DEMOKRASİ NEDEN İSLAM’DAN DEĞİLDİR

Ahmet Sadık Altınel


“Başka milletlerin kültür ve medeniyetleri ile güya gerdeğe girip, kendi varlık ve bekasını devam ettirmeye çalışan toplumlar, dallarına başkalarına ait meyveler asılmış ağaçlar gibidirler ki, hem gülünç hem de aldatıcıdırlar.” (Zbigniew Brizezinski) 

Tarihî arka planı, kökleri ve üzerinde yeşerip geliştiği temel dünya görüşü açısından düşünüldüğünde, demokrasi İslam’la hiçbir şekilde örtüştürülebilecek bir sistem değildir. Ancak biz uzun uzadıya demokrasinin tarihî gelişim sürecine değinmeksizin doğrudan meseleyi, İslamî referanslar çerçevesinde ele almaya çalışacağız. 

İnsanı diğer canlılardan ayıran şey onun düşüncesidir. Dolayısıyla Müslüman (teslim olmuş insan) dediğimizde, öncelikle düşüncesini Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan gelen vahye teslim etmiş, hayata ve insana dair her meseleye bakışını İslamî referanslarla biçimlendirmiş insanı kastetmiş oluyoruz. Rabbimiz bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: 

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

“Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verince, ne bir mümin erkeğin ve ne de bir mümin kadının (o konuda) muhayyerlikleri (tercihleri) olmaz. Ve her kim Allah’a ve Onun Rasulü’ne isyan ederse muhakkak o, apaçık dalalete (batıla) sapmış olur.” (el-Ahzab, 36)

Buna göre kendisini diğer canlılardan ayıran düşünme yetisine sahip insanoğlu, Müslüman olduğunda hayata bakış açısı ve yaşam pratiği açısından İslam’ı kendisine yegâne referans olarak seçmiş demektir. Bu itibarla Müslüman, ele alacağımız demokrasi konusunda olduğu gibi hayatın tüm meselelerine vahyi referans alan bir bakış açısına sahip olmak durumundadır. Zira insanı insan yapan aklı/düşüncesi, vahye teslim olmadan davranışlarının vahye teslim olması beklenemez. 

Demokrasi; siyasal sistem anlamında kullanıldığında “toplumun kendini yönetmesi”, “egemenliğin topluma ait olması”, felsefî bir kavram olarak kullanıldığında ise “bireyin herhangi bir dini seçme, istediği fikre sahip olma, dilediği gibi, serbestçe mülk edinme ve özel hayatında keyfince yaşama hakkına sahip/özgür olduğunu” ifade etmektedir. 

  1. Toplumun kendini yönetmesi/Egemenliğin topluma ait olduğu manasında demokrasi:

1789 Sanayi Devrimi ile birlikte din ile hayat birbirinden ayrılınca o güne kadar Kilise’nin desteği ile ayakta duran kralların otoritesi de sarsılmış oldu. Avrupa o günden sonra kralların ve tiranların yönetimi yerine halkın kendi kendisini yönetmesi manasına gelen demokratik yönetim sistemine geçti. Buna göre egemenlik; toplumsal yaşamı tanzim etme noktasında yegâne mercii olan halka aittir. Halk bu yetkisini doğrudan (referandum gibi) ya da dolaylı olarak (kendisi adına yasalar çıkartma ve kanunlar benimsemesi için yasama organına) vekiller aracılığıyla kullanır. 

Bu açıdan baktığımızda demokrasinin İslam’la ilişkilendirilmesi mümkün müdür?

Rabbimiz Kur’an-ı Kerimi’nde şöyle buyurmaktadır: 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً

“Ey iman edenler! Allah’a itaat ediniz ve Rasul’e itaat ediniz ve sizden (İslâm Ümmeti’nden) olan ulu’l emre (emir sahiplerine) de. Eğer siz bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah’a ve Rasul’e (Kur’an ve Sünnet’e) arz ediniz. Eğer Siz Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman ediyorsanız. Böylece bu daha hayırlı ve daha ahsen (iyi) anlaşılmış olur.” (en-Nisa 59) Ayet-i kerime, herhangi bir anlaşmazlığa düştüğümüzde onun çözümünü Allah Teâlâ ve Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e götürmemizi emretmektedir. Ve bunu bir iman meselesi olarak değerlendirmektedir. Eğer Siz Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman ediyorsanız. Böylece bu daha hayırlı ve daha ahsen (iyi) anlaşılmış olur.” ifadesinden bu, net bir şekilde anlaşılmaktadır. 

Müslümanlar hayatla ilgili herhangi bir sorunun çözümü noktasında, dinle bağını kopartmış laik Batılı toplumlarda olduğu gibi, ne toplumun iradesine ne de dolaylı olarak toplumun iradesini temsil eden beşerî kurumlara dayanmaz. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: 

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ 

“Ve siz (ey insanlar) herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onun hükmü Allah’a aittir.” (eş-Şura 10) Bu ayet-i kerime bizlere açıkça egemenliğin kaynağının Allahu Teâlâ olduğuna işaret etmektedir. 

إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ

“Zira hüküm (koyma hakkı) ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başkasına asla ibadet (kulluk) etmemenizi emretti. İşte sapasağlam olan din budur. Velakin insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 40) 

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

“İman eden kavim için Allah’ın hükmünden başka daha iyi kim hüküm koyabilir ki?” (el-Maide 50)

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ إِلَى مَا أَنزَلَ اللّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ رَأَيْتَ الْمُنَافِقِينَ يَصُدُّونَ عَنكَ صُدُودًا

“Sana indirilmiş olana ve senden evvel indirilmiş olana iman ettiklerini iddia edenleri yoksa sen görmedin mi? Onlar Tağut’a (İslâm dışı hükümetlere) muhakeme olmak istiyorlar! Muhakkak ki, onu (tağuta) küfür (inkâr) etmekle emrolunmuşlardı. Ve şeytan onların derin bir dalalette (sapıklıkta) olmalarını murat ediyor (istiyor)! Ve onlara Allah’ın indirmiş olduğuna ve Rasul’e (yani İslam Şeriatı’na) gelin, denildiği vakit, münafıkların senden nasıl uzaklaştıklarını görürsün!” (en-Nisa 60-61) 

Ayet-i kerime yargı mercii olarak Allah’ın hükümlerinin dışında bir başka hükme razı olanların imanlarının iddiadan ibaret olduğunu, bu yöndeki bir isteğin şeytanın saptırması olduğunu ve böylesi bir yaklaşımın münafıkların tipik yaklaşımı olduğunu gözler önüne sermektedir. Sonuç olarak konuyla ilgili değerlendirmeyi hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak biçimde yapan ayet-i kerime şu şekilde gelmektedir: 

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا

“Rabbi’ne yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem kabul edene kadar, iman etmiş olmazlar. Sonra onlar, senin vermiş olduğu hükümden dolayı nefislerinde hiçbir sıkıntı duymayacaklar ve tamamen teslim olacaklar.” (en-Nisa 65)

Hatta Rabbimiz Allah Teâlâ’nın indirdikleri ile hükmetmeyenleri kafirler olarak nitelendirmektedir. (el-Maide 44)

Yukarıda sıralamış olduğumuz ayet-i kerimeler açıkça egemenliğin yalnız ve yalnız Allah Teâlâ’ya ait olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla egemenliğin topluma ait olduğunu ifade eden demokrasi, bu yönüyle kesinlikle İslam’la temelden çelişmektedir. 

  1. Bireysel, fikrî özgürlükler ile mülk edinme ve din özgürlükleri manasında demokrasi:

Bir başka açıdan demokrasi, bireyin kişisel yaşamında, mülk edinme noktasında, istediği dini seçme ve dilediği gibi düşünme noktasında özgür olduğunu ifade etmektedir. Bu açıdan da bakıldığında demokrasi, İslam’la temelden çelişmektedir. Zira İslam, insanoğlunun yaratılış gerekçesini Allah Teâlâ’ya kulluk olarak beyan etmiş, hayatın ve ölümün insanoğlunun hangisinin daha güzel (Allah’ın rızasına uygun) davranış sergileyeceği noktasında sınanması amacıyla yaratıldığını açıklamıştır. (el-Mülk 2) Hangi davranışın daha güzel olduğu noktasında belirleyici olan şer’î hükümlerdir. 

Şer’î Hüküm: Kulların bütün davranışları ile ilgili Şari’in hitabıdır. Bu hitap talep anlamında farz, vacip, sünnet; men etme anlamında haram ve mekruh kavramları ile kategorize edilmiştir. Buna göre Müslümanın düşünce ve davranışları ya helal ya da haramdır. Mubah olan alanda Müslümanın serbest seçim yapabileceği düşünülerek buradan bir özgürlük fikri üretmek zorlama bir yorum olur. Zira bir şeyin mubah olması da şer’î bir nassın delaleti ile mümkün olabileceğinden, o da kişinin kendi tercihi ile değil, Rabbimizin belirlemesi ile olmaktadır. Dolayısıyla hiçbir şekilde özgürlük fikrinin İslam’la ilişkilendirilmesi mümkün değildir. 

Bu genel değerlendirmeden sonra özgürlükler konusunu tek tek ele alalım:

  1. Din özgürlüğü: Demokratik ülkelerde vatandaşlar diledikleri gibi herhangi bir dini seçebilirler. Bir gün Hıristiyan, bir başka gün Yahudi, Budist veya Ateist olabilirler. Lakin Müslüman’ın din değiştirme, bir başka din seçme özgürlüğü yoktur. “Kim dinini değiştirirse onu öldürün.” (el-Buhârî, es-Sahîh, Cihâd, 149; Ebû Dâvûd, es-Sünen, Hudûd, 1; et-Tirmizî, es-Sünen, Hudûd, 20; İbnu Mâce, es-Sünen, Hudûd, 2) 

“Dinde zorlama yoktur” mealindeki ayet-i kerimeyi İslam’da din özgürlüğünün olduğuna delil saymak, delilleri çarpıtmaktır. Zira bu ayet-i kerime Müslüman’ın bir başka dini seçme konusunda özgür olduğuna değil, Müslüman olmayan birini bu dine (İslam’a) girmesi konusunda baskı altına alma özgürlüğünün olmadığa işaret etmektedir. 

  1. Düşünce özgürlüğü: Demokratik sistemlerde bireyler diledikleri düşünceyi kabul ya da reddedebilirler. Hiç kimse herhangi bir düşünceyi kabul etme konusunda zorlanmaz. 

İslam’da ise Müslüman olan bir kişi, tüm düşünce ve davranışlarında şer’î hükümlerle kayıtlıdır. İstediği gibi düşünüp istediği gibi davranamaz. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: 

لا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعًا لِمَا جِئْتُ بِهِ

“Sizden biri iman etmiş olmaz, ta ki heva ve hevesi, arzuları; getirdiğime (dine) tâbi oluncaya dek.” (el-Beyhakî)

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ

“Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verince, ne bir mümin erkeğin ve ne de bir mümin kadının (o konuda) muhayyerlikleri (tercihleri) olmaz.” (el-Ahzab, 36) ayet-i kerimesi açıkça düşünme, bir eşya, olay ya da davranış hakkında yargı ve hüküm bildirme yetkisini tamamen Allah’a ve Rasulü’ne vermektedir. 

“İyiliği emretme ve kötülükten nehyetme”, “zalim sultana karşı hakkı söyleme” veya “kınayıcının kınamasına aldırmaksızın doğru olanı söyleme” gibi dinin emirlerini, ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirmek yine nassları çarpıtmak anlamına gelmektedir. Zira bu meyandaki nasslar, hakkı söyleme veya iyiliği emretme noktasında Müslüman’ın davranışlarını kayıt altına almakta, dinin, kendisini bu noktada serbest bırakmadığını ifade etmektedir. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: 

قَالَ رَسُولُ اللّهِ: مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ اخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْراً أوْ لِيَصْمُتْ

 “Kim Allah’a ve Ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır konuşsun ya da sussun.” (Tirmizî) Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre Müslümanın konuşması dahi dinin meşru saydığı kapsam içinde kalmak zorundadır. O dilediği gibi düşünüp, düşüncesini dilediği gibi ifade etme özgürlüğüne sahip olmadığı gibi, aksine “hayrı” (dince meşru) olanı ifade etmek zorundadır. Aksi takdirde susmalıdır. 

O halde bu nasslar çerçevesinde düşünüldüğünde İslam’da düşünce özgürlüğünün de olduğunu söyleyemeyiz. İslam’da böyle bir özgürlük olmadığı gibi böyle bir özgürlüğün olduğunu söyleme özgürlüğümüz bile yoktur. Bundan dolayı İslam’da özgürlüklerin olduğunu iddia edenlerin nasslardan hareket ederek bunu yapmaları çok gülünç olmaktadır. Demokratik Batılı ülkelerden birinde sıradan bir vatandaş bile bu durumu şaşkınlıkla karşılayacaktır. Özgürlüklerin olduğunu kutsal metinlere “kayıtlı kalarak” açıklama çabası, gerçekten Müslüman âlim ya da düşünürlerimizin içine düştüğü kompleksli durumu göstermesi açısından çok çarpıcı bir durumdur.

  1. Mülk edinme özgürlüğü: Demokratik ülkelerde vatandaşlar diledikleri gibi mülk edinme özgürlüklerine sahiptirler. Bu ülkelerde kişiler diledikleri yol ve yöntemlerle servet elde edebilir ve bunları çoğaltabilirler. Ancak İslam’da mülk edinmenin yolları sınırlandırılmıştır. Örneğin; faiz haram sayılırken alışveriş helal kılınmıştır. Miras, hibe, ikram, emek karşılığı ücret, ticaret, vb. yöntemler helal olan mülk edinme yollarından sayılırken faiz, kumar, şans oyunları, alkol ticareti, kadın ticareti, rüşvet, vb. yöntemler haram olan mülk edinme yollarından sayılmıştır. Dolayısıyla İslam, Müslüman’ın servet ve mülk edinmesi için helal yolları sınırlandırmış, bu noktada onu özgür bırakmamıştır.

وَأَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا 

“Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır.” (el-Bakara, 275) 

  1. Kişisel özgürlükler: Kişisel özgürlük, bireyin her türlü kayıttan kurtulması ve üzerinde hiçbir baskı hissetmemesi manasına gelmektedir. Buna göre kişi, dilediği gibi giyinebilir, dilediği gibi beslenebilir, isterse hiçbir cinsiyet ayrımı gözetmeksizin her türlü şaz/çarpık cinsel tercihlerde bulunabilir. Bunun ölçüsünü ve standartlarını sadece kendi zevk ve beğenisi belirler. İslam ise, giyimden ticarete, yemeden içmeye hatta hangi elle yiyeceğimize, mescide, evlerimize hangi ayakla girip çıkacağımıza kadar belirlemiş ve jest ve mimiklerine kadar Müslüman’ın davranışlarını kayıt altına almıştır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ

“Sizden birinizin kardeşine tebessüm etmesi sadakadır.” (Tirmizî)

Yukarıda yaptığımız değerlendirmelerle “Bireysel, fikrî özgürlükler ile mülk edinme ve din özgürlükleri” manasında demokrasinin de İslam’da olmadığı anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak; dinin hayattan ayrılması anlamına gelen Laiklik düşüncesini esas alan demokrasi, dini temsil eden Kilise otoritesinin Avrupalı toplumlar üzerinde kurduğu baskılar karşısında Avrupalı düşünür ve felsefecilerin ürettiği ve insan aklını eksene alan bir sistemdir. Rönesans’ı üreten filozoflar, Avrupalı halkların da desteğini arkalarına alarak, “tanrı” adına konuşma ve kural koyma yetkisini kendisinde gören Kilise’nin ve Kilise’nin desteği ile iktidarına meşruiyet kazandıran kralların zulmüne ve keyfî uygulamalarına başkaldırdılar. Bu başkaldırının mimarı olan filozoflar yönetimin sosyal, siyasî, ekonomik, vb. insanın hayatına dair hiçbir çözüm içermeyen dine ne de Avrupa halklarının gözünde meşruiyeti kalmamış krallara dayandırılmaması gerektiği konusunda bir kanaate sahipti. Her ne kadar reel anlamda uygulanabilirliği imkânsız olsa da yönetimin topluma verilmesi meselesi her iki otoriteden çok çekmiş olan Avrupalı halkların kulaklarına çok hoş gelen en makul çözüm gibi duruyordu.

Evvelce güneyden Endülüs İslam toplumunun ve sonradan da doğudan, sınırları Viyana kapılarına kadar dayanmış olan Osmanlı İslam toplumunun kıskaçları arasında kalmış, buralarda İslam Ümmeti’nin parıltılı ve gelişmiş yaşamına bir şekilde vakıf olan ve öykünen Avrupalı halkların bu dine yönelmeleri hiç de ihtimal dışı bir durum değildi. Bundan dolayı aydınlanma filozofları, Avrupa toplumlarını dinin kayıtlarından, tiranların baskılarından kurtaran ve -ütopik de olsa- kendi kendilerini yönetme fırsatını onlara veren böyle bir çözümü üretmemiş olsalardı, belki de biz İslam’ın başta Avrupa kıtası olmak üzere bütün yer küreye egemen olduğu farklı bir çağa tanıklık edecektik. Bu ihtimal üzerinde düşünmeye kapı aralarsak insanlığın kaybettikleri hakkında sayfalar dolusu yazmamız gerekeceği muhakkaktır. 

Ancak bizler artık çağdaş tiranları devirmeye kararlı gözüken Ortadoğu Müslümanlarına demokrasi, kendi kendilerini yönetme, vs. vs. argümanlarının tekrar tekrar ısıtılıp önerilmesinin, Batılı ağızların bölgenin jeopolitiğini derinden etkileyecek İslamî bir devletin kurulmasına ilişkin kaygılarını dillendirmelerinin ve bunun karşısında Türkiye’nin “İslam’la laikliği birlikte yaşatabilen demokrasisinin” bir model olarak sunulmasının çok anlamlı ve bir o kadar da hin bir fikir olduğunu düşünüyoruz. İslam Ümmeti’nin alimleri, kanaat önderleri ve İslamî hareketlerin liderleri bu oyunu nasıl görmezden gelebilirler?!! 

İslam Ümmeti kutsal kitabın metinleri gibi sorgulanamaz kabul edilen sömürge kültürüne ve sömürgeci kafir devletlerin politikalarının uygulayıcılığını yapan diktatörlere/tiranlara başkaldırmış ve yeniden kendisi olarak tarih sahnesine çıkma fırsatını yakalamışken; âlimler, entelektüeller, fikir ve kanaat önderleri Ümmet’e altın tepside zehrin sunulmakta olduğunu, ayağının altına muz kabuğu konulmak istendiğini ve tıpkı yeni çağın başlangıcında olduğu gibi arayışına asla çözüm olmayacak ve İslam Ümmeti’ni Allah’ın dinine dönmekten saptıracak bir “orta yola” sevk ederek umutlarını bir başka bahara bırakmalarına seyirci kalabilirler?!!

Bizler bütün kokuşmuşluğu açığa çıkmışken, hâlâ Müslümanları Batı’nın tükenmiş değerlerine, demokrasiye çağıranlara Musa Aleyhi’s-Selam’ın deyimiyle şöyle seslenmek istiyoruz:

أَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذِي هُوَ أَدْنَى بِالَّذِي هُوَ خَيْرٌ

“İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?” (el-Bakara 61)

الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

“Onlar, iyi iş yaptıklarını zannettikleri halde dünyadaki çabaları boşa çıkanlardır.” (el-Kehf 104) 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz