaz bin Amr bin Cemuh fırsat geldiğinde üzerine saldırmış ve bir vuruşla Ebu Cehil’in bacağını yarısını uçurmuştu.
Aman Allah’ım!
Bu küçük çocuktan gelen bir kılıç darbesi bir anda adamın bacağını koparıyor.
Cerrahiye uzmanı olan doktorlara bu işin ne kadar zor olduğunu bir sorun.
Büyük savaşçı kahramanlara bunun ne kadar imkânsız olduğunu bir sorun.
Ey İslam Ümmeti’nin gençleri biz hangi konudan söz ediyoruz?
Biz savaş kahramanlığının en yüksek mertebelerinden mi bahsediyoruz? Yoksa cesaretin en parlak şeklinden mi? Yoksa savaş becerisinin en büyük sanatından mı söz ediyoruz? Yoksa derin bakıştan veya doğru bir cihaddan mı, yoksa ihlaslı bir niyetten veya güçlü bir iradeden mi bahsediyoruz? Yoksa bunların ötesinde Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kendi yolunu takip eden mücahitlere nasıl yardım ettiğinden mi söz ediyoruz.
وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ
“Ve Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (el-Ankebut 69)
Devam Edecek…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış