HİLÂFET TARİHSEL BİR KURUM MUDUR, ŞER’Î BİR HÜKÜM MÜDÜR?

Ahmed el-Kasas

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla

Râşidî Hilâfet Devleti projesinin, sâir siyasi projeler arasında gerçek bir teveccüh kazanan tek siyasi proje haline gelmesiyle birlikte, aleyhindeki fikrî, siyasi ve kültürel kampanya giderek şiddetlendi. Pazarlanan ya da yeniden pazarlanmaya başlanan tezlerden biri de şu iddiaydı: “İslâm herhangi bir yönetim sistemi belirlememiş, yalnızca Müslümanlarca kabul edilen yönetim sisteminin seçilmesinde dikkate alınması gereken birtakım ilkeler, amaçlar ve maksatlar belirlemiş ve dolayısıyla Hilâfet sistemi, sadece Râşid Halifeler zamanında Sahâbe tarafından kabul edilen tarihsel bir model olmuş, sonraki asırlarda Müslümanlar bu modeli sürdürmüş, 90 yıl önce Osmanlı Hilâfeti’nin sona ermesine kadar devam etmiştir.”

Ne yazık ki İslâm düşmanları, düşüncelerini ve görüşlerini İslâm’a dayandırdıklarını iddia edenlerin dillerine bu tür sözleri dolamayı başarmıştır. Bunların kökü, 90 yıl önce İslâm ve Yönetimin Temelleri adı kitabın yazarı olan Ezher mezunu Ali Abdurrâzık’a dayanmaktadır. Bugün aynı sözler, “İslâmcı” etiketli kişilerin dillerine pelesenk olmuştur. Birkaç hafta önce, Müslüman Kardeşler Hareketi’nin Suriye’deki Genel Murâkıbı Muhammed Hikmet Velîd’in, “İslâmî Hilâfet: Tarih mi, Akide mi?” başlıklı makalesinde yazdıkları dikkat çekiciydi. Şöyle diyordu: “İslâm, herhangi bir yönetim biçimi belirlememiştir. Aksine zamanın ve mekânın koşullarına göre uygun bir yönetim biçimi inşa etmeleri için Müslümanlara ilham veren genel ilkeler koymuştur. Hilâfet ise İslâm devletinin tarihsel bir yönetim biçimidir. Müslümanlar, İslâm’ın ilk asırlarında içtihat etmişler, bir yönetim biçimi geliştirip buna Hilâfet adını vermişlerdir. Dolayısıyla bugün Müslümanların başka yönetim biçimleri geliştirmeleri mümkündür. (Başkanlık sistemi, parlamenter sistem, anayasal monarşi gibi.) İslâm’ın değerlerini, adaletini ve rahmetini temsil etsin yeter.

Muhammed Hikmet Velîd, “Siyasal Meşruiyet ve Şer’î Siyaset” başlıklı makalesinde ise şöyle diyor: “Kur’an-ı Kerîm’in yönetim sistemine ilişkin öğretileri, genel ilkeler biçiminde mücmel olarak gelmiş ve bu genel ilkelerle zamanın ve mekânın koşullarına göre yaşamlarını düzenleyebilmeleri için ayrıntıları Müslümanlara bırakmıştır. İslâm’ın Müslüman toplum için belirlediği bu büyük temellerden biri de şûradır... Böylelikle Kur’an-ı Kerim, şurayı Müslüman için bir yaşam biçimi haline getirmiştir.

Bu asılsız iddiaya şöyle cevap verilebilir: Muhakkak ki İslâm Şeriatı, hayatın istisnasız tüm yönlerini düzenleyen kapsamlı ve eksiksiz bir şeriattır. Zira kulların tek tek bütün fiillerine ilişkin şer’î hükümler içermektedir. Kulların hiçbir fiili yoktur ki hakkında Allahu Teala’nın Kitabında şer’î bir hüküm olmasın. Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:

İşte bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.

Yine şöyle buyurmuştur:

Bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.

İslâm tarihi boyunca hiçbir İslâm âlimi, İslâm Şeriatı’nın kulların bütün fiillerine ilişkin şer’î hükümler içerdiği konusunda ihtilafa düşmemiştir.

Yönetim sistemi, gerek insanların işlerinin yürütülmesi, yöneticinin seçilme keyfiyeti, yönetimi sürdürme keyfiyeti, şer’î hükümleri uygulama keyfiyeti bakımından, gerekse yöneticinin yönetilenlerle ilişkileri, yöneticinin muhasebe edilmesi, görevden uzaklaştırılması ve yöneticiye karşı çıkılması bakımından bütün beşeri fiiller ile alakalı olduğundan, İslâm’ın nizam ve teşri yönüyle kapsadığı kulların fiillerinin bir parçasıdır. Ayrıca herkes gayet iyi biliyor ki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Müslümanlar için bir devlet kurmuş, Rafîku’l A’lâ’ya iltihak edinceye kadar 10 yıl boyunca yönetmiştir. Ardından Sahâbesi RadiyAllahu Anhum Râşid Halifeler liderliğinde aynı yönetim metodunu benimseyerek devam etmişlerdir. Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yönetim metodu, Allahu Teala’nın Kitâbı’ndan sonra İslâm Şeriatının ikinci kaynağı olan Sünneti’nden bir parçadır. Keza Sahâbiler RadiyAllahu Anhum da bu hususta icmâ etmişlerdir ki yönetim ve otoritenin icrası ile alakalı bu hususlar, yönetim sistemine ilişkin hükümlerin çıkarılmasında esas kabul edilen şer’î delillerdendir. Zira Sahâbe İcmâı, Kur’an ve Sünnet’in irşâd ettiği teşriî delillerden biridir.

Tüm bu deliller ve yönetime ilişkin işaret ettikleri şer’î hükümler incelendiğinde, “İslâm, herhangi bir yönetim biçimi belirlememiştir, aksine zamanın ve mekânın koşullarına göre uygun bir yönetim biçimi inşa etmeleri için Müslümanlara ilham veren genel ilkeler koymuştur” şeklindeki iddianın kesinlikle bâtıl olduğu açıklığa kavuşur. Hatta görülür ki İslâm, yönetim için tüm detaylara sahip bir nizam koymuş ve Müslümanları, birbirine rakip kanun koyucuların pazarlayıp rekabete girdikleri beşerî yönetim sistemleri arasında üstünlük mukayesesine dalmaktan uzak tutmuştur.

Şüphesiz bu tür tezler, “tüm Müslümanların genel başkanlığı” olması bakımından Hilâfet’in farziyetini düşürmeyi amaçlıyorlar. Çünkü bu tezleri ortaya atanlar, yalnızca İslâm’ın yönetim nizamının şekli ve yönetim mekanizmalarının zorunlu oluşuna karşı çıkmakla yetinmiyorlar, bilakis bizatihi Hilâfet makamını hedef alıyorlar. Böylelikle Hilâfet’in şer’î bir farz değil, tarihsel bir tercih olduğunu ileri sürüyorlar. Belki de bu, İslâm karşıtı tezlerin en tehlikelisi sayılır. Çünkü Müslümanlar için son derece önemli olan büyük bir farzın altı oyuluyor. Bu tahribat nedeniyle, Müslümanların parçalanmışlığı ve çok başlı devletlere bölünmüş milletler haline getirilmeleri mubah kabul ediliyor ve Hilâfet farziyeti devre dışı bırakılıyor.

Muhammed Hikmet Velîd adı geçen makalesinde şöyle diyor: “Bazı İslâmi partiler, örneğin Hizbu’t Tahrîr, kitaplarında Hilâfet’in yıkıldığı koşullar ve tekrar nasıl kurulabileceğine odaklanıyor. Hatta dünyadaki tüm Müslümanlar için birden fazla devlet ve birden fazla halife bulunmasını haram kabul ediyor.

İslâm kültüründen azıcık nasiplenmiş herkes şunu kesin olarak bilir: Bütün İslâm âlimleri, dünyadaki tüm Müslümanlar için tek bir halife seçilmesinin farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir.

el-Cezîrî Rahimehullah Dört Mezhep Fıkhı adlı kitabında şöyle der: “Tüm imamlar, Hilâfet’in farz olduğu, dinin şiarlarını ikame eden, zalimlere karşı mazlumlara yardım eden bir halifenin varlığının kaçınılmaz olduğu, aynı zaman diliminde tüm dünya çapındaki Müslümanlar için birbirleriyle müttefik yahut muhalif iki halife bulunmasının caiz olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir.

İmam Kurtubî de tefsirinde şöyle der: “Hilâfetin farziyeti konusunda, ne ümmet arasında, ne de imamlar arasında bir ihtilaf vardır. (Mutezili olan) el-Asam’dan yapılan rivayet hariç ki o da zaten Şeriat’a karşı sağır bir adamdı. Onun laflarını söyleyip onun görüşüne ve mezhebine uyanlar da öyledir.

Hilâfet farziyetine yapılan saldırı, hem adına, hem de anlamına yöneliktir. Adına yönelik bir saldırıdır, çünkü pek çok kez “Hilâfet” kavramının, sonradan çıkmış bir kavram olduğu, şer’î nasslarda ve Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında görülmediği iddia edilmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vefatından sonra, Sahâbîler Ebu Bekri’s Sıddîk RadiyAllahu Anh’a bey’at ettikleri zaman, kendisine Müslümanların yönetiminde ve liderliğinde “Rasulullah’ın Halifesi” lakabı verdikleri için güya ortaya çıkmıştır.

Hakikatte ise bu iddia kesinlikle çürüktür. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sahih kaynaklarda geçen sahih ve sarih hadislerini yok saymaktadır. Nitekim Buhari ve Muslim, sahihlerinde Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ الْأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ، قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ، أَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ، فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ

“İsrailoğullarını Nebiler siyaset ediyordu. Bir Nebi öldüğünde diğer bir Nebi takip ediyordu. Benden sonra ise Nebi yoktur. Halifeler olacak ve çok olacaklar. Dediler ki: Bize ne emredersin? Buyurdu ki: İlk önce biat edilene vefa gösterin. Onlara haklarını verin. Zira Allah, onları güttüklerinden hesaba çekecektir.”

Yine Muslim, sahihinde Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

İki Halife için biat edildiğinde ikincisini öldürün.

Buhârî, Ebu Said el-Hudrî’den, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

مَا اسْتُخْلِفَ خَلِيفَةٌ إِلَّا لَهُ بِطَانَتَانِ بِطَانَةٌ تَأْمُرُهُ بِالْخَيْرِ وَتَحُضُّهُ عَلَيْهِ وَبِطَانَةٌ تَأْمُرُهُ بِالشَّرِّ وَتَحُضُّهُ عَلَيْهِ، وَالْمَعْصُومُ مَنْ عَصَمَ اللهُ

Bir kimse halife olduğunda iki danışmanı olur, bir danışmanı iyiliği emredip ona teşvik ederken diğer danışman da şerri emredip ona teşvik eder. Korunmuş kişi, Allah'ın koruduğu kişidir.

Yine İbn Hibbân sahihinde, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

سيكون بعدي خلفاء، يعملون بما يعلمون، ويفعلون ما يؤمرون، ثمّ يكون من بعدهم خلفاء يعملون بما لا يعلمون، ويفعلون ما لا يؤمرون، فمن أنكر عليهم فقد برئ، ولكن من رضي وتابع

Benden sonra Halifeler olacak. Bildikleri şeylerle amel edecekler ve emrolundukları şeyleri yapacaklar. Sonra onların ardından başka Halifeler olacak. Bilmedikleri şeylerle amel edecekler ve emrolunmadıkları şeyleri yapacaklar. Kim onlara karşı çıkarsa berî olur. Ama kim razı ve tâbi olursa o başka!

Müsned’inde İmam Ahmed, İbn Hibbân, İbn Mâce ve Taberâni, lafzı Dârimî’ye ait bir hadiste, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

أُوصِيكُمْ بِتَقْوَى اللَّهِ وَالسَّمْعِ وَالطَّاعَةِ وَإِنْ كَانَ عَبْدًا حَبَشِيًّا، فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلاَفًاكَثِيرًا، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِى وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ

Sizlere Allah’a karşı takvayı ve (başınızda emir olarak) Habeşli bir köle dahi olsa işitip itaat etmeyi tavsiye ederim. (Benden) sonra sizden hayatta kalanlar, nice ihtilaflar görecektir. Sizin yapmanız gereken, benim sünnetime ve hidayet üzere olan Râşid Halifelerin sünnetine sımsıkı sarılıp ona azı dişleriniz ile yapışmaktır.

Tüm sahih ve sarih hadisler, “Hilâfet” kavramının, ârızi veya sonradan üretilmiş olmadığını hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır. Ancak elbette ki, şer’î nasslarda bu manayı taşıyan tek lafız “Hilâfet” değildir. Çünkü nasslarda yalnızca “Hilâfet” lafzı ile yetinilmemiş, keza aynı manada “İmamet” lafzı da geçmiştir. Allah’ın Resulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

Her kim bir imama (halifeye) biat edip elinin ayasını ve kalbinin semeresini verirse, gücü yettiğince ona itaat etsin. Eğer bir diğeri onunla (yönetimi ele geçirmek üzere) çekişmek için gelirse, o diğerinin boynunu vurun.

Yine şöyle buyurmuştur:

İmam (Halife) sizin için bir kalkandır. Onun ardında savaşılır ve onunla korunulur.

Dolayısıyla diyoruz ki talep edilen, bu iki lafızdan biri veya başka herhangi bir lafız değildir. Aksine farz olan, “Hilâfet” ve “İmamet” lafızlarının delalet ettiği bu manaya bağlı kalmaktır. İşte Hilâfet’e saldırarak farziyetini yıkmaya çalışanların hedef aldığı da zaten bu manadır.

Çünkü “Hilâfet” lafzının delalet ettiği mana, yani tanımda kast edilen şer’î mana, şer’î hükümleri tümüyle uygulamak ve İslâm dâvetini tüm dünyaya taşımak üzere dünyadaki tüm Müslümanların genel başkanlığı olmasıdır. Açıktır ki bu farziyeti ortadan kaldırmaya çalışmak, aralarına çizilmiş siyasi sınırlarla Müslümanların pek çok devlete bölünmüşlüğünü meşrulaştıran mücrim bir anlayıştır. Zira “Hilâfet” farzının içerdiği en bariz mana, tüm Müslümanlar için tek bir Halife başkanlığında tek bir devlet olması ve Müslümanlar için birden fazla devlet ve yönetici bulunmasının caiz olmamasıdır. Allah’ın Resulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

İki Halife için biat edildiğinde ikincisini öldürün.

Yine şöyle buyurmuştur:

İşiniz (yönetiminiz) tek bir adam üzerinde birleşmiş iken her kim gelir de âsânızı parçalamak veya cemaatinizi (birliğinizi) bölmek isterse onu öldürün.

Yine şöyle buyurmuştur:

Her kim bir imama (halifeye) biat edip elinin ayasını ve kalbinin semeresini verirse, gücü yettiğince ona itaat etsin. Eğer bir diğeri onunla (yönetimi ele geçirmek üzere) çekişmek için gelirse, o diğerinin boynunu vurun.

Halife, dünyadaki tüm Müslümanlar için veliyyu’l emr, yani yönetimde bir muhafızdır. İster Hilâfet Devleti’nin otoritesi altında isterse bu otorite haricinde yaşasınlar, fark etmez. Zira Müslümanların şer’î yollarla seçilmiş Halifesine bey’at vermek, dünyadaki tüm Müslümanların boynunun borcudur. İster bu bey’atı hakkıyla eda etmiş olsun yahut olmasın, o bey’at boynunun borcudur. Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

Emîrinden hoşlanmadığı bir şey gören kimse sabretsin. Zira otoriteden bir karış ayrılan kimse, cahiliye ölümüyle ölmüş olur.

O halde, boynunda itaat bey’ati bulunarak Hilâfet Devleti bünyesinde bir Halife tayin eden Müslümanlar, hadis-i şerifler ve İslâm fıkhında tanımlanan ifadeyle “Müslümanlar cemaati”ni teşkil ederler. Huzeyfe ibnu’l Yemân’dan yapılan rivayette şöyle geçer:

“…Dedim ki; O zamana yetişirsem bana ne emredersiniz? Buyurdu ki Müslümanların cemaatinden ve imamından/halifesinden ayrılmazsın…”

Yine şöyle buyurmuştur:

Her kim emîrinden hoşlanmadığı bir şey görürse sabretsin. Zira cemaatten bir karış ayrılan kimse, cahiliye ölümüyle ölmüş olur.

İşte bu yegâne mana açıklığa kavuştuğu zaman, Hilâfet’in yalnızca tarihsel bir kurum olduğu ve şer’î bir farziyet olmadığı şeklinde atılan iddiaların hepsi çürütülmüş olur.

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz