DEMOKRASİ ÜTOPYADIR!

Cevher Kara


Demokrasi, bugün bizlere tartışılmaz bir hakikatmiş gibi takdim ediliyor. Dokunan yanıyor, yaftalanıyor, çağdışı, barbar, mürteci ilan ediliyor. İnsanlığın geldiği son noktayı tartışmaya, eleştiriye açmak kimin haddinedir! Bu kazanımları reddetmek olacak şey değildir. Bunu yapanlar marjinallerdir, insanlığı tekrar karanlığa mahkûm etmek isteyenlerdir. Hangi çağda yaşıyoruz, o devirler geçti deniyor. Bir de bunu demokrasinin bir eşletiri kültürü olduğunu savunmalarına rağmen yapıyorlar. Skolastizme (Ortaçağ-Kilise yöntemlerine uygun felsefe) bir karşı koyuş sunsun diye çağlar öncesinden imdada çağrılan bir fikir, şimdi kendisi yeni bir skolastizm oluşturuyor. Ama bu durum demokrasi havarileri tarafından görmezden geliniyor. Bu paradoks yok sayılıyor.

Ama insanlığın demokrasiye mecbur edilmesine karşı bir şey yapılmalıdır. Kuşkusuz ki bunu da bir tek Müslümanlar yapacaktır. Zira ellerinde çare olanlar, İslam müntesipleridir. Bir tek İslam bu çağdaş büyüyü bozabilir. Şu gözbağcıların foyalarını ortaya çıkarabilir. Eğer kendimizi insanlığı felaha kavuşturacak bir konumda görüyorsak, demokrasiyi kuru kuruya reddetmekten öte bir şey yaparak sağlıklı bir reddedişi ortaya koyabilmeliyiz. Akidemiz bu konuda bize yeterli miktarda güç temin edecektir. 

Elimizde gerçek (sahih) bir çözüm seçeneği olmasaydı, demokrasi eleştirimiz sakıt olabilirdi. Çünkü başka seçeneği olmayanlar, var olan seçeneklere mahkûmdurlar. Bilirler ki ellerinde olan çürürse yerine koyacakları bir şeyleri yoktur. İşte İslam Akidesi insanlığın karşılaştığı meseleleri tarihte nasıl sahih ve dakik bir şekilde çözmüşse bugün de çözebilir. Geçmişte firavunî düzenlerin, zorba krallıkların, darun nedve gibi putperest yönetimlerin elinden insanlığı nasıl çekip almışsa bugün de demokrasi denen çağdaş zulmün elinden yine çekip alacaktır. 

Demokrasi Nedir?

Demokrasi, bu fikrin savunucularınca ‘halkın, halk tarafından, halk için yönetilmesi’ şeklinde tarif edilmiştir. Buna göre halkın otoritesinin üstünde mutlak olarak hiçbir otorite kabul edilemez. Çünkü halkın iradesi ancak hiçbir baskının ve kayıt altında tutmanın olmadığı bir ortamda gerçekleşir. Şu halde Demokrasi’nin üzerine bina edildiği iki esas vardır:

  • Egemenlik/Hâkimiyet halka aittir

  • Özgürlüklerin/Hürriyetlerin garanti altına alınması kaçınılmazdır.

Bir Ütopya Olarak Demokrasi

Gerçekte olmayan, tasarlanmış ideal toplum şekli anlamına gelen ütopya; köken olarak Yunanca olup, ‘yok, olmayan’ anlamındaki “ou”, ‘mükemmel olan’ anlamındaki “eu” ve ‘yer, toprak, ülke’ anlamındaki “topos” sözcüklerinden türemiştir. “Gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce” olarak da tercüme edilmiştir. Demokrasinin ütopya oluşu ise şu iki sebepten dolayıdır:

  1. Özgürlük kavramının muğlâklığı

Demokrasi’nin kendini pazarlarken kullandığı en etkili araç, dünya halklarını ikna etme -daha doğrusu kandırma- işinde başvurdukları en kuvvetli argüman şüphesiz ki özgürlüktür. Dünyaya yıllardır gördürdükleri özgürlük rüyasıyla, yığınla sömürü, yığınla yağma gerçekleştirmişlerdir. Ama bunca reklâm ve hegemonya çabasına rağmen özgürlük tamamen bir faraziyedir. 

Hıristiyanlığa göre insan, Âdem’in günahıydı. Bu nedenle doğuştan itibaren günahkârdı, kirliydi. Bu düşünce insanı daha doğmadan olumsuz bir sıfatla anıyordu. Fakat aydınlanmacı filozoflar öyle düşünmüyordu ve tamamen reaksiyoner bir tavırla tam tersi bir şeyi iddia ettiler.

Onlara göre gerçek çok daha farklıydı. İnsan doğal olarak, doğuşuyla birlikte her istediğine inanma, her istediğini düşünme ve yapma serbestîsi olan bir varlıktı. İnsanı herhangi bir şekilde baskı altına alan ilahî veya dünyevî hiçbir güç yoktu. Bu doğal olarak böyleydi, tabiat insanı böyle var etmişti. Fakat bireyin sosyalleşme mecburiyetinde kalmış olması, kalabalıklar halinde bir yaşam kurması bu özgürlüklerinin bir kısmından -sözde- yine kendi lehine feragat etmesi gerekliliğini doğurdu. Bu durum toplumun bütün fertlerinin, tıpkı kendileri gibi toplumun birer ferdi olan diğer insanlarla; özgürlüklerine zarar vermeme, haklarını çiğnememe, özel mülkiyetlerine zarar vermeme konularında toplumsal bir sözleşmeye varmalarını gerekli kıldı. Bu sözleşmeye aykırı davrananlar başkalarının özgürlüklerini tehdit edenler olarak algılanıp cezaî müeyyidelere muhatap kılındı. 

Fakat ‘başkasının özgülüğünün başladığı yerde biter’ denilen özgürlüğün başladığı ve bittiği yer hiçbir filozof tarafından belirlenmemiştir. Yapılacak kısıtlamaların tam olarak nereye kadar olduğu beş yüz yıllık süreç içerisinde hâlâ netlik kazanmış değildir. Bir beş yüz yıl daha geçse bile yine de bu muğlâklık ve müphemlik ortadan kalkmayacaktır. Gerek çağdaş filozoflar gerekse de selefleri bu durumu kabul ve itiraf etmişlerdir. Bu demokratik handikabı güncel uygulamalarda da görebiliriz. AİHM’nin verdiği bir karar mesela. İtalya’da ilköğretim okullarında sınıflardaki haçların ve İsa figürlerinin kaldırılması talebi İtalyan Mahkemesi’nce kabul edilmiş fakat Vatikan’ın AİHM’e başvurması sonucu İtalyan Mahkemesi’nin verdiği karar bozulmuştur.  Şimdi hangi talep özgürlük açısından haklıdır, belli değil. 

  1. Halk egemenliğinin hiçbir zaman gerçekleşemeyecek olması

Demokrasinin bugünkü baskıcı egemenliğini anlamak için “Aydınlanma” denilen çağa ve onu hazırlayan şartlara bakmalıyız. Mutlakıyetçi yönetimlerin Kilise’yle elbirliği edip Avrupa halklarını bir cenderede tutmalarına tepki olarak, aydınlanmacı filozoflar yeni bir insan, toplum ve yönetim şekli arayışına giriştiler.  Zira Kilise, hükmetme hakkının Tanrı’da ve dolayısıyla kendilerinde yani din adamlarında görüyordu. Bu yetkiyi ise krallarla seve seve paylaşmıştı. Yani Kilise ve Krallık, Tanrı adına hükmediyordu ve bu hükmediş halkı tamamen baskı altına almaya yönelikti. Bu iki güç, kendi arzu ve isteklerini ‘Tanrı Buyruğu’ olarak sunup böylece halkta bir kabul görürlük tesis etmeye çalışıyorlardı. Bu düzenin herhangi bir şekilde hilafına olan davranışlar veya düşünceler hemen aforoz edilip en ağır cezalara çarptırılıyordu. 

Yukarıda özgürlük bahsinde değindiğimiz gibi Kilise’nin, Âdem’in günahı ve doğuştan günahkâr dediği insanı; Tanrı’nın ve diğer bütün tahakküm edicilerin karşısına doğuştan temiz ve kendi hakkındaki bütün kararları kendisi alabilecek olgunlukta ve özgür bir varlık olarak koydular. İnsan, doğası itibariyle özgürdü ve doğrularını ve yanlışlarını kendisi belirleyebilirdi. Bunu yapabilmesi için akıl dışında herhangi bir ilahî güce yahut başka bir şeye ihtiyacı yoktu. Yani yasamanın kaynağı insandı; Tanrı değil. İnsan her istediğini yapma hakkına sahip olmakla birlikte ictimaî/toplumsal bir varlık olmasından dolayı kendi isteklerini diğer insanların istekleriyle çatıştırmadan hayata geçirmeliydi. Böylelikle toplumsal bir varlık olan insan için “yasamanın kaynağı halktır” görüşüne varıldı. Halk kendi kaderini tayin hakkına sahipti ve bütün değer yargılarını kendi belirleyebilmeliydi. Bunun adı demokrasiydi, yani “halk (demos) iktidarı (kratos)”

Ama bir sorun vardı: Halk, bu yasama yetkisini hayata nasıl geçirecekti? 

Bu meselenin çözümü için şu zamana kadar geliştirilmiş en kabul gören tarz vekâlettir. Halk, elindeki yasama yetkisini vekâleten bazı insanlara -milletvekili- vermek için seçimlere gidecek ve o seçimler sonrasında en çok oyu alan parti hükümeti kuracak, diğer partiler ise muhalefette kalacaktır. Seçilen vekiller -iktidardakiler ve muhalefettekiler- de belli bir süreye kadar -4 yıl, 5 yıl- boyunca halk adına yasamada bulunacaktır. Bugün Batılı, Batı-dışı bütün demokrasilerde -bazı nüans farklılıklarına rağmen- uygulanan bu tarz, temsilî demokrasidir.

Temsile veya vekâlete dayalı demokrasinin oy çokluğuna göre işlemesi, oy yüzdesi düşük halk kesiminin yasamaya, seçimin galibi olan ve vekil çoğunluğunu elinde bulunduran kesim gibi katılabilme olanağını elinden alır. Bir tek güvenoyu vb. işlerde, komisyonlardan geçen veya iktidar partisince hazırlanmış kanun maddelerini oylamakla yasama icraatına katılabilirler. Bu ise pasif bir katılımdır ve halkın iktidarı yerine çoğunluğun iktidarı demektir.

Kaldı ki halk, bu vekilleri meclise/parlamentoya belli bir süreliğine göndermektedir. Halkın, milletvekillerinin hangi yasaları çıkaracağı konusunda kayda değer bir bilgisi yoktur. Reyini partilerin seçim propagandalarına göre vermektedir. Vekiller halkın veya seçmenin rızası dışında herhangi bir kanun çıkarırlarsa halkın bu duruma doğrudan müdahale etme şansı yoktur. Keza yürütmenin herhangi bir icraatı halkın rızası dışında gerçekleşirse bile halk, bu duruma tepki olarak en fazla sokaklara çıkıp slogan atabilir. Bunun ise bir işe yaramadığını son Irak Savaşı’nda ABD ve Britanya örnekleriyle gördük. Halkın bütün tepkilerine rağmen vekâleti elinde bulunduran Meclis, savaş kararı aldı ve bunu kimse önleyemedi. Bir başka örnek de Türkiye’de son yapılan referandumdur. Hükümet Partisi’nin hazırladığı yasa paketi evet veya hayır diye oylandı. Oysa halkın belki de %90’lık bir kesimi yasaların içeriğinden habersizdi, yasa paketini incelememişti. Dolayısıyla yasama halkın değil, iktidarın yasamasıydı. Referandumun bir paket üzerinden yapılmasıysa ayrı bir çelişkiydi. Zira halk yasaları tek tek oylama imkânından mahrumdu. Ve sadece iki seçenek vardı; ya evet ya hayır! Bu örnekler de gösteriyor ki, halkın vekillere duyduğu hoşnutsuzluğu belirtmesi için bir dahaki seçimleri beklemekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktur. Ki yeni bir seçim aynı paradoksun tekrar etmesi demektir!

Seçim barajları ne denli düşürülürse düşürülsün, ne kadar ‘çoğunluk değil çoğulculuk’ denilirse denilsin, bu tenakuz hep devam edecektir. Halk, yasama hakkını hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçiremeyecektir. 

Hülasa şu iki unsuruyla bile demokrasi, ütopik bir fikirdir. Bunu Batılı siyasetçiler, entelektüeller, aydınlar… hepsi bilmektedir. Fakat başka bir seçeneği akıllarına getirmeleri demek, sömürü düzenlerinin ortadan kalkma ihtimalini gündeme getirecektir ki bunu da çok iyi biliyorlar. Bu fasid, fasid olmakla beraber farazî düşünceyi lağvedebilecek olanlar bir tek Müslümanlardır. Onların da yüzlerini, döndürüldükleri demokrasiden İslam’a çevirmeleri gerektiğini anlamaları, şahit ve en hayırlı ümmet olma vasıflarını gerçekleştirmeleri gerekmektedir. 

بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءهُم بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَن يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“Bilakis, bilgisizce zulmedenler kendi hevalarına (keyiflerine) uydular. Allah’ın saptırdığını kim hidayet edebilir ki? Ve Onlar için nusret edici de (destekleyici de) yoktur. Sen (Rasul’üm) yönünü hanif (tevhid) olan din (İslam) için kaim kıl. Zira O (İslam) Allah’ın fıtratıdır. O (Allah) insanları, Onun üzerine (din duygusu üzere) yaratmıştır. Allah’ın yaratmış olduğunda değişiklik olmaz. Bu din dosdoğru olandır ve lakin insanların ekseriyeti onu bilmiyorlar.” (er-Rum 29-30)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz