Dünya, Kapitalist ideolojinin pençesinde inlediği bir halde, mevcut durumdan çıkış yolları arıyor. Kapitalist ideolojiyi benimsemiş devletler (bugün dünyadaki devletlerin tamamına yakını), ekonomik gücü elinde tutan kişi ve kurumlar tarafından yönetiliyor. Kapitalizm; demokrasi, özgürlükler, insan hakları, gibi birçok söylem kullanmasına rağmen en bariz özelliği ekonomik nizamıdır. Bu nizam tamamen sömürü üzerine kuruludur.
Bizim konumuz, Kapitalist ideolojinin fikrî yapısı ya da ekonomik yapısı üzerinde yoğunlaşmak değil. Bizim bu yazıda dikkat çekeceğimiz konu Türkiye’de özellikle son yıllarda, AKP iktidarının Müslüman Türkiye halkını sömürürken yapmış olduğu uygulamalardan bazı örnekler sunmak. Sömürüyü uygularken toplumda var olan hassasiyet ve zafiyetleri nasıl kullandığı ve sonuç olarak ne verdiği üzerinde duracağız.
Son zamanlarda gündemi meşgul eden konulardan özel tüketim vergisi (ÖTV), Özelleştirmeler, bedelli askerlik, orman vasfını kaybetmiş arazilerin satışı (2-B ), yabancıların mülk edinme haklarını düzenleyen yasalar ve elektrik dağıtım şirketlerinin oyunları...
Bu konuların temelde birbirinden farklı siyasî boyutları mutlaka vardır. Ancak bizim bir bütünde duracağımız boyut, bu düzenlemelerle var olan sistemin kendi bekasını korurken, halkını nasıl sömürdüğü ve Kapitalist şirketleri nasıl kalkındırdığıdır.
Türkiye’de çizilen tablo, ekonominin sürekli iyiye doğru gittiği şeklindedir. Hâlbuki bu durum belirli bir kesim için geçerli olup halkın geneli için doğru olmayan bir tespittir. Hükümet, ekonomiyi canlandırmak ve gerçek anlamda ekonomik imkânlar sağlayıp halkının refah seviyesini yükseltmek, tebaasının temel ihtiyaçları karşılamak zorunda olduğu halde, sat-sat mantığıyla hareket etmeye devam ediyor. Normal şartlarda bir ülkede ekonominin iyiye gittiğini gösteren en bariz unsur, halkın refah seviyesinin yükselmesidir. Bizler, bu toplumun içinde yaşayan insanlar olarak refah seviyemizin yükseldiğini söyleyebilir miyiz?
Rakamların olumlu göstergesine rağmen bizlerin bu olumlu atmosferi hissedemememize kısaca değinecek olursak;
Hükümet yetkilileri yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin 2001′de 25 milyar dolar olan dış borcunun 4 milyara düştüğünü, enflasyonun yüzde 68′den yüzde 4,9′a gerilediğini, ihracatın 25 milyar dolardan 120 milyar dolara çıktığını velhasıl ekonominin hep daha iyiye gittiğini söylüyorlar. İhracatta bizim üretip sattığımız ürünler, %10’lar seviyesinde kalıyor. İhracattaki rakamları kabartan sanayi ürünleri, ama bu sanayi ürünlerinin lokomotifi otomotiv ya da diğer deyimle montaj sanayisi. İhracatın artığının ısrarla altını çizen Hükümet yetkilileri, ithalatın da bir o kadar artığını, cari açığın 77,5 milyar dolar olduğunu söylemiyorlar. İthal edilen ürünlerin montajlanarak ihraç edilmesi, bunların karşılaştırılması gibi meselenin can alıcı boyutları üzerinde durulmuyor. Sürekli karmaşık, anlaması toplum tarafından zor ekonomik terimler üzerinden verilen rakamlar ve bunların altında yatan gerçekler tamamen farklı. Gazete ve televizyona verilen reklamlar aracılığıyla ihracat hedefinin 500 milyar dolar olduğu söyleniyor. Ancak neyi üretip de sattığımız noktasında hiç bilgi verilmiyor. Bazen haberlerde geçen Rusya’ya sattığımız domates, portakal haberleri, ihracatın yüzde kaçında kaldığı noktasında toplumda herhangi bir bilgi yok.
4 mevsimin yaşandığı Türkiye’de, buğday gibi temel gıda maddeleri ithal ediliyor. Tohumda dışa bağımlılık var. Yine aynı şekilde hayvan ithal eden seviyeye geldiği 2011 yılında, 600 bin sığır, 1 milyon 400 bin koyun ithal edildiği bildirdi. Ve bu yolla belirli bir kaç şirketin de kasası doldurulmuş oldu. Türkiye’de besicilikle uğraşan köylünün ise yüzünün gülmediğini biliyoruz. Büyük şehirlere getirilen kurbanlıkların da geri götürüldüğüne şahit olduk.
Ülkedeki siyasal istikrarın ekonomik istikrarı getirdiğini belirten yetkililer, bu ekonomik istikrarın nasıl sağlandığı noktasında bilgi vermekten çok, reklam yapmakla meşguller.
Özelleştirmeler Ve Topluma Yansımaları
Genel bir tanımla kamu mülkiyetinin kısmen ya da tamamen özel sektöre devri anlamını taşıyan özelleştirme, dar kapsamda ve özellikle ülkemizdeki uygulamalara bakarak devletin tekelindeki KİT’lerin özel sektöre devri seklinde tanımlanabilir. Özelleştirme, devletin ekonomideki rolünü azaltmak ve özel sektörün dinamizminden yararlanarak kaynak kullanımında etkinliği arttırmak için bir politika aracı olarak görülmektedir. Sonuç olarak, özelleştirme uygulamalarıyla devletin ekonomik faaliyetleri sınırlandırılarak, ekonomide piyasa güçlerinin hâkim duruma gelmesi amaçlanmaktadır. Buradaki piyasadaki hâkim güçler, var olan büyük şirketler. Türkiye’de özelleştirme gelirleri 2000 yılına kadar 9 milyon dolar seviyesindeyken, bugün 70 milyar dolara yaklaşılmıştır. Buradaki yapılan bütün özelleştirmeler toplum açısından oldukça önemlidir. Yapılan bu özelleştirmelerle halkın menfaatlerinin ön planda tutulmadığı da gayet açıktır.
Bizim meseleye bakışımız, özelleştirmeleri eleştirilen Sosyalist bakış açısında olduğu gibi, her şeyin devlet mülkiyetinde olması gerektiği şeklinde değil muhakkak. Ancak çimento sanayi, süt sanayi, et sanayi, yem sanayi, dokuma sanayi, orman ürünleri sanayi, gemi sanayi, gübre sanayi, enerji santralleri, kimya ve petrokimya tesisleri, maden işletmeleri, demir çelik işletmeleri, kâğıt fabrikaları, telekomünikasyon hizmetleri, ulaşım hizmetleri ve bankacılık sektörü gibi özel sektörde kimin eline geçeceği belli olmayan ve toplumsal yaşantıda ya da herhangi olumsuz durumda ne gibi sonuçlar doğuracağı kestirilemeyen kaybedilmemesi gereken kurumlardır.
Elektrik Dağıtımının Özel Sektöre Verilmesiyle Son Günlerde Ortaya Çıkan Durum
Dağıtım şirketlerine sağlanan imtiyazlarla hem elektrik dağıtımın daha verimli sağlandığı hem de devletin sırtından yükün kaldırıldığı iddia ediliyor. Sayaç okuma bedeli, KDV, TRT payı, kayıp-kaçak bedeli... Her şeyi vatandaşa yüklenmiş durumda Aynı apartmanda farklı dairelerden farklı elektrik ücretleri alınıyor, dağıtım şirketlerine sağlanan bu imkânlar, devlet eliyle halkın parasını almaktır. Daha üzücüsü ise bu paralar devletin kasasına da gitmiyor bu paralar birkaç Kapitalist şirketin kasasını dolduruyor. Dün normal bir maaşla çalışan elektrik işçileri bugün taşeron firmalarda asgari ücretle çalışmak zorundalar. Devlet bu paralar altında dağıtım şirketlerine bu imkânı sağlamış olmasa, dağıtım şirketleri zam yapacak ve bu Hükümet’in çizmiş olduğu tablonun aksini gösterecek. Bizler zam haberlerini duymadan sürekli zamlar görüyoruz. Burada şu durum ortaya çıkıyor ki halk faturalarına yapılan zamları zam haberleriyle almıyor belki de hiç farkına varmıyor. Farkına varanlarda özel dağıtım şirketlerini hedef gösteren hükümet sağlamış olduğu yasal imkânları değiştirmek yerine cılız tepkiler vererek halkını aldatmaya devam ediyor.
2-B Arazilerinin Satışı Ve Yabancılara Mülk Satışı
Öncelikle toplumda hassas bir konu olan deprem, Van depreminin ardından hız kazanan kentsel dönüşüm süreci ve İstanbul’da çadır kuracak yer bile yok haberleri, depremin hemen ardından ortaya atılan korkular, gazete ve televizyonlarda boy göstermeye başlayan büyük müteahhitler, inşaat firmaları ve TOKİ gibi konut organizasyon işi yapan kurumlar ve depremin ardından ortaya atılan 2-B arazilerinin satışı…
Deprem tabii ki doğal afet, bunda insanların etkisi yok. Bizim dikkatimizi çeken nokta, bu deprem felaketinden sonra ortaya çıkan dram ve bu dramdan rant çıkartan iktidar.
İstanbul’da bir deprem olması halinde çadır kurulacak yerin dahi olmadığı gibi, ünlü inşaatçı Ali Ağaoğlu, kendisi de dâhil 2000’den önce yapılan binaların çoğunda deniz kumu kullanıldığını söyledi. “Bunlar Van’da yıkılanlardan daha riskli”. Bu korkulardan faydalanarak halkın menfaatine değil de büyük şirketlerin ve bankaların servetlerine servet katacak düzenlemeler.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na büyük yetkiler veren 2-B Yasa Taslağı ile kentsel dönüşümün önü açılacak. Bin metrekareye kadar olan arazilerin bedeli, rayiç değer ile emlak vergisi değeri üzerinden belirlenecek. Ancak 2-B arazinin bulunduğu bölgenin ‘proje alanı’ ilan edilmesi durumunda yıllardır bu araziyi kullananlar, ‘devralma hakkından’ yararlanamayacak! Bu duruma itiraz edemeyecekler. Hak ve tazminat talep edemeyecekler. Hatta dava bile açamayacaklar!
On yılardır her seçim döneminde tapu umuduyla oy veren “varoşlardaki halk” tapularımıza kavuşacağız diye sevinirken neleri kaybettiğinin farkında bile olmuyor. Bugün büyük şehirlerde tapusuz araziler üstünde yaşayan hiç kimse bu arazilere gece gelip ev yapmadı. Bu arazileri bu insanlar satın aldı. O günün arazi mafyası, bugünün büyük işadamı olan sistemin adamlarından satın aldılar. Bu tapusuz arazilerde zor şartlarda ev yapıp yaşayan insanlar, normal emlak vergilerini on katı cezalarla beraber devlete tapulu arsa sahibinden çok daha fazla para ödediler. Her şeye rağmen tapusuna kavuşacağı umuduyla “Allah devlete zeval vermesin” derken, yaşadığı yerin “proje alanı” ilan edilmesi riskiyle karşı karşıya.
Türkiye’de 2-B ile orman dışına çıkarılan alan miktarının 4 milyon 500 bin kilometrekare en fazla 2-B arazisinin 450 bin hektarla Antalya’da bulunduğunu kaydetti. Balıkesir’in, 348 bin, Sakarya’nın 296 bin, Muğla’nın ise 291 bin dekar 2-B arazisine sahip olduğu, bu illeri 280 bin dekarla Aydın, 182 bin dekarla İstanbul ve 147 bin dekarla İzmir’in izlediğini kaydedildi. Doğu ve güneydoğuda 2-B arazisi olmadığı da belirtildi. Doğu ve Güneydoğu’nun 2-B kapsamına alınmamasında nelerin etkili olduğu önümüzdeki süreçte ortaya çıkacaktır.
Hükümet “işgal” edilmiş orman arazisinden 30 milyar gibi bir gelir elde edecek. Bu rakam sadece üzerinde işgal edenlerden rayiç bedel üzerinden toplanacak paralar. Büyükşehirlerdeki bu işgal edilmiş yerlerin önemli bir kısmının da kentsel dönüşüm kapsamında büyük şirketler tarafından değerlendirilmesi bekleniyor.
Hükümet bu düzenlemeyle büyükşehirlerdeki proje alanlarından ne bekliyor? İnşaat sektörü canlanacak, doğrudur. Ama bu canlanmadan pastanın büyük payını yine büyük şirketler götürecek. Bir inşaat yapımında en büyük yükü, demir, çimento, kum gibi malzemeler teşkil eder. Yukarda belirtiğimiz gibi bu malzemeleri üreten sanayi artık özel sektörün elinde, büyük şirketlerin tekelinde yani kar edecek olanlar bunlar.
Büyükşehirlerdeki yerlerin dışında Antalya, Muğla, aydın gibi büyük şirketlerin ve yabancıların iştahını kabartan yerler, emlak vergisi üzerinden çok daha düşük fiyatlarla peşkeş çekilecek.
Bedelli Askerlik
Daha bir süre önce Başbakan Erdoğan bedelli askerlik konusunda “Bedelli askerlik olur mu olmaz mı? Bu ne getirir ne götürür. Bu ülkede parası olan var olmayan var. Şimdi siz kalkıp da parası olana buyur kullan diyeceksin, parası olmayana o da gitsin yapsın diyeceksin. Bunu adalet terazisine oturtmak zorundasınız. Benim vatandaşımın belli bir kesimini mağdur etmeyeceğini biz bilseydik, bugüne kadar çoktan hallederdik.” demişti. Erdoğan 22 Kasım’da bedelli askerlikle alakalı bir açıklama yaptı. 30 yaşından gün alan herkesin 30 bin lira ödeyerek askerliği yapmış sayılacağını söyledi. Bununla beraber yurt dışında yaşayan vatandaşlar da belirli bir Euro karşılığında askerliklerini yapmış sayılacaklar.
Burada bedelli askerlikle alakalı olarak; bir kaç ay önce söylediklerinin tam tersini yapmaya sevk eden unsur, buradan gelecek 15-20 milyar gibi bir gelir.
Bu gelirin şehit aileleri ve gazilere kullanılacağı yönünde yapılan açıklamalar, hiç şüphesiz halkın nabzını tutmak, duygu sömürüsü yapmaktan ibaret… Daha önce böyle bir şeyin adalet terazisine sığmayacağını söyleyen Erdoğan’ın, sadece parası olanların menfaatine böyle bir uygulamayı başlatması oldukça manidar.
Yukarıda göstermiş olduğumuz örneklerde ortaya çıkan bazı durumlar
Hükümet rant oluşturmadan önce halkın nabzını iyi tutuyor. Bedelli askerliği açıklarken toplumun hassas olduğu “şehit ve gazileri” öne sürüyor buralardan gelecek paraların onlara da aktırılacağını söylüyor.
Orman vasfını kaybetmiş arazilerin satışını, Van depreminin duygusal yoğunluğunun olduğu döneme getirilmesi. Marmara depremine atıfta bulunularak her an Marmara’da bir depremin olacağı izlenimi ve deprem olması halinde çadır kurulacak yerin dahi olmadığı, bu sebeplerden dolayı bir an evvel kentsel dönüşümün sağlanması. Yine hassas olunan nokta, tapular ve imar izinlerine kavuşturulması. Sulukule’nin bu kentsel dönüşüm sürecinde ne kadar büyük rantlar elde edildiğini daha önceleri görmüştük. Metre karesi 500 liradan alınan arsalara gökdelenler yapılıp metrekaresi 4500 liradan satılmıştı. Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, kentsel dönüşümün toplam maliyetinin 400 milyar doları bulabileceğini belirtmişti. Bu, yıllık 40 milyar dolarlık dönüşüm anlamına geliyor.
Hükümet’in bütün bu uygulamalardaki amacının ekonomiyi düzeltmek olduğu ortada… 10 yıla yakın zamandır izlediğimiz AKP, ekonomik politikalarında bankacılık sektörünü canlandıracak hamleler üzerinde duruyor. Bedelli askerlik açıklamasından hemen sonra bankalar, bedelli kredisi kampanyaları başlattı. Yine 2-B’den en karlı çıkacaklardan birisi de mortgage kredileri vererek kazanacak olan bankalar.
Bu belli unsurlar, AKP politikalarında bugüne kadar bütçe açığını kapatmak için hamleler yaptı. Bütçe açığının olması, Kapitalizme göre ekonomik bir gerçekliktir. 2012 bütçesinin açığı, 50 milyar gibi tahmin ediliyor. Bu açığı kapatmak için böyle uygulamalar yapması iyimser bir bakış açıyla doğru görülebilir. Buradaki durumun bu kadar masum görünmesinin ötesinde bir olağan dışılık var. Bütçe açığını sadece bedelliyle ya da 2-B arazilerinin satışıyla kapatabilirler. Olağan dışı bir durum olduğu, bunun da toplumdan gizlendiği intibaını oluşturuyor. Kapalı kapılar ardındaki görüşmeler önümüzdeki süreçte ciddi ekonomik sıkıntıların olacağını çok ciddi harcamaların yapılacağını gösteriyor.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış