Rahman ve Rahim olan
Allah’ın Adıyla
Râşidî Hilâfet Devleti
projesinin, sâir siyasi projeler arasında gerçek bir teveccüh kazanan tek siyasi
proje haline gelmesiyle birlikte, aleyhindeki fikrî, siyasi ve kültürel
kampanya giderek şiddetlendi. Pazarlanan ya da yeniden pazarlanmaya başlanan
tezlerden biri de şu iddiaydı: “İslâm herhangi bir yönetim sistemi
belirlememiş, yalnızca Müslümanlarca kabul edilen yönetim sisteminin
seçilmesinde dikkate alınması gereken birtakım ilkeler, amaçlar ve maksatlar
belirlemiş ve dolayısıyla Hilâfet sistemi, sadece Râşid Halifeler zamanında
Sahâbe tarafından kabul edilen tarihsel bir model olmuş, sonraki asırlarda
Müslümanlar bu modeli sürdürmüş, 90 yıl önce Osmanlı Hilâfeti’nin sona ermesine
kadar devam etmiştir.”
Ne yazık ki İslâm
düşmanları, düşüncelerini ve görüşlerini İslâm’a dayandırdıklarını iddia edenlerin
dillerine bu tür sözleri dolamayı başarmıştır. Bunların kökü, 90 yıl önce İslâm
ve Yönetimin Temelleri adı kitabın yazarı olan Ezher mezunu Ali
Abdurrâzık’a dayanmaktadır. Bugün aynı sözler, “İslâmcı” etiketli kişilerin
dillerine pelesenk olmuştur. Birkaç hafta önce, Müslüman Kardeşler Hareketi’nin
Suriye’deki Genel Murâkıbı Muhammed Hikmet Velîd’in, “İslâmî Hilâfet: Tarih
mi, Akide mi?” başlıklı makalesinde yazdıkları dikkat çekiciydi. Şöyle
diyordu: “İslâm, herhangi bir yönetim biçimi belirlememiştir. Aksine zamanın
ve mekânın koşullarına göre uygun bir yönetim biçimi inşa etmeleri için
Müslümanlara ilham veren genel ilkeler koymuştur. Hilâfet ise İslâm devletinin
tarihsel bir yönetim biçimidir. Müslümanlar, İslâm’ın ilk asırlarında içtihat
etmişler, bir yönetim biçimi geliştirip buna Hilâfet adını vermişlerdir.
Dolayısıyla bugün Müslümanların başka yönetim biçimleri geliştirmeleri
mümkündür. (Başkanlık sistemi, parlamenter sistem, anayasal monarşi gibi.) İslâm’ın
değerlerini, adaletini ve rahmetini temsil etsin yeter.”
Muhammed Hikmet Velîd, “Siyasal
Meşruiyet ve Şer’î Siyaset” başlıklı makalesinde ise şöyle diyor: “Kur’an-ı
Kerîm’in yönetim sistemine ilişkin öğretileri, genel ilkeler biçiminde mücmel
olarak gelmiş ve bu genel ilkelerle zamanın ve mekânın koşullarına göre
yaşamlarını düzenleyebilmeleri için ayrıntıları Müslümanlara bırakmıştır. İslâm’ın
Müslüman toplum için belirlediği bu büyük temellerden biri de şûradır...
Böylelikle Kur’an-ı Kerim, şurayı Müslüman için bir yaşam biçimi haline
getirmiştir.”
Bu asılsız iddiaya şöyle cevap verilebilir: Muhakkak ki İslâm Şeriatı, hayatın istisnasız tüm yönlerini düzenleyen kapsamlı ve eksiksiz bir şeriattır. Zira kulların tek tek bütün fiillerine ilişkin şer’î hükümler içermektedir. Kulların hiçbir fiili yoktur ki hakkında Allahu Teala’nın Kitabında şer’î bir hüküm olmasın. Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:
“İşte
bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için
din olarak İslâm'ı beğendim.”
Yine şöyle buyurmuştur:
“Bu
Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar
için bir müjde olarak indirdik.”
İslâm tarihi boyunca
hiçbir İslâm âlimi, İslâm Şeriatı’nın kulların bütün fiillerine ilişkin şer’î hükümler
içerdiği konusunda ihtilafa düşmemiştir.
Yönetim sistemi, gerek
insanların işlerinin yürütülmesi, yöneticinin seçilme keyfiyeti, yönetimi
sürdürme keyfiyeti, şer’î hükümleri uygulama keyfiyeti bakımından, gerekse
yöneticinin yönetilenlerle ilişkileri, yöneticinin muhasebe edilmesi, görevden
uzaklaştırılması ve yöneticiye karşı çıkılması bakımından bütün beşeri fiiller
ile alakalı olduğundan, İslâm’ın nizam ve teşri yönüyle kapsadığı kulların
fiillerinin bir parçasıdır. Ayrıca herkes gayet iyi biliyor ki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Müslümanlar
için bir devlet kurmuş, Rafîku’l A’lâ’ya iltihak edinceye kadar 10 yıl boyunca
yönetmiştir. Ardından Sahâbesi RadiyAllahu
Anhum Râşid Halifeler liderliğinde aynı yönetim metodunu benimseyerek devam
etmişlerdir. Nebî SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in yönetim metodu, Allahu Teala’nın Kitâbı’ndan sonra İslâm
Şeriatının ikinci kaynağı olan Sünneti’nden bir parçadır. Keza Sahâbiler RadiyAllahu Anhum da bu hususta icmâ
etmişlerdir ki yönetim ve otoritenin icrası ile alakalı bu hususlar, yönetim
sistemine ilişkin hükümlerin çıkarılmasında esas kabul edilen şer’î
delillerdendir. Zira Sahâbe İcmâı, Kur’an ve Sünnet’in irşâd ettiği teşriî
delillerden biridir.
Tüm bu deliller ve
yönetime ilişkin işaret ettikleri şer’î hükümler incelendiğinde, “İslâm,
herhangi bir yönetim biçimi belirlememiştir, aksine zamanın ve mekânın
koşullarına göre uygun bir yönetim biçimi inşa etmeleri için Müslümanlara ilham
veren genel ilkeler koymuştur” şeklindeki iddianın kesinlikle bâtıl olduğu
açıklığa kavuşur. Hatta görülür ki İslâm, yönetim için tüm detaylara sahip bir
nizam koymuş ve Müslümanları, birbirine rakip kanun koyucuların pazarlayıp
rekabete girdikleri beşerî yönetim sistemleri arasında üstünlük mukayesesine
dalmaktan uzak tutmuştur.
Şüphesiz bu tür tezler,
“tüm Müslümanların genel başkanlığı” olması bakımından Hilâfet’in farziyetini
düşürmeyi amaçlıyorlar. Çünkü bu tezleri ortaya atanlar, yalnızca İslâm’ın
yönetim nizamının şekli ve yönetim mekanizmalarının zorunlu oluşuna karşı çıkmakla
yetinmiyorlar, bilakis bizatihi Hilâfet makamını hedef alıyorlar. Böylelikle
Hilâfet’in şer’î bir farz değil, tarihsel bir tercih olduğunu ileri sürüyorlar.
Belki de bu, İslâm karşıtı tezlerin en tehlikelisi sayılır. Çünkü Müslümanlar
için son derece önemli olan büyük bir farzın altı oyuluyor. Bu tahribat
nedeniyle, Müslümanların parçalanmışlığı ve çok başlı devletlere bölünmüş
milletler haline getirilmeleri mubah kabul ediliyor ve Hilâfet farziyeti devre
dışı bırakılıyor.
Muhammed Hikmet Velîd
adı geçen makalesinde şöyle diyor: “Bazı İslâmi partiler, örneğin Hizbu’t
Tahrîr, kitaplarında Hilâfet’in yıkıldığı koşullar ve tekrar nasıl
kurulabileceğine odaklanıyor. Hatta dünyadaki tüm Müslümanlar için birden fazla
devlet ve birden fazla halife bulunmasını haram kabul ediyor.”
İslâm kültüründen azıcık
nasiplenmiş herkes şunu kesin olarak bilir: Bütün İslâm âlimleri, dünyadaki tüm
Müslümanlar için tek bir halife seçilmesinin farz olduğu konusunda görüş
birliği içindedir.
el-Cezîrî Rahimehullah
Dört Mezhep Fıkhı adlı kitabında şöyle der: “Tüm imamlar, Hilâfet’in
farz olduğu, dinin şiarlarını ikame eden, zalimlere karşı mazlumlara yardım
eden bir halifenin varlığının kaçınılmaz olduğu, aynı zaman diliminde tüm dünya
çapındaki Müslümanlar için birbirleriyle müttefik yahut muhalif iki halife
bulunmasının caiz olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir.”
İmam Kurtubî de
tefsirinde şöyle der: “Hilâfetin farziyeti konusunda, ne ümmet arasında, ne
de imamlar arasında bir ihtilaf vardır. (Mutezili olan) el-Asam’dan yapılan
rivayet hariç ki o da zaten Şeriat’a karşı sağır bir adamdı. Onun laflarını söyleyip
onun görüşüne ve mezhebine uyanlar da öyledir.”
Hilâfet farziyetine
yapılan saldırı, hem adına, hem de anlamına yöneliktir. Adına yönelik bir saldırıdır,
çünkü pek çok kez “Hilâfet” kavramının, sonradan çıkmış bir kavram olduğu,
şer’î nasslarda ve Nebî SallAllahu Aleyhi
ve Sellem zamanında görülmediği iddia edilmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
vefatından sonra, Sahâbîler Ebu Bekri’s Sıddîk RadiyAllahu Anh’a bey’at ettikleri zaman, kendisine Müslümanların
yönetiminde ve liderliğinde “Rasulullah’ın Halifesi” lakabı verdikleri için
güya ortaya çıkmıştır.
Hakikatte ise bu iddia
kesinlikle çürüktür. Zira Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in sahih kaynaklarda geçen sahih ve sarih hadislerini yok
saymaktadır. Nitekim Buhari ve Muslim, sahihlerinde Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet
etmişlerdir:
كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ
الْأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ
بَعْدِي، وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ، قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ:
فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ، أَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ، فَإِنَّ اللَّهَ
سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ
“İsrailoğullarını Nebiler
siyaset ediyordu. Bir Nebi öldüğünde diğer bir Nebi takip ediyordu. Benden
sonra ise Nebi yoktur. Halifeler olacak ve çok olacaklar. Dediler ki: Bize ne
emredersin? Buyurdu ki: İlk önce biat edilene vefa gösterin. Onlara haklarını
verin. Zira Allah, onları güttüklerinden hesaba çekecektir.”
Yine Muslim, sahihinde Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“İki Halife için
biat edildiğinde ikincisini öldürün.”
Buhârî, Ebu Said
el-Hudrî’den, Nebî SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
مَا اسْتُخْلِفَ خَلِيفَةٌ إِلَّا لَهُ
بِطَانَتَانِ بِطَانَةٌ تَأْمُرُهُ بِالْخَيْرِ وَتَحُضُّهُ عَلَيْهِ وَبِطَانَةٌ
تَأْمُرُهُ بِالشَّرِّ وَتَحُضُّهُ عَلَيْهِ، وَالْمَعْصُومُ مَنْ عَصَمَ اللهُ
“Bir kimse halife
olduğunda iki danışmanı olur, bir danışmanı iyiliği emredip ona teşvik ederken
diğer danışman da şerri emredip ona teşvik eder. Korunmuş kişi, Allah'ın
koruduğu kişidir.”
Yine İbn Hibbân
sahihinde, Nebî SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
سيكون بعدي خلفاء، يعملون بما يعلمون، ويفعلون
ما يؤمرون، ثمّ يكون من بعدهم خلفاء يعملون بما لا يعلمون، ويفعلون ما لا يؤمرون،
فمن أنكر عليهم فقد برئ، ولكن من رضي وتابع
“Benden sonra Halifeler
olacak. Bildikleri şeylerle amel edecekler ve emrolundukları şeyleri
yapacaklar. Sonra onların ardından başka Halifeler olacak. Bilmedikleri
şeylerle amel edecekler ve emrolunmadıkları şeyleri yapacaklar. Kim onlara
karşı çıkarsa berî olur. Ama kim razı ve tâbi olursa o başka!”
Müsned’inde İmam Ahmed,
İbn Hibbân, İbn Mâce ve Taberâni, lafzı Dârimî’ye ait bir hadiste, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle
buyurduğunu rivayet etmişlerdir:
أُوصِيكُمْ بِتَقْوَى اللَّهِ وَالسَّمْعِ
وَالطَّاعَةِ وَإِنْ كَانَ عَبْدًا حَبَشِيًّا، فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ
بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلاَفًاكَثِيرًا، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِى وَسُنَّةِ
الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ
“Sizlere Allah’a
karşı takvayı ve (başınızda emir olarak) Habeşli bir köle dahi olsa işitip
itaat etmeyi tavsiye ederim. (Benden) sonra sizden hayatta kalanlar, nice
ihtilaflar görecektir. Sizin yapmanız gereken, benim sünnetime ve hidayet üzere
olan Râşid Halifelerin sünnetine sımsıkı sarılıp ona azı dişleriniz ile
yapışmaktır.”
Tüm sahih ve sarih hadisler, “Hilâfet” kavramının, ârızi veya sonradan üretilmiş olmadığını hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır. Ancak elbette ki, şer’î nasslarda bu manayı taşıyan tek lafız “Hilâfet” değildir. Çünkü nasslarda yalnızca “Hilâfet” lafzı ile yetinilmemiş, keza aynı manada “İmamet” lafzı da geçmiştir. Allah’ın Resulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Her kim bir imama
(halifeye) biat edip elinin ayasını ve kalbinin semeresini verirse, gücü
yettiğince ona itaat etsin. Eğer bir diğeri onunla (yönetimi ele geçirmek
üzere) çekişmek için gelirse, o diğerinin boynunu vurun.”
Yine şöyle buyurmuştur:
“İmam (Halife)
sizin için bir kalkandır. Onun ardında savaşılır ve onunla korunulur.”
Dolayısıyla diyoruz ki
talep edilen, bu iki lafızdan biri veya başka herhangi bir lafız değildir. Aksine
farz olan, “Hilâfet” ve “İmamet” lafızlarının delalet ettiği bu manaya bağlı
kalmaktır. İşte Hilâfet’e saldırarak farziyetini yıkmaya çalışanların hedef
aldığı da zaten bu manadır.
Çünkü “Hilâfet” lafzının delalet ettiği mana, yani tanımda kast edilen şer’î mana, şer’î hükümleri tümüyle uygulamak ve İslâm dâvetini tüm dünyaya taşımak üzere dünyadaki tüm Müslümanların genel başkanlığı olmasıdır. Açıktır ki bu farziyeti ortadan kaldırmaya çalışmak, aralarına çizilmiş siyasi sınırlarla Müslümanların pek çok devlete bölünmüşlüğünü meşrulaştıran mücrim bir anlayıştır. Zira “Hilâfet” farzının içerdiği en bariz mana, tüm Müslümanlar için tek bir Halife başkanlığında tek bir devlet olması ve Müslümanlar için birden fazla devlet ve yönetici bulunmasının caiz olmamasıdır. Allah’ın Resulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“İki Halife için
biat edildiğinde ikincisini öldürün.”
Yine şöyle buyurmuştur:
“İşiniz
(yönetiminiz) tek bir adam üzerinde birleşmiş iken her kim gelir de âsânızı
parçalamak veya cemaatinizi (birliğinizi) bölmek isterse onu öldürün.”
Yine şöyle buyurmuştur:
“Her kim bir imama
(halifeye) biat edip elinin ayasını ve kalbinin semeresini verirse, gücü
yettiğince ona itaat etsin. Eğer bir diğeri onunla (yönetimi ele geçirmek
üzere) çekişmek için gelirse, o diğerinin boynunu vurun.”
Halife, dünyadaki tüm Müslümanlar için veliyyu’l emr, yani yönetimde bir muhafızdır. İster Hilâfet Devleti’nin otoritesi altında isterse bu otorite haricinde yaşasınlar, fark etmez. Zira Müslümanların şer’î yollarla seçilmiş Halifesine bey’at vermek, dünyadaki tüm Müslümanların boynunun borcudur. İster bu bey’atı hakkıyla eda etmiş olsun yahut olmasın, o bey’at boynunun borcudur. Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Emîrinden
hoşlanmadığı bir şey gören kimse sabretsin. Zira otoriteden bir karış ayrılan
kimse, cahiliye ölümüyle ölmüş olur.”
O halde, boynunda itaat bey’ati bulunarak Hilâfet Devleti bünyesinde bir Halife tayin eden Müslümanlar, hadis-i şerifler ve İslâm fıkhında tanımlanan ifadeyle “Müslümanlar cemaati”ni teşkil ederler. Huzeyfe ibnu’l Yemân’dan yapılan rivayette şöyle geçer:
“…Dedim ki; O zamana
yetişirsem bana ne emredersiniz? Buyurdu ki Müslümanların cemaatinden ve
imamından/halifesinden ayrılmazsın…”
Yine şöyle buyurmuştur:
“Her kim emîrinden
hoşlanmadığı bir şey görürse sabretsin. Zira cemaatten bir karış ayrılan kimse,
cahiliye ölümüyle ölmüş olur.”
İşte bu yegâne mana
açıklığa kavuştuğu zaman, Hilâfet’in yalnızca tarihsel bir kurum olduğu ve
şer’î bir farziyet olmadığı şeklinde atılan iddiaların hepsi çürütülmüş olur.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış