HİLAFET’E GİDEN YOLDA BİR SET; “ILIMLI İSLAM”(!)

Cuma Canpolat

 


Zeynel Abidin İbn-i Ali diktatörlüğünün ardından Tunus’ta 217 sandalyelik Kurucu Meclis için yapılan ilk seçim sonuçları, 27 Ekim 2011’de ilan edildi. Bu sonuçlara göre, en-Nahda Partisi yüzde 40 civarında oy alarak seçimin galibi oldu; çoğunluğu elde etti ve böylece seçimden birinci parti olarak çıktı. Parti’nin Genel Başkanı olan Raşid el-Gannuşî seçim sonuçlarının ardından yaptığı konuşmada, “Bugün İslam, insanları yönetmek için yeniden dönüyor. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. İslam bugün bu toplumu ıslah etmedeki rolünü oynamak için güçlü bir şekilde dönüyor… Tüm bunlar, inşAllah İslam’la bağlantılıdır. İslam, bu toplumdaki tüm hayrın kaynağıdır.” dedi ve en-Nahda Partisi’nin hedefinin, “Muhafazakârlarla Batı yanlılarını ortak bir noktada birleştirmek olacağını” ifade eden Gannuşî konuşmasını şöyle sürdürdü: “Halk, gerçekleştirdiği bu önemli devrime devam etmeli, onu korumalı. Halk, devrimi eşitlik, adalet ve Demokrasiye dönüştürmeli”, “en-Nahda’ nın ideolojisi, başları açık yada kapalı kadınları, inananlar yada inanmayanları, yani herkesi kucaklayabilecek niteliktedir.” Gannuşî sözlerine şunu da ilave etti: “İslam’ı etkisiz kılmak isteyenler şöyle diyor: “İslam’ı bir kenara koyun, siyasete karıştırmayın… İslam kutsal bir şeydir ve ipekten bir kumaş içine koyup muhafaza etmemiz gerek…” İslam’a saygı göstermek bu mudur? İslam, insanları yönetmek için gelmiş bir hayat tarzıdır. İnsanları eğitip terbiye etmek için gelmiştir.” (27 Ekim 2011 Ajanslar) 

Şimdi biz, en-Nahda Partisi Genel Başkanı Raşid el-Gannuşî’nin yukarıda geçen sözlerini tahlil etmeden önce, Tunus’un yakın siyasî tarihini kısaca hatırlayalım: 

Tunus, İslam Ümmeti’nin bir beldesidir. Raşidî Hilafet Devleti’nin ikinci Halifesi olan Ömer İbn-i el-Hattab döneminde H. 16-M. 648’de İslam Ordusu tarafından fethedildi. Böylece Tunus, küfür diyarından İslam diyarına dönüştü. Tunus asırlar buyunca Hilafet Devleti’nin kelime-i Tevhid bayrağı altında İslam’ın hükümleri ile yönetildi. Sömürgeci kâfir Fransa tarafından işgal edilip Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra H. 28 Racep 1342-M. 3 Mart 1924’te Hilafet’in ilgasının ardından Tunus, Müslümanların diğer beldeleri gibi Küfür yasaları ve kâfirin kanunları ile yönetildi. Ancak Tunus’ta dikta rejimine karşı 17 Aralık 2010’da meydana gelen Muhammed Buazizi olayından sonra “Yasemin” diye isimlendirilen isyan hareketi başlatıldı. Bu isyan hareketinin baskısına dayanamayan zalim Zeynel Abidin İbn-i Ali, 12 Ocak 2011’de Tunus’u terk etmek mecburiyetinde kaldı. İktidardaki adamları ise Kurucu Meclis’e ancak Ekim 2011’de seçim yaptırdılar. İşte bu Kurucu Meclis seçimini en-Nahda Partisi, oy çokluğuyla kazandı ve seçimlerden birinci parti çıktı. 

Bu kısa tarihî hatırlatmanın ardından Tunus özeli ve Raşid el-Gannuşî’nin sözlerinden hareketle, sömürgeci kâfirlerin İslam’ın ılımlılaştırılması(!) adına yaptıkları hamleleri anlamaya ve bu hamlelere karşı meselenin İslamî hakikatini ortaya koymaya çalışalım.

1. Raşid el-Gannuşî’nin “Bugün İslam insanları yönetmek için yeniden dönüyor. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. İslam bugün bu toplumu ıslah etmedeki rolünü oynamak için güçlü bir şekilde dönüyor… Tüm bunlar, inşAllah İslam’la bağlantılıdır. İslam, bu toplumdaki tüm hayrın kaynağıdır” sözleri doğru değildir. Çünkü Tunus’ta yeniden İslam Hilafet Devleti henüz kurulmuş değildir ve İslam, Tunus halkını yeniden yönetmeye henüz dönmüş değildir. Tunus’ta olan şey, Laiklik ve Demokrasi esası üzerine Kurucu Meclis için bir seçim yapılmış, en-Nahda Partisi de bu seçimde sadece birinci parti çıkmıştır. Üstelik tek başına salt çoğunluğu da elde edememiş ve bu sebeple de bir koalisyon hükümetinin kurulması için seçimlerde ikinci parti çıkmış olan Cumhuriyet Kongresi Partisi ile görüşmelere başlamıştır. Dolayısıyla yapılan seçimlerin ardından ortaya çıkan şey, İslamî yönetimin -ki o, Hilafet’tir- geri dönmesi değil, sadece Laik-Demokratik iktidarın ceberutlardan/baskıcılardan ılımlılara el değiştirmesidir.

2. Yine Gannuşî, partisinin hedefinin, “Muhafazakârlarla Batı yanlılarını ortak bir noktada birleştirmek olacağını” açıkladı. İşte bu hedef tümden reddedilmelidir. Çünkü İslam, muhafazakâr değil, Kur’an-ı Kerim ve Rasulullah’ın Sünneti’ne göre çözüm üreten bir ideolojidir. İslam tek başına hak olan bir dindir. Bütün mükellef olan insanlar, İslam’ın hükümlerinden mesul tutulmuşlardır. Müslümanlar, Hilafet Devleti’nin kelime-i Tevhid bayrağı altında, İslam’ın hükümlerine göre yaşayacaklar, hareket edeceklerdir. Müslümanların beldelerinde yaşayan gayri Müslimler de Hilafet Devleti’nin nizamına göre yaşayacaklardır. Ne Müslümanlara ne de gayri Müslimlere zulmedilmeyecektir. Bu, İslam ehli ile küfür ehli arasındaki İslamî muameledir. Bunlar için “ortak nokta” diye bir şey yoktur.

Eğer “Batı yanlıları”ndan kasıt, siyasî ajanlar veya Batı muhibbi münafıklar kastediliyorsa, onlarla asla işbirliğine gidilmez ve onlarla bir uzlaşma zemini de aranmaz. Zira Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor: 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ

“Ey iman edenler, ne Benim düşmanlarımı ve ne de sizin düşmanlarınızı veli (dost) edinin.” (el-Mümtehine 1) Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor: 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ قَدْ يَئِسُوا مِنَ الْآخِرَةِ كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ أَصْحَابِ الْقُبُورِ

“Ey iman edenler, siz, Allah’ın gazabına uğramış kavmi (toplumu) veli edinmeyin. Hakikaten onlar, Ahiretten umutlarını kesmişler, kâfirlerin kabir ashabından (hesap için tekrar diriltileceklerinden) umutlarını kestikleri gibi…” (el-Mümtehine 13)

“Ortak bir noktada birleştirmek” görüşü de doğru değildir. Zira İslam’da ortak noktada birleşmek diye bir şey yoktur. Bu, Fransız İhtilaliyle ortaya çıkan fasit/batıl Laiklik anlayışının esasıdır. İslam’da zerre kadar Hak’tan taviz yoktur. “Biraz sen gel, biraz da ben geleyim; orta noktada buluşalım” anlayışı İslamî değildir. Allah’ın hükmü tektir ve mükemmel olandır. Dolayısıyla herhangi bir tavize, senteze muhtaç değildir. Ki ondan taviz verilirse ya da batıl bir ideoloji ya da nizamla sentez yapılmaya kalkışılırsa orada İslam’dan söz etmek mümkün değildir. 

Yine Hilafet Devleti tebaası için de zahirde ve batında geçerli olan Halife’nin görüşüdür. Halife, Allah’ın Kitabı’na ve Rasulü’nün Sünneti’ne göre hareket ettiği müddetçe ona itaat farzdır. İster Müslüman olsun, ister zımmî olsun bütün tebaa bu ölçüye göre hareket etmek zorundadır. Burada da bir “orta yol” anlayışı söz konusu değildir. 

3. Gannuşî’nin şu iddiası çelişkilerle doludur: “Halk, gerçekleştirdiği bu önemli devrime devam etmeli, onu korumalı. Halk, devrimi eşitlik, adalet ve Demokrasiye dönüştürmeli.” Çünkü Tunus’ta meydana gelen halk ayaklanması sonucu ancak diktatör Zeynel Abidin İbn-i Ali ülkeden kovulmuştur. İbn-i Ali’nin adamları ise hâlâ ülkeyi yönetmektedirler. Anayasa ve kanunlarda İslam ideolojisine göre köklü bir değişiklik olmadığından bu ayaklanma, (İslâmî) bir devrim sayılmaz. Dolayısıyla İslam’ın hâkimiyetinin olmadığı yerde adaletten ve kanunlar karşısındaki eşitlikten söz edilemez. 

“Demokrasi” ise, küfür nizamıdır. Tümden reddedilmesi icap eder. Çünkü Demokrasi, batıl olan Kapitalizm ideolojisinden meydana gelen ve fasit bir devlet nizamıdır. Kapitalizm ideolojisinin akidesi de Laikliktir. Yani dini devletten ve kamusal hayattan ayırandır. Bütün bunlardan dolayı Demokrasiye çağrı yapmak sapıklıktan başka bir şey değildir.

4. Gannuşî’nin, kadınlar ve gayri Müslimler ile ilgili olarak açıkladığı Partisi’nin görüşü ise tamamıyla İslam’a aykırı bir görüştür: “en-Nahda’nın ideolojisi, başları açık ya da kapalı kadınları, inananları ya da inanmayanları, yani herkesi kucaklayabilecek nitelikte…” İşte bu görüş, Allah’ın Kitabı’na ve Rasulü’nün Sünneti’ne tamamen muhalif olan bir görüştür. İslam’ın içtimaî nizamı ile ilgili hükümlerini kabul etmemektedir. Ayrıca en-Nahda Partisi, Müslümanlara açık olduğu gibi, gayri Müslimlere de açık olduğunu söylemektedir. Yani bu Parti’ye göre gayri Müslimler, Müslümanları yönetebilir! Hâlbuki gayri Müslimlerin, Müslümanları yönetmeleri İslam’da haramdır. Allahu Teâlâ diyor ki: 

وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً

“Allah, şüphesiz kâfirler için Müminler üzerinde yol edindirmeyecektir.” (en-Nisa 141) Böylece anlaşılıyor ki, en-Nahda Partisi İslam ideolojisine göre kurulmuş bir parti değildir.

5. Gannuşî’nin, “İslam’ı etkisiz kılmak isteyenler” diye tanımladığı kişilerin, “İslam’ı bir kenara koyun, siyasete karıştırmayın… İslam kutsal bir şeydir ve ipekten bir kumaş içine koyup muhafaza etmemiz gerek…” şeklindeki eleştirilerine verdiği, “İslam’a saygı göstermek bu mudur? İslam, insanları yönetmek için gelmiş bir hayat tarzıdır. İnsanları eğitip terbiye etmek için gelmiştir.” sözleri maalesef amelleriyle çelişir bir haldedir. Zira İslam’ın etkisiz kılınmasını isteyenler, Gannuşî’nin dile getirdiği gibi İslâm’ı hayattan safdışı etmek için böylesi bir söylem dile getiriyor olsalar da sonuçta en-Nahda Partisi’nce yapılan tahribata yol arkadaşlığı edecek bir karakterdedir. Evet, böylesi bir görüş Laikçilerin görüşüdür. Müslüman bir kimse bu batıl görüşü asla kabul edemez. Zira İslam’ın kutsallığı, hayatta yaşanması için insanlara va’zetmiş olan Allahu Teâlâ’dan gelmiş olmasındandır. Yani Allahu Teâlâ, kulları için bir yaşam modeli, bir hayat nizamı bildirmiştir ki, yeryüzünde fitneden eser kalmasın ve hüküm yalnızca Kendisine has kılınsın. Gannuşî dile getirdiği “İslam’a saygı göstermek bu mudur?” sözü, her ne kadar doğru bir söz olsa da kendisini destekleyecek amellere muhtaçtır. Zira İslam’a saygılı olduğunu iddia eden, O’nu nizamlarıyla tatbik edecek olan Hilafet Devleti’nin ikamesi için elzem olan faaliyetlerde bulunur; bir takım batıl tevil ve iftiralarla İslam’ı fasit beşerî nizamlarla sentez etme gafletinde bulunmaz.

“İslam, insanları yönetmek için gelmiş bir hayat tarzıdır. İnsanları eğitip terbiye etmek için gelmiştir” sözü, bir üst paragrafta dile getirildiği veçhile yerine oturtulması gereken bir cümledir. Buna göre; Tunus’ta bulunan devlet üzerinde İslam Şeriatı’nın hâkim olması için önce İslam’ın hükmetme nizamını, iktisadî nizamını, içtimaî nizamını, eğitim ve öğretim siyasetini, ukubat nizamını ve devletin dahilî ve haricî siyasetinin nasıl yürütüleceğini iyi idrak etmek gerekir. Ayrıca gayri İslamî fikirlerden ve sömürgeci kâfir devletlerinin nizamlarından, siyasal görüşlerinden Tunus halkını vazgeçirmek elzemdir. Çünkü dünyada tek başına hak olan İslam’dır. İslam dışı olan diğer ideolojiler hep batıldır. Bundan dolayı İslam’ın bir kısmını alıp diğer bir kısmını almamak sapıklıktan başka bir şey değildir. Allahu Teâlâ diyor ki: 

أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَاء مَن يَفْعَلُ ذَلِكَ مِنكُمْ إِلاَّ خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَى أَشَدِّ الْعَذَابِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

“Yoksa siz Kitap’ın bir kısmına iman edip diğer bir kısmını küfür (inkâr) mü ediyorsunuz? Sizden öyle yapanın cezası, dünya hayatında zillet ve Kıyamet Günü de en şiddetli azaba itilmektir. Ve Allah, sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.” (el-Bakara 85) 

Buraya kadar, Raşid el-Gannuşî’nin sözleri üzerinden yürüdük ve bu sözlerdeki batıllığı ortaya koymaya çalıştık. Gannuşî’nin sözlerine ve en-Nahda Partisi’nin ortaya koyduğu faaliyetlere bakıldığında sömürgeci kâfir devletlerin özellikle son dönemlerde iyice gündeme taşıdıkları bir meselenin barizleştiği görülmektedir: Ilımlı İslam. Zira özellikle Ortadoğu halklarının son dönemdeki kalkışmaları, önü alınmadığı takdirde Sömürgeci kâfir devletlerin hiç istemediği bir mecraya doğru akabilir. Dolayısıyla bu mecrayı bir takım bentlerle tıkamak gereklidir ki Müslümanlar, kendilerini İslamî Hilafet Devleti’ne kavuşturacak bu mecraya akmasınlar. İşte bu bentlerden biri de “Ilımlı İslam” projesidir ve görünen o ki, bu projenin Tunus’taki ayağını da en-Nahda Partisi teşkil etmektedir. 

Ilımlı İslam(!) fikrinin de kısaca analizini yaparsak şunları söyleyebiliriz: Osmanlı Hilafet Devleti’nin yıkılışından sonra, Hilafet Devleti’nin zihinlerden uzaklaştırılması adına ılımlı denilebilecek bir takım uygulamalarla İslam, Müslümanların bazı beldelerinde uygulanmaya konuldu. Gayri İslamî Mahkemelerin yanı sıra evlilik, boşanma ve miras gibi konulara bakmak için şer’î mahkemelere müsaade edildi. Anayasa ve kanunlara gayri İslamî kaynakların yani sıra bir diğer kaynak olarak İslam dâhil edildi. 

Ancak Türkiye, bu beldelerden biri değildi. Zira Türkiye’de ne İslam’a, ne de “ılımlı İslam”a asla geçit verilmedi. Tâ ki, sömürgeci kâfir Amerika ve ona destek olanlar Afganistan’da ve Irak’ta işgal kuvvetlerine karşı bir kısım mücahit Müslümanların meşru direnişleri ile karşılaşıncaya kadar... Çünkü buradaki direniş, Müslümanlar nezdinde unutturulmaya çalışılan bir takım kıymetleri gün yüzüne çıkardı. Sömürgeci kâfirlerin necis varlıkları Müslüman toplumların nefsinde bir sorgulamaya sebep oldu ve İslamî duygular yeniden depreşti. Bu ise sömürgeci kâfirlerde korkuya sebebiyet verdi bazı hamleleri, birtakım strateji değişikliklerini elzem kıldı. İşte Amerika, Büyük Ortadoğu Planı’nı böylesi endişelerin bir gereği olarak tatbikata geçirdi. Ki, bu sayede Hilafet Devleti’nin kurulması imkânsız hale gelsin ya da en azından geciktirilebildiği kadar geciktirilsin… 

“Ilımlı İslam” fikri ise bu fasit Proje’nin en önemli silahlarından birisidir. Özelde bu fikir genelde bu BO. Projesi, Sömürgeci kâfir ABD eski Başkanı Bush’un da dile getirdiği gibi, “Hilafet Devleti’nin kurulması”nın engellenmesi için üretilmiş fikir/projedir. Oğul Bush, 11.10.2006 tarihinde Beyaz Saray’da yaptığı basın toplantısında bu hakikati, bu korkusunu şu sözleriyle dile getirmiştir: “Ilımlı hükümetleri devirmek ve Hilafet’i kurmak için insanlara akıl pompalayan aşırıların çalıştığı dünya var… Bizim terk edip gitmemizi istiyorlar. Hükümetlerini kabul etmemizi istiyorlar. İnançlarına göre inanç özgürlüğü olmayan Hilafet ideolojisini yaymak istiyorlar” Yine Beyaz Saray haber sitesi 20.10.2006 tarihinde George Bush’un şu sözünü yayınladı: “Bu radikaller, hakem devlet olarak Hilafet’i kurmak ve ideolojilerini Endonezya’dan İspanya’ya kadar yaymak istiyorlar.” 

Bu sözler, kâfirlerin ve yerli işbirlikçilerinin Hilafet Devleti’nden ne derece korktuklarını bizlere göstermektedir. Bize düşen onları korktuklarına kavuşturmak adına çalışmak, çalışmak, çalışmaktır. Velhasıl hak ve batıl mücadelesi, Kıyamet’e kadar devam edecek bir mücadeledir, lakin Müslümanların zafiyeti kendilerini devletler arenasında temsil edecek bir yapıdan mahrum olmalarındandır. Öyleyse çalışanlar böylesi azim bir iş için çalışsınlar...


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz