Günümüz toplumlarının yönetim sistemi olan Kapitalizm’in, artık toplumların ihtiyacını karşılamaktan uzak olduğunun, ihtiyacını karşılamak şöyle dursun, onlara zulmetmenin, elinde avucunda ne varsa almanın, yeraltı yerüstü zenginliklerini sömürmenin bir aracı haline geldiği, toplumların hangi sorunlarla uğraştığına bakıldığında temelinde mutlaka Kapitalizmin olduğu görülecektir.
Kapitalizm ya da Anamalcılık, özel mülkiyetin üretim araçlarının ağırlıklı bir bölümüne sahip olduğu ve işlettiği; yatırım, dağılım, gelir, üretim, mal ve hizmet fiyatlarının piyasa ekonomisinin belirlediği sosyal ve ekonomik sistemdir. Bu sistemde genellikle bireylerin ya da grupların oluşturduğu tüzel kişiliklerin ya da şirketlerin emek, yer, üretim aracı ve para ticareti yapabilmeye hakkı vardır.
Kapitalist ekonomi pratiği Avrupa’da 16. ve 19. yüzyıllar arasında kurumsallaşmıştır, ama bazı niteliklerine ilk çağda da rastlanabilir, Orta Çağ döneminde de tüccar Kapitalizminin erken biçimleri ortaya çıkmıştır. Feodalizm sona erdiğinden beri Kapitalizm Batı dünyasındaki hâkim sistemdir, bütün dünyaya da İngiltere başta olmak üzere Avrupa’dan yayılmıştır. Batı’da feodalizmin çöküşü ve Kapitalizmin ortaya çıkışı gerçek anlamıyla 16. yüzyılda gerçekleşti. 15. yüzyılda ticaret, sanayi ve bankacılıktaki büyüme, Kapitalizmin gelişmesine yardımcı oldu.
Bu yıllarda, hükümetler “Merkantilizm” diye bilinen bir politika uygulayarak Kapitalizmin gelişmesinde önemli bir rol üstlendi. Merkantilizm politikası, ticaret yoluyla, ülkenin zenginliğini ve gücünü artırmayı hedefliyordu. Her ülke, komşularına, aldığından daha çok mal satarak zenginleşmeyi umuyordu. Bu nedenle de hükümetler ülkeye gelen yabancı malları vergilendirerek kendi Kapitalist girişimcilerini destekliyorlardı. 18. yüzyılda Sanayi Devrimi üretimi büyük ölçüde artırdı. Devrimle birlikte insan ve hayvan gücü yerine makine kullanılmaya başlandı. Buhar ve çırçır makineleri gibi buluşlar üretim yöntemlerini geliştirdi. 19. yüzyıla gelindiğinde, Merkantilizm politikası geçerliliğini yitirmişti. Artık kendi işlerini kendileri yürütmek isteyen iş adamları, devletin ticaret ve sanayiye karışmasının zararlı olduğunu düşünüyorlardı. Ülke ekonomisi üzerinde devlet denetiminin az olması ya da hemen hemen bütünüyle ortadan kalkması demek olan bu uygulamaya, Fransızca “bırakınız yapsınlar” anlamına gelen “laissez-faire” dendi. Bu düşüncenin mucidi Adam Smith’dir.
Kapitalizmin “bırakınız yapsınlar” döneminin temel özellikleri, özel mülkiyet ve servetin özgürce kullanımı, en çok kar getiren alanlara yatırım yapılması ve işletmelerin birbirleriyle rekabet etmesiydi. Talebin yüksek olduğu ürünlerin fiyatının arttığı, dolayısıyla kar oranının yükseldiği alanlara yatırım yapan pek çok sanayiciden bazısı rekabete dayanıp büyüyebilirken, bazıları da iflas etti.
Girişimciler hangi maldan, ne kadar üreteceğine fiyatlara bakarak karar verirdi. Bu dönemde sanayiciler arasındaki rekabet, üretim maliyetlerini düşüren yeni teknolojilerin gelişmesi yol açmıştır. Kapitalizmin bu evresinde sermayesi olmayan halkın büyük çoğunluğu çok düşük ücretlerle çalışmak zorunda kaldı. Büyük işsiz orduları ücretlerin düşük tutulmasında önemli bir öğeydi. 16. - 19. yüzyıllar arasında zenginlik ve yoksulluk iç içe geçmişti.
Kapitalizm kavramı, tek başına ele alınırsa sınırlı bir analitik anlama sahiptir. Ama uygulandığı ülkelerde önemli farklılıklar olması, coğrafya, politika, zaman ve kültür öğeleriyle birlikte değişmesi yüzünden kimi iktisatçılar karma ekonomi tanımının günümüzdeki iktisadî sistem(ler)i belirtmek için daha doğru olduğunu söylemektedir. Kapitalizme 19. ve 20. yüzyıllarda önemli eleştiriler getirilmiştir, bu çeşitli eleştirilerin ortak yönü Kapitalizmin ciddi anlamda insanlar arasında sosyal ve ekonomik eşitsizliğe yol açtığıdır. Kapitalizm adından da anlaşılacağı üzere kapital sahiplerinin yani parayı elinde bulunduran, diğer bir ifadeyle sermaye sahiplerinin düzenidir. Yani devletin işleyişi, yasaları, toplum düzeni, hatta ahlak anlayışı bile bu sermayedarların isteklerine göre düzenlenir.
Günümüz toplumunda Kapitalizm pek kullanılan bir kavram değildi. Zira Müslüman toplumlarda bu kavram pek de hoş olmayan şeyleri çağrıştırdığından dolayı sıcak karşılanmıyordu. Oysa hâkim sistem bunu insanlara kabullendirebilmek için büyük çaba harcamaktaydı. Asıl misyonu ve varlık nedeni Kapitalist sistemi meşrulaştırmak, kabullendirmek, tartışılmaz ve anlaşılmaz kılmak olan sistemin sahipleri, Kapitalizmi insanlığın yegâne ufku ve gelmiş geçmiş en gerçekçi sistem olarak sunma çabaları içerisinde debelenip durdular. Hâlbuki gerçek hiç de öyle değildi.
Kapitalizm; toplum içinde kutuplaşma ortaya çıkaran gelir dengeleri arasında uçuruma neden olan, bir kesimin zenginliği için diğer bir kesimin fakirliğini öngören, bir bir yok olmasıyla toplumdaki bütün değerlerin ‘meta’ya dönüştüğü ve insanların birbirine yabancılaştığı bir sistemdi. İnsanlara bu kadar çelişkiyi bünyesinde barındıran bir sistemi, alternatifsiz, insanlar için en güzel ve vazgeçilemez olarak sunulması çelişkilerin en büyüğü olsa gerek. İşte Kapitalist sistem ve işte onun ürünleri... Kapitalist sistem, probleme toplumsal bir problem, yani insanlar arası ilişkilerle ve servetin insanlar arasında dağıtılması ile ilgili bir problem olarak bakması gerekirken, servetin artırılması ve elde edilmesi için insanlara çalışma ve mülk edinme hürriyeti vererek problemi üretim problemi haline getirmekle ekonomik meseleyi tamamen ters bir şekilde tasavvur etmiştir. Böylece problemi çözmemiş aksine problemi zulüm ve üstün değerlerin yok edilmesi üzerine yerleştirmiştir. Serveti, maddî değerlerin dışında hiçbir değere kıymet vermeyenlerin ve güçlülerin elinde bırakmıştır. Manevî, ahlaki ve ruhi değerlere önem verenlere karşı cimrileşmiş ve zayıfları bu servetten mahrum bırakmıştır. Ekonomik hayatı insanlar arası ilişkilerin ve hayatın temeli haline getirmiş ahlaki kuralları kabul ettiği bu ekonomik temel üzerine kurmuştur. Hayatı yalnızca mal ve hizmet olarak yani yalnızca madde olarak tasavvur ederek fertlerin fakirlik ve yoksulluk problemini çözeceği yerde topluma yoksulluğu iyice yerleştirmiştir. Çünkü toplumun güçsüz insanlardan arınması hayaldir. Millî gelirin artırılmasının, ekonomik sistemin temeli olarak alındığı sürece manevî değerlere sımsıkı sarılanlar fakir olarak kalacaklardır. Gücü yeten kimse servetten pay alacak, güçlü olan kimse gücü sayesinde servete kavuşacaktır. Zayıf olanlar ise servetten mahrum kalacaklardır. Bu ise şüphesiz ki fakirliğin iyice yerleştirilmesi demektir. Üstelik Kapitalist sistem zenginlere nüfuz sağlar, Otoriteyi onların eline bırakarak insanlara hükmetmelerine imkân tanır. Bu nedenle Kapitalizme inanan Batı ülkelerinde, üretenlerin tüketenler üzerindeki hâkimiyeti açıkça görülmektedir. Petrol, otomobil, ağır sanayi vb. işlerle uğraşan büyük şirketlere sahip bir grup insan bütün tüketicileri egemenlikleri altına aldılar. Ürettikleri mallara istedikleri fiyatı koydular. Bu uygulamalar bir yandan Sosyalizme davetiye çıkartılmasına neden olurken öte yandan da Sosyalist saldırılar karşısında kendisini korumak isteyen Kapitalist sistemin yüceltilmesi için “Sosyal Adalet” kavramının gündeme gelmesine neden oldu.
Ekonomik sistemin temelini Millî Gelirin artırılmasına bağlamanın ve buna çağrıda bulunma düşüncesinin gerçeği işte budur. İktisadi planlamaya ve ekonomik gelişmeye çağrıda bulunmanın altında yatan gerçek neden de budur. Çünkü bu çağrılar, ekonomik sistemimizin Kapitalist sisteme göre şekillendirilmesine yönelik çağrılardır. Ekonomik hayatı, insanlar arası ilişkilerin ve hayatın temeli haline getirmeye çağrıdır. İnsanlarda var olan manevî değerleri yok etmek, toplumda fukaralığı ve yoksulluğu yerleştirmek, insanların çoğunluğu -ki onlar malî açıdan zayıf kimselerdir- ezerek onlara zulmetmek ve onları güçsüz kimseler haline getirmek bu çağrının sonuçlarıdır. Bu çağrının topluma ve ümmete yönelik tehlikeli boyutlarının ortaya çıkmasından daha da önemlisi, yıkıma doğru sürüklenen Kapitalist sistemi yeniden ihya etmeye yönelik şüpheli çağrılardır bunlar. Aynı zamanda bu çağrılar, Kapitalizmin uygulandığı ülkelerin Kapitalizmin pençesinden kurtulma aşamasında olduğu, Kapitalistlerin egemenliklerinin ve nüfuzlarının yıkılmaya ve yok olmaya yüz tuttuğu bir dönemde Müslümanların topraklarında kâfir devletlerin ayaklarını sabitleştirmek için yapılan çağrılardır. Başbakan Erdoğan’ın ikide bir millî geliri şu kadar artırdık, ekonomimiz iyiye gidiyor, dünyanın en hızlı büyüyen ülkesiyiz gibi söylemleri de bu meyanda değerlendirilebilir. Mısır’da yaptığı konuşma daha hafızalarımızdan silinmedi. Dünün Şeriatçı Erdoğan’ı bugünün ileri Demokrasi timsaline dönüşmüş, bir âlim edasıyla Müslümanlara akıl vermeye kalkıyor. Müslümanların yaşadığı Ortadoğu coğrafyasında Kapitalizmin akidesi olan laikliğe çağrıda bulunuyor. Çok şükür ki Mısır’da henüz kimliğini kaybetmemiş Müslüman âlimler mevcut da, Erdoğan’a gereken cevabı verdiler. İnşallah kendisi bu cevabı duyar da biraz ders alır.
Kapitalizmin yayılma şekli olan sömürgecilik bütün dünya üzerinde etkisini göstermektedir, güçlü olan devletler daha küçük ve zayıf olan devletlerin kaynaklarını ele geçirebilmek ve kendi kültürlerini onlara dayatabilmek için çeşitli üsluplar benimsemişlerdir. Sömürgeci ülkelerin izledikleri politikalar incelendiğinde bu işi iki şekilde gerçekleştirdikleri görülmektedir. Birincisi; sömürmek istedikleri ülkeyi askerî kuvvetleriyle işgal edip bizzat yönetimi ele geçirerek, ikincisi; o ülkeyi verdikleri krediler, borçlar ve çeşitli yardımlarla ekonomik olarak kendilerine bağlayarak. Bunun en güzel örneğini Endonezya’da görebiliriz. Zira 1947 senesinde bağımsızlığına kavuşan Endonezya, ABD’den borç almak istemedi. Bunun üzerine Amerika karşılıksız yardımlar ve borçlanma suretiyle kendisine bağlanıncaya yani 1958 yılına kadar, Endonezya’da devamlı olarak devrimler, darbeler ve iç kargaşalıklar çıkardı. Bugün dünyanın büyük bölümünde uygulanan Kapitalizmin Batılı sömürgeciler eliyle dünyaya pazarlandığı ve almak istemeyenlere de zorla dayatıldığı bir gerçektir. İkinci dünya savaşına kadar İngiltere ondan sonra da Amerika bu sömürgecilik bayrağını taşımaya devam etmiştir.
Günümüze gelindiğinde ise bozukluğu ve kokuşmuşluğu daha 19. yy da anlaşılan Kapitalizmin artık miadını doldurduğu çökmekte olan bir bina gibi çatırtıların artık her taraftan duyulduğu bir gerçektir. Yıllar boyu insanlara dünyanın süper gücü, özgürlükler ülkesi, insan hakları ve Demokrasinin yılmaz savunucusu olarak lanse edilen Amerika, Ortadoğu ve Asya’da milyonlarca Müslümanın kanını akıtırken acaba onlara Demokrasi getirmek için mi yapmıştı bunları yoksa zengin petrol ve doğalgaz kaynakları için mi? Yıllarca göz yumdukları diktatör yöneticileri devirip halklara özgürlük vermek bugün mü akıllarına gelmişti, yoksa patlamaya hazır bir bombaya dönüşen Müslüman coğrafyada yeni devşirmeler bulup yine o bölgelerde sömürgeciliğine devam edebilmek miydi niyetleri. Bütün bunları artık insanlar fark ediyor. İnsanın insanı köleleştirdiği Kapitalizm artık çöküyor. Kapitalizmin babalığını yapan Amerika da bile insanlar sokağa dökülüyor ve “kahrolsun Kapitalizm” diye pankartlar taşıyor. Amerika’nın finans merkezi olan Wall Street işgal edilme tehlikesi ile karşı karşıya. İngiltere’de insanlar sokaklarda, dükkânlar yağmalanıyor, sokak çatışmaları yaşanıyor. Avrupa’ya bakıldığında ise; Yunanistan iflasın eşiğinde, İtalya borç batağında, Portekiz, İspanya onu takip ediyor. AB, ne yapacağını şaşırmış durumda. Toplantı üstüne toplantı yapıyorlar, kimi kurtaralım diye. Velhasılıkelam Kapitalizm artık miadını doldurmuş tarihin çöplüğüne atılmak üzere. Batılı kâfirler içine düştükleri bu çıkmazdan kurtulmak için çareler aramaktalar. Hatta “Osmanlı’nın vakıf sistemini uygulasak kurtulur muyuz?” diye düşünenler bile var.
Kusura bakmayın beyler o dediğiniz sistem İslam’a ait bir sistemdir. Komşusu açken tok yatan bizden değil, sizdendir. Sizin sisteminiz ise menfaati esas alan Kapitalist sistemdir. Öyle vakıfla-makıfla olmaz bu işler… Topyekûn İslam’a girmedikçe kurtulamazsınız. Zaten başka çareniz de kalmadı. Zira Komünizm, Kapitalizm ve İslam arasındaki ideolojik sistemlerden ikisi bugün artık tükenmiştir. Kapitalizmde insanlığın geldiği hâl malumdur… Komünizm için ise yaşanabilirliğin olmadığı, doğduğu yerde batmasıyla ortaya çıkmıştır. İslam’a gelince; O, ne zaman hayata hâkim olmuşsa Müslüman, gayrimüslim tüm insanların yüzü gülmüş, toplumlar huzura kavuşmuş, can ve mal emniyeti tam olarak sağlanmış, insanlar arasında paylaşım adaletsizliği ortadan kalkmış ve gerçek kalkınma İslam’ın hâkimiyetinde meydana gelmiştir. “Kalkınma” -Erdoğan’ın dediği gibi-, “kişi başına düşen millî gelirin artması” değil, toplumda üretilen kazancın dağıtımında adaletin olmasıdır. Bu adaleti ve düzeni İslam’dan başka herhangi bir sistemde bulmanız da mümkün değildir.
İslam, yönetime, ticarete, hukuka ve içtimaî hayata dair hükümler içerir. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Asr-ı Saadet” olarak nitelenen dönemde insanları bu hükümlerle yönetmiş, en son İslam Devleti olan Osmanlı da altı yüz küsur sene yine bu kanunlarla cihana hükmetmiştir. Bu nizamın yeniden tesis edilebilmesi için de Hilafet’in ikame edilmesi gerekmektedir. İnsanlık, Amerika’nın çatırdadığı, Kapitalizmin çöktüğü, diktatörlerin yıkıldığı ve Ümmet’in kıyama kalktığı bir zaman diliminde Raşidî Hilafet Devleti’nin adaletli, şefkatli ve merhametli nizamına muhtaçtır…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış