Geçen Sayıdan Devam…
3. ‘Sebep-Sonuç’ Kuralının Allah’ın İlmi İle İlişkisi
Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ إِنَّ ذَلِكَ فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ
“Bilmez misin ki Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir? Bu, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) mevcuttur. Bu (eşya ve olayların bilgisine sahip olmak), Allah için çok kolaydır.” (el-Hac 70)
Ayette geçen ‘kitap’ ifadesi ibni Abbas’a göre Levh-i Mahfuz’dur. Bu ve benzeri birçok ayetler, Allah’ın ilmine delalet etmektedirler. Allah’ın mutlak olarak kuşatıcı ilmini kesin olarak ifade eden ayetler, ister “Gaybın anahtarları”وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا إِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الْأَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (el-En’am 59) ve isterse “Gayb âlimi” عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Görülmeyeni ve görüleni bilendir. Üstündür, hikmet sahibidir.” (et-Teğabun 18) gibi ifadeler olarak geçsin hepsi tek bir manada birleşmektedirler ki, o da Allahu Teâlâ’nın göklerde ve yerde bütün her şey hakkında bilgisinin ve ilminin kesin ve tam olmasıyla alakalıdır. Zira “Levh-i Mahfuz” ve “kader” gibi ifadeler Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın ilmini ve bilgisini ifade eden kavramlar olarak geçmiştir:
إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
“Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” (Lukman 34)
Buna da kesin olarak iman etmek gerekir. Ayrıca Allahu Teâlâ gayb âlemi olan “görülmeyen”i hiç kimseye bildirmemiştir. Sadece vahiy aracılığıyla bildirdiği Rasul müstesnadır ki bu, kesin nassla sabit olmuştur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا. إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ
“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; Ancak, (bildirmeyi) dilediği Rasul bunun dışındadır.” (el-Cin 26-27)
Zira Allahu Teâlâ Yusuf Aleyhi’s-Selam hakkında şöyle buyurmuştur:
قَالَ لَا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكُمَا ذَلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي
“(Yusuf) dedi ki: “Size yedirilecek yemek gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir.” (Yusuf 37)
“Bu, yüce Allah’ın özel olarak Yusuf Aleyhi’s-Selam’a verdiği gayb bilgisinden idi. O, ayrıca bu bilgiyi yüce Allah’ın kendisine özel olarak verdiğini de beyan etmiştir.” (Kurtubî Tefsiri)
Ayrıca İsa Aleyhi’s-Selam hakkında da şöyle buyurmuştur:
وَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ
“Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm.” (Âl-i İmran 49)
“el-Hasen der ki: “Yusuf Aleyhi’s-Selam da, -İsa gibi Aleyhi’s-Selam- ikisine de gayba dair bir haber verilmiştir.” (Kurtubî Tefsiri)
Ancak Allahu Teâlâ’nın her şeyi biliyor ve her şeyden haberdar olması, Levh-i Mahfuz’da her şeyin daha önce yazılmış olması ve bir olayın belli bir şekilde cereyan edeceğine dair Allah tarafından takdir edilmiş olması, insan gücünün geçersiz kılınmasını gerektirmez ve insanın gerekli tedbirleri almasını terk etmek anlamına da gelmez. Zira Allahu Teâlâ’nın ilmi ve görülmeyenin sırrı, yukarıda bahsi geçen istisna durum dışında hiç kimseye açıklanmamış ve bildirilmemiştir ki, tedbirler alınmasın ve gerekli hazırlıklar yapılmasın. Hatta aksine Allah’ın ilmine iman etmek yüksek hedeflere ulaşmak için gerekli çabaları sarf ederek sebeplere sarılmayı gerektirir. Şu halde “Allahu Teâlâ her şeyi bilir ve önceden takdir etmiştir” ya da “her şey Levh-i Mahfuz’da yazılıdır” gerekçesiyle gerekli tedbirler terk edilmez. Ayrıca Allahu Teâlâ’nın insanı bu dünyada mükellef kılmasının bir anlamı da kalmazdı. Sonuçta hedeflere ulaşmak için sebeplere sarılıp gerekli hazırlıkları ve tedbirleri alırken bu işi bilinmeyen ve gayb olan Allah’ın ilmine bağlamak hem hayatı felce uğratır, hem de bütün işleri belirsizliğe mahkûm eder. Bu konu bazen Sahabeler arasında da sorun haline gelmiş ve yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermiştir. Ancak Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tam zamanında gerekli müdahaleyi yaparak yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmıştır. Buharî ve Muslim ile Tirmizî’de, Ali RadiyAllahu Anh’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Baki’de biz cenaze sebebiyle bir arada bulunuyorduk. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem geldi, oturdu, biz de O’nunla birlikte oturduk. Toprağı karıştırmak için elinde tuttuğu bir değneği de vardı. Başını semaya kaldırdı ve şöyle dedi: “Gireceği yeri yazılmadık canlı hiçbir nefis yoktur.” Orada bulunanlar, “Ey Allah’ın Rasulü! Biz de hakkımızda yazılmış olana bel bağlamayalım mı? Çünkü mutlu olacakları tespit edilmiş olan kimseler mutluluk için amel edecektir, bedbaht olacakları tespit edilmiş kimseler de bedbahtlık için amel edecektir.” dediler. Allah Rasulu SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Hayır, siz amel ediniz. Herkese yapacağı işler kolaylaştırılmıştır. Mutlu olacak olan kimselere mutluluk ameli kolaylaştırılacaktır, bedbaht olacak olan kimselere de bedbahtlık ameli kolaylaştırılacaktır.” Daha sonra Leyl Sûresi’nin 5-10 arasında ayetleri okudu:
فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى. وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى. فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى. وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنَى. وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى. فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى
“Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız). Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız.” (el-Leyl 5-10) (Tirmizi'nin lafzıyla rivayet bu şekildedir. Tirmizi bu hadis hakkında; hasen, sahih bir hadis demiştir)
Zira Allahu Teâlâ Musa Aleyhi’s-Selam ile Firavun arasında geçen konuşma hakkında şöyle buyurmuştur:
قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْأُولَى. قَالَ عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي فِي كِتَابٍ لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنْسَى
“Firavun, “Öyle ise, önceki milletlerin hali ne olacak?” dedi. Musa, “Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanında bir kitapta bulunur. Rabbim, ne yanılır ne de unutur.” dedi.” (Tâ-Hâ 51-52)
Kurtubî bu ayetler hakkında şöyle der: "Geçmiş asırlar halkının halleri nicedir?" Onların durumu nedir? Halleri nedir? Musa Aleyhi’s-Selam kendisine onların bilgisinin Allah’ın nezdinde olduğunu bildirdi. Yani bu senin hakkında soru sorduğun şey, gayb türündendir. Yüce Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı ve kendisinden başka kimsenin bilmediği bir bilgi türündendir. Ben de ancak senin gibi bir kulum. Bana gaybları bilenin verdiği haberlerden başkasını bilmem. Geçmiş asırlardaki kavimlerin durumlarına dair bilgi yüce Allah’ın nezdinde Levh-i Mahfuz’da yazılı bulunuyor.”
• İşleri oluruna bırakmak ve Kadercilik/Fatalizm
“Alın yazısı” diye gaybe teslim olmak, hayatta her şeyi insandan saklı ve bilinmeyen kaderin tasarrufuna bel bağlamak demek olan “kadercilik/fatalizm” insanın hayatta yaptığının hiçbir tesirinin olmadığı, onun serbest değil zorlanmış olduğu ve insanın iradesinin olmadığının görüşündedir. O, boşlukta rüzgârın istediği yönde hareket ettirdiği tüy gibidir!
Bu düşünce Abbasîlerin son dönemlerinden bugüne dek oldukça yaygınlaşmış ve akide edinilmeye başlanmıştır. Kaza ve kadere iman etmenin gerekliliği gerekçesiyle bu düşünce Müslümanlara sokulmuştur. Bu düşünce yüzünden başarısız kimseler var olmuş, kendi başarısızlıklarına onu bahane etmişler, ona dayanarak cahil olanların tembelliklerine ve yere çakılıp kalmalarına mazeret olmuştur. Birçok insan itikat ettikleri kaderciliğe teslimiyet göstererek başlarına gelen zulme, altında inim inim inledikleri haksızlığa, kendilerine egemen olan zillete ve amellerine çöken günahlara rıza göstermişlerdir. Bütün bunlar “alın yazısı ve Allah’ın kaderine iman ediyoruz” gerekçesiyle yapılmaktadır!
Ne var ki bu düşünce hâlâ insanlara hâkim ve birçok davranışlarına egemendir. İnceleyip araştıran kimse kaderciliğin Sahabeler döneminde bulunmadığını ve onların hatırlarından bile geçmediğini görecektir. Eğer bu olumsuz düşünce Müslümanlarda bulunmuş olsaydı, Sahabelerin ve diğer kuşakların elde ettikleri kazanımların ve yaptıkları fetihlerin, tıp, astronomi, matematik, kimya, fizik, mimarlık ve daha birçok bilim dallarında Müslüman bilim adamlarının kaydettikleri gelişmelerin hiçbiri olmayacaktı. Bunların hiçbiri oturarak olmamıştır. Her şeyi kaderin oluruna bırakmak anlamında olan kaderciliğin temel felsefesi şudur: “Kişi ister çaba sarf etsin isterse sarf etmesin takdir edilen olacaktır!”
Allahu Teâlâ bize sebepleri sonuçlarına bağlamayı öğrettiği gibi her sebebin de bir sonuç doğurmasını gerekli kılmıştır. Zira çocuk sahibi olmak için evlenmek gerek. Allahu Teâlâ insanı yaratmış, onda iş yapma kabiliyetini vermiş ve sorumluluk alanı dâhilinde işlere kalkışmada ona mutlak bir seçme iradesini vermiştir. İnsanoğlu dilediği zaman yer, yürür, öğrenir ve öğretir, öldürdüğü için cezalandırılmakta ve İslâmî hayatı yaşamadığı için de zillete mahkûm olmaktadır. Bu nedenle fatalizmin ne hayat ortamında ne de Allah’ın Şeriatı’nda yeri vardır. Şu halde insan geçimini sağlamada veya yaşam biçimine de tesir etmeye kadirdir. Aynı şekilde zalim idarecinin eğriliğini doğrultmaya veya onu değiştirmeye de muktedirdir. Kısaca o; serbestçe yaptığı fiiller dâhilinde bütün işlere tesir etmeye muktedirdir. Kadercilik ise bir efsane ve kuruntulardan başka bir şey değildir.
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, gaybî ve bilinmeyen olan kadere peşinen teslim olup, her şeyi belirsizliğe bırakmak suretiyle yüksek hedeflere ulaşmada, büyük işleri gerçekleştirmede gerekli tedbirleri ve ilgili sebepleri terk etme fikri, bütünüyle İslâm’a aykırı ve muhaliftir. Maalesef bu öldürücü fikir, İslâm Ümmeti’ni uyuşturdu ve uyuşukluğa alıştırdı. Kader olan Allah’ın ilmine iman etmek uyuşuk olmak ve tembellik demek değildir. Tam tersi bize kapalı olan Levh-i Mahfuz’da yazılanlara tam teslimiyetle iman etmek, beraberinde cesurluk ve girişkenlik getiren bir imandır.
Ancak gayb ve gelecek ile ilgili bir takım müjdelerin nass olarak bulunması, her şeyi oluruna bırakmak demek değildir. Ayrıca bu tür müjde nitelikli ayet ve hadisler “talep/emir gerektiren bir haber” şeklinde geçmiştir. Çünkü İstanbul’un fethi ile ilgili geçen hadisi Sahabeler işittiler ve İstanbul’u fethetmek için de ilk geçen fırsatı değerlendirerek İslâm Ordusu’na katıldılar. Bu nedenle de Sahabe olan Ebu Eyyub el-Ensarî orada şehid düştü. Veya Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi gibi:
تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَاضًّا فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ
“Nübüvvet Allah’ın dilediğince aranızda kalacaktır. Allah onu kaldırmayı dilediği zaman kaldırır. Sonra Nübüvvet yolu üzerinde bulunan Hilâfet olur. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar kalır. Sonra ısırıcı melikler dönemi gelir. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar bulunur. Allah kaldırmayı dilediği zaman onu kaldırır. Sonra zorba iktidarlar gelir. Allah’ın dilediği kadar kalırlar. Allah dilediği zaman onu da kaldırır. Sonra Nübüvvet yolu üzere Hilâfet gelir. Sonra sustu.” (Ahmed b. Hanbel 273/4)
Zira قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا “De ki: “Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez.” (et-Tevbe 51) veوَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا إِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الْأَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (el-En’am 59) akidesine tam teslimiyetle iman eden Mü’minler işleri başarma bakımından, herhangi bir hedefe ulaşmak için giriştikleri işlerin ilgili sebeplerine sarılırlar ve gerekli tedbirlerini azamî gayretle alırlar. Hedefe ulaşana kadar da herhangi bir tehlike, zarar ve musibet onları alıkoymaz ve her türlü engel ve mani onları geri çevirmez.
Bu konu ile ilgili izah etmeye çalıştığımız bu anlayış ve bakış; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ve beraberinde olan Sahabelerin bütün hayatları boyunca üzerinde oldukları anlayış ve bakıştır. Bedir Savaşı, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hicreti ve Mekke fethi, Sahabelerin ve parlak dönemlerin Müslümanlarının Şam, Irak, Fars, Horasan, Maveraun-Nehir, Kıbrıs ve Kuzey Afrika fetihleri, Bağdat’ın Tatarların, Kudüs’ün Haçlıların istilalarından kurtulmaları ve İstanbul’un ve Sicilya’nın fethi en güzel örneklerden bir kaçıdır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış