Ortadoğu ayaklanmalarının -en azından şimdilik- nispeten sükûnete kavuştuğu Tunus ve Mısır’da yaşayan Müslümanların toplumsal sözleşmelerini/Anayasalarını oluşturacak kurucu meclis üyelerinin belirlenmesi için seçim takviminin işlediği bir süreçten geçiyoruz. Bu sürece Türkiye’deki yeni Anayasa değişikliği hazırlıkları da eşlik etmektedir. Bundan dolayı biz bu ay bir tür “toplumsal sözleşme” anlamına gelen Anayasa konusuna İslamî zaviyeden bakacağımız bu yazımızı kaleme aldık.
Sosyal bir varlık olarak insanoğlu tarihî serüveninin hiçbir döneminde aralarındaki mevcut ilişkileri düzenleyici bir hukuk sisteminden bağımsız olarak yaşamını sürdürmemiştir. Kimi dönemlerde bu hukuk, ilkel kabile geleneğinin ürettiği örfün biçimlendirdiği hukuk olmuş, kimi dönemlerde insan kaynaklı dinlerden mülhem efsanelere dayalı bir hukuk, kimi dönemlerde ise -Avrupa da olduğu gibi- din adamlarının keyfî uygulamaları ile şekillenmiş bir hukuk sistemi olmuştur.
Miladi 7. Yüzyılda gönderilen İslam’la birlikte insanlık, ilk olarak yaşamlarının her alanını kuşatan; ferdî, toplumsal, siyasal, ekonomik, vb. yaşamın bütün alanlarına ilişkin hukukî normlar içeren ilahî bir dine muhatap oldu. Bu din, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in liderliğinde Medine’de kurulan ilk İslam toplumu ile yeryüzünde ilk kez siyasal bir varlığa kavuştu.
Hicret’in hemen öncesinde gerçekleşen ve İslam toplumunu hazırlayan İkinci Akabe Biati İslam’ın, toplumu oluşturan fertlerin birbirleri ve yönetici ile yönetilen arasındaki ilişkilerin hangi esaslar üzerine düzenleneceğine dair hukuksal bir çerçeve sunmaktadır. Bilindiği gibi biat, yönetici ile yönetilen arasında gerçekleştirilen bir sözleşmedir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, her zaman ve şartta, iyi ve kötü günde kendi canlarını ve evlatlarını korudukları gibi kendisini koruyacaklarına dair Medineli Müslümanlardan söz aldı. Onlar da, siyaha ve kızıla/bütün dünyaya gerekirse karşı koyma pahasına Rasulullah’ı koruyup gözetecekleri ve hiçbir şekilde ona itaatten geri durmayacaklarına dair söz verdiler. Böylece onlar aralarındaki ilişkileri tanzim edici olarak İslam hukuku üzerine ve söz konusu hukuku yürütmesi/hayata geçirmesi için Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e biat etmiş oldular. İşte İslam tarihinde ilk defa bir topluluk, aralarındaki her türlü ilişkiyi tanzim etmesi için mer’i/geçerli hukukun İslam hukuku olması ve söz konusu hukuku uygulaması için -Rasul ve aynı zamanda yönetici sıfatıyla- Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile sözleşme gerçekleştirerek ilk İslam toplumunu oluşturdular.
Ayrıca Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in liderliğinde Medine’de kurulan ilk İslam Devleti’nin Anayasası niteliğindeki “Medine Vesikası”na bakıldığında orada Devlet’in dayandığı temel nitelikler belirlenmiştir. Medine Vesikası’nın ilk paragrafında “Bu yazışma Allah’ın Rasulü Muhammed’den bir yazışmadır” ifadesi Anayasa’nın meşruiyetini nereden aldığına ilişkin ana çerçeveyi belirlemektedir.
(Not: Egemenliği mutlak anlamda Allah’a ait kılan ilgili nassları görmezden gelerek Medine Vesikası’nı, gerçekte Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya ait olan egemenlik hakkını İslam toplumunun bir parçası olan Müslüman olmayan unsurlara -kısmen dahi olsa- veren ve böylece İslam’ın çok hukuklu bir toplum modeli önerdiğini, söyleyenlere, bu batıl tezlerini dayandırdıkları Vesika’nın ilk satılarına; İslam Anayasası’nın meşruiyetini nereden aldığını ifade eden, bizim de yukarıda tırnak içinde alıntıladığımız cümlelere tekrar bakmalarını ve mutlak anlamda egemenliğin Allah’a ait olduğunu beyan eden Kur’anî nasslara ve Nebevî Sünnet’teki uygulamalara dönmelerini öneriyoruz. Rabbimiz egemenlik hakkını başta elçisi Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem olmak üzere onun şahsına ve Müslüman toplumda dahi hiçbir zümreye vermemiştir ki, diğerlerine versin! Konumuz olmadığı için bu hususta şimdilik bu kadarı ile yetinelim.)
Rabbimiz, Kur-an-ı Kerim’de İslam Ümmeti’ni diğer beşerî toplumlardan farklı bir toplum olarak tanımlamaktadır.
إِنَّ هَٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ
“Şüphesiz bu ümmet, tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse Bana kulluk edin.” (el-Enbiya 92)
Ayet-i kerimenin ikinci cümlesi, İslam Ümmeti’nin ümmet olmasındaki ayrıcalığa vurgu yapıyor. Buna göre İslam Ümmeti’nin diğer beşerî toplumlardan farkı; Rabbimizin Allah Subhanehu ve Teâlâ olması ve salt fert değil, Ümmet olarak da yaşamımızı O’na kulluk ekseninde biçimlendirme zorunda oluşumuzdur. Zira ayet-i kerimede “ümmet” vurgusu yapıldıktan sonra, “Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz” buyrulmaktadır. Bu durumda Rabbimiz Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya sadece ferdî değil, Ümmet olarak da kul olmamız istendiği anlaşılmaktadır.
Şayet ümmet, İslam Akidesine sahip insan topluluklarından oluşuyorsa ve ümmeti oluşturan insanların arasında sosyal, siyasal, ekonomik anlamda daimî ilişkiler söz konusu ise bu ilişkilerin Allah’a kulluk ekseninde tanzim edilmesi, yani Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan gelen hukukla düzenlenmesi ancak ümmetin ümmet olma vasfını koruyucu bir tercih olacaktır.
İslam Ümmeti akidesine, hayata dair her türlü sorunsala ilişkin çözümlerin türediği fikri bir kaide olarak baktığı; İslamî düşünce ve şer’î hükümler ile hayat arasındaki bağı sağlıklı bir şekilde kurduğu dönemlerde, diğer bir deyişle toplumsal sözleşmesine sadık kaldığı sürece, kendisini diğer beşerî toplumlardan farklı kılan toplumunu koruyabilmiştir.
Lakin bu yüzyılın başında “Batı Aydınlanmacılığı” ve onun ürettiği Laik, Kapitalist ideoloji ekseninde hayatını tanzim etme durumuna maruz kalan Ümmetimiz, Yaratıcıdan gelen ahkam ile; sosyal, siyasal, ekonomik, vb. her türlü sorunsalına ilişkin çözümlemeler ile hayatını ayırınca M. 622’den beri geçerli olan sözleşme yerini, Laik, seküler düşünce üzerine yapılmış sözleşmeye bıraktı. Ve Ümmetimiz geçen yüzyıldan beri aralarındaki ilişkileri profan/meşruiyetini dinden almayan, insan mahsulü hukukla tanzim etmektedir. Böylece Ümmetimiz akidesi ile çelişen bir sözleşmenin bir araya getirdiği toplumlar ve bölük pörçük ulus devletçikler halinde varlığını sürdürmektedir.
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, şu hadis-i şeriflerinde Ümmetimizi ümmet yapan toplumsal sözleşmeyi ortadan kaldıracak ve onu yok olmanın eşiğine sürükleyecek böyle bir akıbete işaret etmektedir:
ألا إن رحى الإسلام دائرة فدوروا مع الكتاب حيث دار ألا إن الكتاب والسلطان سيفترقان فلا تفارقوا الكتاب ألا إنه سيكون عليكم أمراء يقضون لأنفسهم ما لا يقضون لكم إن عصيتموهم قتلوكم وإن أطعتموهم أضلوكم قالوا يا رسول الله كيف نصنع قال كما صنع أصحاب عيسى ابن مريم نشروا بالمناشير وحملوا على الخشب موت فى طاعة الله خير من حياة فى معصية الله
“Dikkat edin! İslâm’ın taşı dönmektedir. Nereye dönerse dönsün Kitapla birlikte dönün. Dikkat edin! Kitap ve sulta birbirinden ayrılacaktır. Siz Kitap’tan ayrılmayın. Dikkat edin! Üzerinizde emirler olacaktır, sizin lehinize hükmetmediklerini kendileri için hükmedecekler. Eğer onlara karşı gelirseniz, sizi öldürürler. Eğer onlara itaat ederseniz, sizleri saptırırlar.” Dediler ki: “Yâ Rasulullah! Ne yapacağız?” Dedi ki: “İsa İbn-u Meryem’in ashabının yaptığı gibi yapın. Onlar testerelerle biçildiler, idam sehpasına çıkarıldılar. Allah’a itaatte ölüm, Allah’a masiyetteki hayattan daha hayırlıdır.” (Tabarani)
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Dikkat ediniz! Kitap ve sultan ayrılacaktır” derken İslam Ümmeti’nin toplumsal sözleşmesini oluşturan ve aralarındaki ilişkilerin düzenlenmesi adına va’zedilen her türlü hukukî faaliyetin meşruiyet kaynağı olan Kur’an’la sultanın/otoritenin ayrılacağını, bir başka ifadeyle Ümmet’in toplumsal sözleşmesini yitireceğini haber veriyor. Devamla “Siz Kitap’tan ayrılmayınız” buyuruyor. Yani böyle bir durumda Ümmet’in iptal edilmiş olan sözleşmesini Kur’an’dan ayrılmayarak, Kur’an’ı eksene alarak yeniden geçerli kılınız.
Kur’an’ı eksene alarak Ümmetimizin arasındaki ilişkileri düzenleme noktasında tek geçerli hukukun, Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan gelen hukuk oluncaya ve böylece İslam Akidesi üzerinde bir toplumsal/ümmet sözleşmesi gerçekleştirilinceye kadar çalışmanın ne kadar büyük bir farz olduğunu Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözlerinden anlıyoruz: “Eğer onlara karşı gelirseniz, sizi öldürürler. Eğer onlara itaat ederseniz, sizleri saptırırlar.” Dediler ki: “Yâ Rasulullah! Nasıl yapacağız.” O da, “İsâ İbn-u Meryem’in ashabının yaptığı gibi yapınız. Onlar testerelerle biçildiler, odunlara ayrıldılar. Allah’a itaat üzere ölüm, Allah’a masiyet üzere yaşamaktan daha hayırlıdır.”
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Kitap ve otoritenin/din ve devletin ayrıldığı bir konjonktürde bizlere testereyle biçilmelerine rağmen dinlerinden dönmeyen İsa Aleyhi’s-Selam’ın havarilerinin tutumunu örnek olarak gösteriyorsa bu, bırakın Müslümanların kısmen dahi olsa hayatı dinî referanslara dayandırmayı yasaklayan Laik sistemlerde Anayasa yapımına katkı vermeyi, aralarında geçerli hukukî düzenlemeler Kitap’a dayandırılıncaya kadar -sonunda ölüm de olsa- çetin bir mücadele içine girmenin zorunluluğuna işaret etmektedir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu ifadeleri, Ümmetimizin kendi arasında ve yöneticileri ile arasındaki ilişkileri düzenleyecek olan Anayasa/toplumsal sözleşmenin Kur’an’ı esas almasının zorunluluğuna işaret eden birçok karine ile birlikte gelmiştir.
Bundan dolayı çok önemli tarihî süreçlerden geçen Ümmetimizin sömürgeci kâfir devletlerin bu yüzyılın başında feshettiği ve ortadan kaldırdığı sözleşmesini tekrar tazeleyeceği; böylece hem Rabbini razı edeceği, hem de geçmişte ecdadının yaşadığı gibi izzetli ve onurlu bir hayat yaşayacağı tarihî bir karar vermesini, bütün coğrafyasında İslam’ı referans alan bir Anayasayı geçerli kılmasını temenni ediyoruz.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ
“Kim, Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki Biz mücrimlerden intikam alıcıyız.” (es-Secde 22)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış