Bir önceki yazımızda (Bize Kahveyi Kim Koklattı/Hakkı EREN/KöklüDeğişim Dergisi/86. Sayı) şanlı bir tarihin sadece İslamî kimliğinden ötürü nasıl yok sayıldığını, Ümmet’in hafızası konumunda olan arşivlerin, üç kuruş paraya kimlere satıldığını ve bu minvalde yapılan ihanetleri göstermeye çalışmıştık. İslam’ı geçmişinden çıkarmak isteyen Cumhuriyet rejiminin bunu yapmak için Osmanlı arşivlerini nasıl yok ettiğini ve aynı zihniyetin Cumhuriyet tarihi boyunca aynen devam ettiğini de göstermiştik. Tüm bunlar tarih ile alakalı olan hususları kapsıyor, “inşaAllah bir başka makalede de, dil konusunda yapılan ihanetleri ele alacağız”, demiştik. İşte bu yazımızda, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında İslam’ı yok saymak ve Arapçanın etkisini kırmak için hangi bilimsel(!) çalışmaların yapıldığını ve büyük bir “dil”in nasıl kısırlaştırıldığını izaha çalışırken, belki de ilk defa duyacağınız bazı konulara da dikkatleri çekeceğiz.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda, kendisine yeni bir tarihî tez oluşturması gerekiyordu. Zira yöneldiği Batı ile ecdadı arasında çok kan akmış ve birçok sorun oluşmuştu. Ayrıca tarih, bu toprakların yüzyıllar önce Rum toprakları olduğunu ve Müslüman olan Türklerin daha sonra gelip bu toprakları cihad yoluyla fethettiğini yazmıştı. Salt bu durum bile, Batılılar için büyük bir kuyruk açısıydı. Hatta bazı Batılılara; Hilafet’i ilga ettirmeleri, Osmanlı Hanedanını sürgüne göndermeleri, Osmanlı torununu güzellik yarışması adı altında soyup seyretme keyfine varmaları ve bir İslam beldesinde İslam’a aykırı bir otorite oluşturmaları dâhi yeterli gelmiyordu. Çünkü zamanında kaybettiklerinin, şu an için kazandıklarından daha kıymetli olduğunu düşünüyorlardı. Bazı Batılıların memnun olmadığını gören Cumhuriyet idaresi, geçmişini birkaç tezle değiştirmek ve memnun olmayan Batılıları da memnun etmek istemiş olacak ki, yeni tezler ortaya attı. Öyle bir şey yapılmalıydı ki, Türklerin Anadolu’ya Müslüman olmadan ya da İslam’dan önce geldikleri kanıtlanmalıydı. Bundan dolayı ilk tez olarak “Biz Etiler ve Sümerlerin torunlarıyız, ta o dönemlerden beri buradayız” denildi. Ancak Batılılar buna inanmadı ve bu durumu gırgıra almaya başladılar. Bunun üzerine yeni bir tez öne sürüldü ve bu sefer Orta Asya kitabelerinden yola çıkarak, Türk’ün dünyaya yayılışı anlatılmaya başlandı. Hani bizlere Ortaokul sıralarında gösterilen bir tablo vardı. Orta Asya’dan çıkan oklar ile gösterilen kabileler, Karadeniz’in kuzeyinden ve güneyinden dünyaya dağılıyordu. Bu teze göre bütün ırklar Türklerden, bütün diller de Türkçeden türemiş sayılıyordu. İşte bunu kanıtlamak için Prof. Yusuf Ziya Ortaç’a kitaplar yazdırılmış ve bu kitaplar daha sonra üniversitelerde kaynak eser olarak kabul edilmişti.
Dil konusunda kendisine önemli bir görev tevdi edilen Prof. Yusuf Ziya Ortaç, bu konuda o kadar ileri gitmiştir ki, “Arapçanın Türkçeden Nasıl Türediği” başlıklı iki cilt bir kitap dahi kaleme almıştır. Hatta sadece Arapça olsa, yine kâfi! Prof. Ortaç’a göre birçok dil Türkçeden türemiş sayılıyordu. Güneş Dil Teorisi adı altında ortaya atılan ve yabancı (Arapça, Farsça) kelimelerden kurtulmamız lâzım diyerek gerçekleştirilen kıyımı, Prof. Ortaç’ın şu örneklerinden kolayca anlayabilirsiniz. Akılla uzaktan yakından ilgisi olmayan, fakat bir fıkra kadar mizah dolu olan bu teorilerin dayandırıldığı örneklere bir göz atalım: Mesela; şu meşhur Amazon nehrinin ismi Türkçeden dolayı Amazonmuş. Bu nehri gören ve bu lisanı konuşan insanlar aynı dili konuştuğumuz için bu nehre “Amma uzun, Amma uzun” demişler ve bu söylem zamanla Amazon’a dönüşmüş. Sonra yine meşhur Niegara Şelalesi’nin ismi de Türkçeden geliyormuş. Yine bu şelaleyi görenler “Ne gargara, Ne gargara” demişler ve o da zamanla Niegera olmuş. Durun daha bitmedi. Bu teoriye göre “Afrodit” kelimesinin aslı, öztürkçe olan “avrat” kelimesinden geliyormuş. Dediğim gibi sakın bunları fıkra olarak algılamayın, tüm bunlar bir profesörün yazdığı kitaplarda yer alan ve Türkçenin bir dünya dili olduğunu gösteren delillerdir(!). Anlayacağınız üzere ortaya konulan ırk tezini desteklemek için böyle bir dil tezi de hazırlattırılmış ve böylelikle İslam yok sayılmıştır. Tarihi, dili ve hükümleriyle…
Prof. Yusuf Ziya Ortaç, yaptığı hizmetlerden dolayı takdir edilmiş olacak ki, daha sonra mebus olarak ta görevlendirilmiştir. Bu bağlamda Güneş Dil Teorisinin nasıl çalıştığını sizlere göstermek için tarihi bazı hatıralara iniyor ve yapılan hummalı bilimsel(!) çalışmalara göz atıyoruz. “Hiç unutmam, 1935 yazında bir gün, Ada vapurunda rahmetli Eskişehir Mebusu Yusuf Ziya Hoca ile buluştuk. Ankara’dan geldiğini ve beş yüz sayfalık bir eser hazırlamakta olduğunu söyledi. Neye dair diye sordum. Arapçanın Türkçeden çıkma olduğuna dairmiş. Bir de misal verdi: ‘Firavun’ kelimesi Arapça sanılır, hâlbuki Türkçedir ve ‘burun’ kelimesinden çıkmadır. Burun, insanın önünde, çıkıntı yapan bir uzuvdur. Hükümdar da cemiyetin önünde giden bir şahsiyet olduğu için, Mısır’da buna burun denilmiş, kelime zaman içinde kullanılarak nihayet ‘Firavun’ olmuş dedi...” (Ali Fuad Başgil’in Hatıraları)
“Sağımda Naim Hâzim Hoca, solumda Yusuf Ziya oturuyordu. ‘Bunun karşılığı yoktur, koruyalım.’ dedim. İkisi birden imkânsız dediler. Sağıma döndüm ve ‘Profesör, Arapçanın aslının Türkçe olduğunu siz söylüyorsunuz. Kurân’dan aldığımız her kelimenin aslen Türkçe olduğunu siz iddia ediyorsunuz’ dedim. Sonra soluma döndüm. ‘Ve siz profesör, bütün dillerin Türkçeden türediğini ileri sürüyorsunuz. Fransızca ‘chambre’ kelimesinin oda kelimesinden türediğini göstermek için her yola başvurdunuz. Fakat iş ‘hüküm’ gibi köy dilinin bile parçası olmuş bir kelimeye gelince ikiniz de ayak diriyorsunuz.’ Dağıldıktan sonra dostum Abdülkadir yanıma geldi ve şunları söyledi: ‘Ben Asya Türklerinin çoğunun lehçelerini biliyorum. Sizin ve Yakup Kadri gibilerin lehçesini de anlıyorum. Benim aklımın ermediği bir lehçe varsa, o da Türk Dil Kurumu’nun lehçesi!’ Dolmabahçe Sarayı’nın üst holünde: ‘Görüyorum ki, pek sıkılıyorsunuz.’ dedi. ‘Siz bana güçlük çektiğiniz kelimeleri söyleyiniz. Ben onlara Türkçe kökenler bulabilirim.’ dedi. ‘İşte hüküm kelimesi’ dedim. ‘Endişe etmeyiniz. Yarın ‘hüküm’ü Türkçe yapacağız.’ dedi. Ertesi gün bazı lehçelerde ‘ök’ün ‘akıl’ manasına geldiğine, bunun birtakım lehçelerde ‘uk’ şeklini aldığına dair vesikalar getirdi. Ben kendim de Yakutçada ‘üm’ eki ile kelime yapılabildiğini keşfettim. Gerisi kolaydı: ‘ük’ artı ‘üm’ zamanla ‘hüküm’ olmuştu. Toplantı açılınca ben ‘Hüküm kelimesi Türkçedir’ dedim ve öğrendiğim her şeyi aktardım. Bu iki profesör sessizliğe gark etti. ‘Uydurma’ demeyeyim de ‘yakıştırmacılık’ ilminin temelini atmıştık. O akşam komisyonun çalışmalarını Atatürk’e götürdüm. Bu yakıştırma ile böyle ehemmiyetli bir kelime kazanmaklığımızdan pek memnun kaldı. İstiyordu ki, Türkçede mümkün olduğu kadar çok kelime bırakalım, ancak bu kelimelerin Türkçe olduğunu da izah edelim.” (Falih Rıfkı Atay’ın Hatıraları)
Dönemin gazeteleri de Türkçe bir kelime bulunduğu zaman bilimsel bir buluş olmuşçasına seviniyor ve bunu manşetlerine bile taşıyorlardı. Mesela; Cumhuriyet Gazetesi’nin 31 Ocak 1936 tarihli sayısında “Elektrik Türkçe bir kelimedir!” diye bir manşet atılmıştır. Çünkü Uygurca “yaltrık” (ışıltı) kelimesiyle İngilizce “electric” kelimesi aynı köktenmiş…
Yine bir başka ilginç örneği de, Ömer Asım Aksoy’dan aktarıyoruz: “Bir gün Nurullah Ataç odama gelmiş, ‘Meşrûta ne demek?’ diye sormuştu. Ben ‘hükümet-i meşrûta’ ve ‘evkâf-ı meşrûta’ gibi örneklere göre açıklama yaparken, o kıs kıs gülüyor; ‘Yorulmayın, bilemezsiniz’ diyordu. Bu sözlerini ciddiye aldığımı görünce hemen açıklamıştı: ‘Meşrûta, şort giymiş kadın, demek. Bu defa gülme sırası bana gelmişti. O zaman karşı karşıya oturup birçok kelimelerin bu şekilde manalarını bulmuştuk: ‘Tereddî’, radyo dinlemek; ‘tebennî’, banyo yapmak; ‘terakkî’, rakı içmek demekti. ‘Mezûn’ özen pastanesinde oturan kimseye denirdi.” (“Prensip Yoktu; Uydurmacılık Vardı” Safvet Senih, www.sizinti.com.tr)
Türk Dil Kurumunun gerçekleştirdiği bu komik çalışmaları, dönemin muhalifleri de dillerine dolamışlar ve onlarda ‘işkembe-i kübrâdan’ Türkçe kelimeler üretmeye başlamışlardır. Bu konuyla alakalı olarak Oxford Üniversitesi’nden emekli Türkçe profesörü olan Geoffrey Lewis şöyle demiştir: “1960’larda Kurum bazen, muhaliflerinin uydurduğu kelimelerin gülünç taklitlerini yapmak için dolaşıma soktuğu bazı ifadeleri tekzip etme ihtiyacı hissetmiştir. Bunların en çok bilinenleri arasında; uçak hostesi yerine ‘gök konuksal avrat’, otomobil için ‘öz ittirimli götürgeç’, bisiklet için ‘ayak iter götürgeç’, sigara yerine ‘tütünsel dumangaç’, imambayıldı için ‘içi geçmiş dinsel kişi’ ve millî marş yerine ‘ulusal düttürü’ ifadeleri bulunmaktadır. Sıradan insanların bunların hakiki manada TDK ürünleri olduğunu düşünmesinin sebebi ise bunları, Kurum’un yaptığı bazı kelimelerden farklı görmemeleridir. Eğer bir şeyin aslı güldürecek kadar acayipse, onun güldürecek kadar acayip bir taklidinin taklit olduğunu kim söyleyebilir ki...” (“Prensip Yoktu; Uydurmacılık Vardı” Safvet Senih, www.sizinti.com.tr)
Anlayacağınız üzere dilin kemiği, yeni yetme laik kemalist taifede de, izan yoktur. Asıl ilginç olan ise, Türk Dil Kurumu ile alakalı olarak yaptığımız araştırma sonucunda karşımıza çıkanlardır. Bu kadar Türkçeleştirmeyi kim yapıyor, bu çalışmaları yapan kurumun esas adamı kim dediğimizde, karşımıza hiç de Türkçe isimler çıkmamıştı. Cumhuriyet rejiminin dil konusunu çözmek için Mustafa Kemal tarafından görevlendirilen adamın adı; Agop Martayan’dır. Ancak ismi birçok kitapta ve resmi yazışmalarda A. Dilaçar olarak yazılıdır. Çünkü Türk Dil Kurumuna yön veren kişinin adının Agop olması, 1982 yılına kadar herkesten saklanmıştır. Martanyan soyadı ise bizzat Mustafa Kemal tarafından Türk dilinin önünü açtığı için Dilaçar soyadı ile değiştirilir. Ermeni asıllı olan Agop Dilaçar; İstanbul’da doğmuş, öğrenimine Gedikpaşa’da misyonerlerin açtığı bir Amerikan okulunda başlamış, İngilizce, Rumca ve İspanyolca öğrenmiştir. Daha sonra 1915 yılında Robert kolejini bitirmiş ve burada Latince, Yunanca, Almanca, Rusça üzerinde çalışmalar yapmıştır. Birinci Dünya savaşından sonra, Beyrut’ta bir Ermeni okulunun müdürlüğünü ve Beyrut’ta Ermenice yayınlanan ilk gazetenin (Luys) genel yayın yönetmenliğini yapmış, Avrupa’da ve İstanbul’da çıkan Ermenice gazetelerde yazılar yazmış ve ‘Yazının Doğuşu’ ile ‘Albion Bahçesi’ adlı kitaplar yayınlamıştır. Mustafa Kemal tarafından, 1932 yılında düzenlenen Birinci Türk Dil Kurultayı’na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak davet edilmiş ve bu kurultayda “Türk, Sümer ve Hint Dilleri Arasındaki Rabıtalar” konulu bir bildiri sunmuştur. Ardından 1934 yılında Türk Dil Kurumu Baş Uzmanlığına atanmış ve 1935’de Atatürk’ün isteğiyle Dilaçar soyadını almıştır. Daha sonra Ankara Üniversitesi, Dil-Tarih-Coğrafya fakültesinde Dilbilim Tarihi ve Genel Dilbilim dersleri okutmuştur. Aynı zamanda Agop Dilaçar, Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadının verilmesini TBMM’ye teklif eden kişidir.
Görüldüğü üzere Türk Dil Kurumu yaptığı çalışmalar ile hem herkesi güldürmüş, hem de bugün kullandığımız kelimelere bakarsanız dilimizin önünü açmamış, tam tersine kapatmıştır. Şimdi de, Agop Dilaçar’ın üzerine düşen görevi layığı ile nasıl yaptığını Süleyman Demirel’in dilinden aktaralım. Süleyman Demirel 1992 yılında gerçekleştirdiği bir Azerbaycan ziyareti sonrasında TGRT televizyonunda katıldığı bir programda sunucunun: ‘Efendin nasıl anlaştınız? Tercüman kullandınız mı?’ sorusu üzerine şöyle der. ‘Hayır, ben eski kelimeleri bildiğim için tercüman kullanmadım. Ancak bizim yeni nesil olsa anlaşamazdı’ diyerek bu konu ile alakalı bir anısını anlatmak ister ve şunları anlatır. “Ben 1969 yılında Başbakan iken Türk Dil Kurumu ile alakalı çok şikâyet aldım. Bunun üzerine yöneticilerini Başbakanlığa çağırdım ve ‘neden böyle yeni kelimeler çıkarıyorsunuz, bu çok garipseniyor’ dedim. Kurum Başkanı olan A. Dilaçar cebinden bir kâğıt çıkardı. Mustafa Kemal tarafından kaleme alınan bu kâğıtta şunlar yazıyordu. ‘Türkler sadece Anadolu da değillerdir. Şu an gücümüz yok ama yıllar sonra Türkçe konuşan diğer Türklerle bir araya gelebilir ve bir imparatorluk kurabiliriz. SSCB bir gün yıkılır. O yüzden bizi, o Türklerle buluşturacak bir çalışma yapın ve bir dil köprüsü kurun…’ Bunun üzerine ben: ‘siz çok kutsal bir iş yapıyorsunuz, devam edin. Ancak ben size bazen medyadan kızar yüklenirim sakın yanlış anlamayın. Bu siyaset bana lazım zira benim tabanım sağ seçmen’ der. ‘Ancak ben yıllar sonra gerçekleştirdiğim bu Azerbaycan ziyaretimde şunu gördüm ki’, diyerek devam eder: ‘Aradan 23 sene geçti ve ben yine Başbakanım. Meğerki bizim A. Dilaçar, ortak dil köprüsü kuracağım derken, bizim Azeriler ile ortak kullandığımız bütün kelimeleri ortadan kaldırıyormuş.” (Ülke TV/Sıradışı Programı/Prof. Dr. Mehmet Çelik)
Agop Dilaçar’ın ve memuriyetini üstlendiği zihniyetin nasıl bir faaliyet içerisinde olduğunun bir diğer göstergesi de, herkes tarafından bilinen ve kullanılan “Redhouse” sözlükten vereceğim rakamlarla anlaşılacaktır. 1856 yılında iyi derecede İngilizce bilen bir harita mühendisi tarafından hazırlanan bu İngilizce – Osmanlıca sözlüğün orijinal el yazmalı nüshası 12 cilttir. Mühendis Redhouse’un bu çalışması, dönemin Osmanlı Halifesi Abdulmecid tarafından hayli yüksek bir meblağ ile taltif edilir. Redhouse, kendi soyadını verdiği sözlüğün önsözüne şunları yazmıştır: “Yeryüzünde mükemmel lügat yoktur. Ancak bu lügat, mükemmele en yakın olanıdır. Böyle bir sözlük daha önce basılmamıştır. Zira bunda 100.000 Osmanlıca kelimeye karşılık 100.000 İngilizce kelime vardır.” Günümüzde ise Redhouse sözlüğünün 40. baskısı yapılmış ve 140.000 İngilizce kelimeye sadece 15.000 Türkçe kelime ile karşılık verilebilmektedir. İşte Agop Dilaçar ve Türkçe sevdalılarının gerçekleştirdiği faaliyet raporunun özeti budur.
Arapça ve Farsça kelimelerin çıkarılmasından sonra geride kalan bu kısırlaştırılmış dille şiir yazılamıyorsa, edebiyat eserleri neşredilemiyorsa ve her gün yabancı kelimeler körpe dimağları işgal ediyorsa, işte bunun nedeni kullandığımız dilin yetersizliğidir, kendisidir. Dilimizi bu hale getirenlerdir. İslam’a olan kinlerini, Arap alfabesinden nefret edecek kadar ileriye götürenlerdir. Heyhat ki, ondan sonra neden dünyaca ünlü edebiyatçımız ve şairimiz yok diyerek hayıflananlar da yine aynı zevattır!
Tarih ve dil hususunda bunlar yapılırken, birde toplum felsefesi oluşturulmak istenmiş ve bu işle Ziya Gökalp meşgul edilmiştir. Türk-İslam tezinin mimarı olan Ziya Gökalp’ın ölümü üzerine daha sonra görev, Tekin Alp’e verilmiştir. Tekin Alp ismi fazlaca Türkçe kokuyor değil mi? Çünkü bu isimde sonradan konulmuştur. Kurulan yeni Cumhuriyetin toplum felsefesini hazırlamakla görevli kılınan Tekin Alp’in gerçek ismi, Muhis Gohen’dir.
Velhâsıl, dil ve tarih konusunda ortaya konulan bu saçma sapan tezlerin, bir kasta binaen ve sipariş üzerine hazırlatılan, hiçbir mantığı olmayan bu teorilerin tek bir amacı vardır. O da siyaseten birbirinden koparılan ümmetin evlatlarının, tekrar aynı dili konuşurlarsa daha iyi anlaşırlar ve böylece tekrar bir araya gelmeleri daha kolay olur korkusudur. Asıl amaç, Türkçe konuşan ülkelerle ileride bir birliktelik sağlayacak köprü kurmaktansa, Müslümanlarla yeniden oluşabilecek bir köprüyü bu ihtimale binaen önceden yıkmaktır. Ancak her zaman olduğu gibi korkunun ecele faydası olmayacak ve tüm zalimler, korktukları günle bir gün mutlaka karşılaşacaklardır. Ya onlar ya da onların avaneleri Allah’ın izniyle Müslümanların sevindiği o günde bu acıyı mutlaka tadacaklardır.
تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُم مَّا يَشَاؤُونَ عِندَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الكَبِيرُ
“Zalimlerin, kendi yaptıkları işlerden bucak bucak uzak durup, korkudan titrediklerini görürsün. Hâlbuki çare yok, onların cezası tepelerinin üstünde durmaktadır. İman edip makbul işler işleyenler ise, cennet bahçelerindedirler. Rab’leri yanında, cennette, istedikleri ne varsa kendilerine verilecektir. İşte bu da pek büyük bir lütuftur.” (eş-Şura 22)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış