GÜCÜNÜN SIRRINI KEŞFET

Fuad Hamidoğlu


4. ‘Sebep-Sonuç’ Kuralının Dua İle İlişkisi

Dua etmek, kulun Rabbinden bir şey dilemesi demektir. Dua etmek, İslâm’da ibadetlerin en büyüğüdür. Diğer bir ifadeyle kulun yapacağı ibadetin en yücesidir.

روى النعمان بن بشير قال: سمعت النبي صلى الله عليه وسلم يقول: الدعاء هو العبادة ثم قرأ "وقال ربكم ادعوني أستجب لكم إن الذين يستكبرون عن عبادتي سيدخلون جهنم داخرين" قال أبو عيسى: هذا حديث حسن صحيح

en-Nu’man bin Beşir’in Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittiği rivayet edilmiştir: “Dua etmek ibadettir.” Sonra şunu okudu: “ve Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü Bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak Cehennem’e gireceklerdir.” (el-Gafir 60) (Ebu İsa dedi ki: “Bu hadis hasen ve sahihtir.”)

Dua etmeye teşvik etmek ile ilgili Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den eserde (Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in adının geçmediği veya adının hadisten düştüğü Sahabelerin rivayet ettikleri hadislere, -حديثٌ موقوف- “mevkuf bir hadistir” veya “eserdir” denilmektedir.) birçok rivayetler gelmiştir. Zira ibni Mace Ebu Hurayra yoluyla şu hadisi tahric etmiştir:

قال النبى صلى الله عليه وسلم: ليس من شئ أكرم على الله تعالى من الدعاء

“Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem dedi ki: “Allahu Teâlâ katında dua etmekten daha üstün bir şey yoktur.”

İşte, bu ve benzeri hadislerin toplamından, kulun Rabbinden dilemesi olan duanın sabit olduğuna delalet ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca dua etmeye delalet eden Kur’an’da çok sayıda ayet bulunmaktadır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ

“Kullarım Sana, Beni sorduğunda şüphesiz Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm.” (el-Bakara 186)

أَمْ مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ

(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana, Kendine (Allah’a) yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün Halifeleri (hâkimleri) kılan mı?” (en-Neml 62)

Meleklerin duası hakkında da şöyle buyurmuştur:

الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ. رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Arş’ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Mü’minlerin de bağışlanmasını isterler ki: “Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları Cehennem azabından koru!” (derler). “Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine vaat ettiğin Adn Cennetlerine koy. Şüphesiz Azîz ve Hakîm olan Sensin!” (el-Gafir 7-8)

Allahu Teâlâ bizim ona dua etmemizi talep etmiş, duanın karşılığını verenin sadece Kendisinin olduğunu ve başkasının olmadığını beyan etmiş ve meleklerin yaptığı duaların bir kısmını bize de açıklamıştır. Allahu Teâlâ’nın sevabını kazanmak için hüküm açısından Müslüman’ın bollukta da darlıkta da, gizlide de açıkta da Allah’a dua etmesi menduptur. Dua etmek sessiz kalmaktan ve rıza göstermekten daha efdaldir. Yukarıda da zikrettiğimiz ayet ve hadislerin, Allahu Teâlâ’ya yalvarıp yakarmak ve O’nun karşısında boyun bükmekle ilgili olduğunu belirtmiştik.

Dua etmenin asıl gayesi Allah’ın emrine uyarak sevap kazanmaktır. Zira o ibadetlerden biridir. Nasıl ki namaz, oruç, zekât, vb. birer ibadet ise dua da bir ibadettir. Mü’min, Allah’ın kendi ihtiyacını gidermesini veya bir sıkıntıyı kaldırmasını dileyerek Allah’a dua eder. Keza bunun dışında dünya ve Ahiret ile alakalı dualarla Mü’min; Allah’a sığınmak, O’na boyun bükmek, O’nun sevabını kazanmak ve Allah’ın emrine uymak gayesiyle dua eder. Eğer ihtiyacı karşılanırsa bu Allah’tan bir lütuftur. O’na şükretmelidir. Bu ihtiyaç karşılama işi de Allah’ın koyduğu nizama uygun ve sebep-sonuç ilkesine bağlı olarak gerçekleşir. Şayet bu ihtiyaç karşılanmazsa, dua edenin sevabı vardır. Bu da Allah’ın kullarına ayrı bir lütfudur.

Ebu Said el-Hudri yoluyla Ahmed bin Hanbel, Bezzar, Ebu Ya’li ve el-Hâkim de ceyyid bir sened ile şu merfu hadisi tahric etmişlerdir:

ما من مسلم يدعو بدعوة ليس فيها إثم ولا قطيعة رحم إلا أعطاه الله بها إحدى ثلاث: إما أن تعجل له دعوته، وإما أن يدخرها له في الآخرة، وإما أن يصرف عنه من السوء مثلها. قالوا إذن تكثر. قال الله أكثر

“Hiçbir Müslüman günah veya sılayı kesmek içermeyen bir dua yapmasın ki, Allah ona üç şeyden birini vermiş olmasın; ya onun duasını hızlandırır, ya da Ahiret’e onu saklar yahut onun misli kadar ondan kötülük uzaklaştırır.” Dediler ki: “Öyleyse bu çoğalır.” Dedi ki “Allah (hepsinden) daha çoktur.” (el-Hakim, “Senedi sahihtir.” dedi.)

Buna göre ister ihtiyaç karşılansın, isterse karşılanmasın Müslüman’ın yaptığı dua; Allah’a boyun bükmek, emrine uymak, sevabına nail olmak ve adeta kulun kulluğunu, muhtaçlığını ve acziyetini samimi şekilde ifade etmek için olmalıdır. Müslüman kimse kalple, dille veya herhangi bir suretle dilediği her duayı yapabilir. Belli bir duaya bağlı kalmak zorunda değildir. Kur’an’da ve hadislerde geçen, kendi bildiği veya başkasının ettiği hayırlı dualarla dua yapabilir. Dolayısıyla belli bir duaya bağlı kalması zorunlu değildir. Onun sadece Allah’a dua etmesi gerekir. Ancak efdal olanı Kur’an’da ve hadislerde geçen dualarla dua etmektir.

Şu da bilinmelidir ki; dua etmek Allah’ın ilminde hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü Allah’ın ilmi elbet vuku bulacak ve kul dua etse de etmese de Allah’ın takdir ettiği şüphesiz gerçekleşecektir. O, ne bir an geri, ne de bir an ileri alınabilir. Yani dua, bir hadiseyi veya bir olayı ne geciktirir, ne de ileri alır. Dolayısıyla dua hakkında, sanki sihirli bir değnekmişçesine, bir yere dokunduğu zaman her şey anında değişecek şeklindeki anlayış, doğru bir anlayış değildir. Bazen yaptığımız dua veya içimizden dua ve temenni olarak geçirdiğimiz bir husus, çok yakın bir zamanda gerçekleşebiliyor. Bunun anlamı, o an ki yaptığımız duanın, Allah’ın bizden gizli olarak takdir ettiği şeye isabet etmiş olduğudur.

Bu nedenle İslâm’a göre dua etmenin kabulü açısından belli bir adabı ve zamanları vardır. Kadir gecesi, gece yarısının son üçte biri olan bölümü, ezan ile kamet arasındaki zaman, yağmur yağarken, cihad için İslâm ordusunun kâfirlerle çatıştığı an, Cuma gününün ikindiye doğru olan bir saati, Zemzem suyunu içerken, Arafat’ta arefe gününde, Kâbe içinde iken, namaz esnasında secde ederken, yolcunun duası, adaletle hükmeden bir İmam’ın/Halife’nin duası, anne-babanın itaatkâr bir evlada dua etmesi, vb. gibi… Zira Allah hem sebepleri ve sonuçları, hem de her sebebin uygun bir sonucunu yaratmıştır. Bu yüzden Allahu Teâlâ karşılık verse de, gerçekte dua edenin ihtiyacını giderse de dua etmenin ihtiyacı karşılayan bir yöntem olduğunu zannederek dua etmek doğru değildir. Çünkü Allah kâinat, insan ve hayat için bağlayıcı ve değişmeyen bir nizam koymuş ve sebepleri sonuçlarına uygun olarak bağlamıştır. Dua etmek de Allah’ın koyduğu nizamı delmeye ve sebeplerin geri kalmalarına tesir etmez.

Bir diğer husus ise Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatına baktığımızda yaptığı her duanın öncesinden mutlaka gerekli işleri yaparak dua etmiştir. Sadece dua etmemiştir. Bedir Savaşı’nda Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bütün savaş tekniklerini kullandıktan ve gerekli tedbirleri aldıktan sonra samimi bir şekilde zaferin gelmesi için Allah’a dua etti.

İbni İshak dedi ki: “Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem sonra safları düzeltti, çadırına döndü, içine girdi. Orada onunla beraber Ebu Bekr es-Sıddık bulunuyordu. Ondan daha başka kimse yoktu. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Rabbine kendisine vaad ettiği yardımı vermesi için yüksek sesle duada bulunuyor ve şöyle diyordu: “Ey Allah’ım! Eğer bu topluluk bu gün helak olursa sen ibadet olunmazsın.” Sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir avuç çakıl aldı ve onlarla Kurayş’e döndü (yöneldi), sonra şöyle dedi: “Yüzler çirkinleşsin.” Sonra onları onlara üfledi ve ashabına emretti ve dedi ki: “Şiddet gösteriniz.” Bunun üzerine hezimet oldu...” (Siret-i İbn-i Hişam, C/2, S/362-364)

سَمِعَ عُمَرُ بْنُ اْلخَطَّاب اْمْرَأَةً تَتَضَرَّعُ الى اللهِ تَعَالى أَنْ يَشْفِي لَهَا بَعِيرَهَا اْلأَجْرَب فَقَالَ لَهَا: هَلاَّ وَضَعْتِ مَعَ دُعَائَكِ شَيْئاً مِنَ اْلقَطِرانِ

“Ömer İbnu’l-Hattab bir gün devesi yaralı olan bir kadının Allah’ın şifasını vermesi için dua ettiğini duydu. Kadına şöyle dedi: “Yaptığın dua ile birlikte (yaranın üstüne) biraz da katran (ilaç) koysaydın ya!”

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Taif’e gittiği zaman İslâm Davası uğruna derin ve ciddi bir sıkıntıya düştü ve meşhur bir dua yaptı. Bu duadan önce herhangi bir iş veya amel yapmadı. Buna göre hedeflere ulaşmak ve işleri gerçekleştirmek için dua etmenin yeterli olduğu anlaşılıyor!” diye bir soru sorulabilir.

Ancak Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Taif’e gitme amacı incelendiğinde bir hedefe, hem de çok yüksek bir hedefe ulaşmak için, gerekli işleri yaptıktan sonra istediği sonucu elde edemeyince Allah’a yöneldiği ve kendi durumunu Allah’a havale ederek içtenlikle hararetli bir dua yaptığı görülecektir. Hatta bütün kaynaklarca bu yolculuğa “Yardım İstemek Üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sakif’e Gitmesi’ başlığı verilmiştir. Şüphesiz ki, Mekke’deki durum pek iç açıcı olmayınca Allah’ın indirdiğiyle hükmeden İslâm Devleti’nin zeminini ve koruyucusunu oluşturacak olan “yardım”ı istemek üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Sakif’e gitmiştir. Bundan daha büyük bir hedef ve amel var mı? Zira bu başlık altında şu açıklamalara yer verilmiştir:

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Taif’e vardığı zaman Sakif’ten bir topluluğun yanına gitti. Onlar Sakif’in efendileri ve eşrafı idiler... Onlar, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in dediğini yapmadılar. Ayak takımlarını, kölelerini O’na saldırttılar, O’na sövüyor ve O’na bağırıyorlardı. Nihayet O’nun yanına toplandılar... Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem huzur bulduğu zaman şöyle dedi: 

“Ey Allah’ım, kuvvetimin zaafını ve takatimin azlığını ve insanlara karşı güçsüzlüğümü Sana şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en Merhametlisi! Zayıf düşmüşlerin Rabbi Sensin. Ve Rabbim Sensin. Beni kimin bakımına bırakıyorsun? Kötü muamele yapan uzak kimselere mi? Yoksa işimi eline verdiğin bir düşmana mı? Eğer Bana karşı Sende bir gazab yoksa hiç aldırış etmem. Fakat Benim için daha rahat olan, Senin afiyetindir, Senin büyüklüğünün nuruna sığınırım. O nur ki, onun için karanlıklar açıldı, dünya ve Ahiret’in işi onun üzerine salah buldu. Bana gazabını indirmeden veya benim üzerime Senin öfkenin yerleşmesinden afiyetin benim için daha vasidir. Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç ve kuvvet Senin elindedir.” (Siret-i İbn-i Hişam, C/2, S/75-78)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz