HİLÂFET’İN İLGASI İLE ÜMMETİN KAYBETTİKLERİ

Ahmet Sadık Altınel


İslam Ümmeti, İslami hayatı ikame ederek ümmetin birlik ve dirliğini temin eden ve İslam coğrafyasının maddi ve manevi zenginliklerini, stratejik üstünlüklerini ümmetin yararına işleten Hilâfet’in kaldırılmasından bu yana, kendisi için şerden başka bir şey arzulamayan ve topraklarını işgal eden sömürgeci devletlerin ütopik, demokratik sistemleri ile topraklarını yönetti. Ancak geldiğimiz noktada bu sistemler çökmüş ve ümmet artık sömürgecilerin parçaladığı coğrafyasını birleştirecek, Allah’ın arzında onun indirdikleri ile hükmedecek ve ümmetin maddi ve manevi varlıklarını, coğrafyalarının onlara sağladığı stratejik üstünlükleri onların yararına yönetecek bir Halife’nin özlemini derinden hissetmektedirler. Bundan dolayı özellikle de içinden geçtiğimiz süreçte Hilâfet’in yokluğu İslam Ümmeti’nin neler kaybetmiş olduğunu bir kez daha hatırlamanın elzem olduğunu düşünüyorum. Böylece Müslümanlar olarak bizler, bu kurumu, kayıp Hilâfetimizi ikame ettiğimizde nelere sahip olacağımızı bir kez daha anlamış olalım.

  1. Her şeyden önce İslam Ümmeti Hilâfet’in kaybedilmesiyle en büyük günahlardan olan Allah’ın indirdikleri ile hükmetme imkânını kaybettiler. Hilâfet’in kaldırılması ile birlikte Allahu Teâlâ’nın kitabı ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetini esas alan ilahi yasalar rafa kaldırılmış oldu. İşte bu büyük bir cürümdür. Rabbimizin şu ayetine açıkça muhalefet etmek dolayısıyla büyük bir günaha girmek demektir.

وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ

“Ve sen onların arasında Allah'ın indirdiği ile hükümet, onların arzularına uyma, onların seni Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile alıkoymalarından sakın.” (el-Maide 49) 

Allah Subhanehu ve Teâlâ, Kitabın bir bölümünden dahi alıkonulması konusunda elçisini dikkatli olmaya çağırıyorsa bu Kitabın hükümlerini eksiksiz uygulama noktasındaki Rabbimizin talebinin kesinliğini de ifade eder. Bu; “kesin talep” fıkıh literatüründe “Farz” olarak tanımlanmaktadır. Bundan dolayı Allah’ın kesinkes talep ettiği bir şeyden geri durmak Rabbimizin öfkesini cezp etmesi için yeterli bir fiildir. Allah Rasulü Aleyhi’s-Selam şöyle buyurmuştur:

Şüphesiz Allah bir kulu sevdiği zaman, Cebrail'i çağırır ve: “Ben filanı seviyorum, sen de onu sev!” diye emreder Cebrail de onu sever Sonra Cebrail semada seslenip: “Allah filan kimseyi seviyor, binaenaleyh siz de onu seviniz!” der Artık gök ahalisi de onu severler Sonra yeryüzüne onun için (Allah tarafından) kabul konulur Allah bir kula buğz edince de Cebrail'i çağırır ve: Ben filana buğz (nefret) ediyorum, sen de ona buğz et diye emreder Cebrail de ona buğz eder. Sonra Cebrail gök halkı içinde: Allah filan kimseden nefret ediyor, siz de ondan nefret ediniz diye nida eder Göktekiler de o kimseden nefret ederler. Sonra onun için yeryüzüne (Allah tarafından) buğz ve nefret konulur

3 Mart 1924 tarihinde, şer’î hükümler rafa kaldırıldığına ve onu tatbik eden kurum Hilâfet de ilga edildiğine göre bu cürmü işleyen ve onların cürümlerine sessiz kalanlar olmuştur. Sadece ve sadece kendisine ait olan egemenlik hakkını gasp etmek anlamına gelen bu duruma bile, yukarıdaki hadisi şerif göz önünde bulundurulduğunda, Rabbimizin ve gök ehlinin öfkelenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bunu en azından o günden beri Rabbimizin üzerimizdeki nimetini kaldırmış olmasından dolayı iki yakamızın bir araya gelmeyişinden, adaleti tesis edemeyişimizden, sosyal, siyasi ve ekonomik bir yığın sorunla boğuşuyor olmamıza bakarak da söyleyebiliriz. Yer ehlinin de öfkelendiğini söylemek için topraklarımızın yeryüzünün en şerlileri tarafından sömürülüyor olması, izzetimizi kaybetmiş olmamız ve can, mal, namus ve onurumuzun zelil kâfirler tarafından tarumar ediliyor olmasına bakmamız yeterlidir sanırım. 

Rabbimizin Kerim Kitabında bildirdiği gibi sadece bir tek günah (çoklukları ile gurura kapılmaları) sebebiyle Sahabe-i Kiram’a nusretini esirgediğini biliyoruz. Ya bizim Allah’ın hükümlerinin rafa kaldırılması sonucu İslamî olmayan hayatı yaşıyor olmamızdan mütevellit işlediğimiz sayısız günahlar! Bu halimizle Allah bize niçin yardım etsin?!

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا

“Kim benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.” (Tâhâ 124)

Allah’ın Kitabı’ndan, onun hükümlerinden yüz çevirenler için dünyada dar bir geçim/sıkıntılı ve bunalımlı bir hayat, ahirette ise alçaltıcı bir azap vardır. 

  1. Hilâfet’in kaybedilmesi ile birlikte Müslümanlar birlik ve dirliklerini kaybettiler. Kâfirler onları ellinin üzerinde ulus devletçiklere bölerek servetlerini sömürmek ve onları emperyal çıkarları doğrultusunda istismar etmek için lime lime ettiler. Böylece geçmişte, “Bağdat’ta bir katırın ayağının tökezlemesinin hesabını Allah bana sorar” diye düşünen Hz. Ömer gibi, Kudüs işgal edildiğinde gülmeyi kendisine haram eden Salahaddinler gibi, bir Müslüman kadının iffetine el sürüldüğünde failine Roma’yı dar eden Mu’tasımlar gibi halifelerden mahrum kaldılar.

İngiliz casusu Lawrence’nin şu sözüne bakın: “Şerif Hüseyin’in gayretleri bizim için son derece önemlidir. Zira o Müslümanları parçalamak ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak için çalışmaktadır. Böylece onlara hükmetmeyi başardığımızda onlar birbirleri ile cedelleşen ve asla birlik olamayan ayrı ayrı siyasal varlıklara; devletçiklere bölünmüş olacaktır.” Bundan daha çarpıcı bir itiraf olabilir mi? 

Hz. Ömer RadiyAllahu Anh’ın buyurduğu gibi, “Cemaatsiz İslam, İmam’ı olmayan cemaat ve itaat edilmeyen imam olmaz.” Yani lideri, yöneticisi olmayan bir ümmet olamaz. İmamesi olmayan tesbihin başı ve sonu neresidir bilinmez. 

Hz. Ebu Bekir RadiyAllahu Anh Saideoğullarının avlusunda Sahabilerin Halife seçimi için toplandıkları sırada onlara şöyle seslendi: “Müslümanların iki emirinin olması helal olmaz. Şayet bu olursa işlerinde ve hukukun uygulanmasında ihtilafa düşerler, toplulukları dağılır ve birden fazla yöneticileri olduğunda aralarında anlaşmazlıklar gündeme gelir. Böylece sünnet terk edilir, bidatler ortaya çıkar ve fitne alır başını gider. Böyle olmasında hiç kimsenin çıkarı yoktur.” 

Bu durumun önemini kavramış olduklarından dolayıdır ki Sahabiler, Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mübarek bedeni defin olunmayı beklerken onlar, önce bir yönetici olarak O’nun bıraktığı boşluğu doldurmak, aralarından bir Halife seçmek için Saideoğulları’nın avlusunda toplanmışlardır. 

Bundan dolayı Müslümanların aralarındaki anlaşmazlıklara ve yumuşak karınlarının oluşmasına neden olan ve sömürgenin eseri olan ayrı ayrı devletçikler halinde yaşamaktan behemehâl kurtulmaları gerekmektedir. Böylece ümmet mazide olan gücünü, izzet ve şerefini yeniden temin ederek Allah’ın ve Müslümanların düşmanları olan kâfirlerin yüreklerinin korkulu rüyası haline gelebilsin. 

  1. Hilâfet’in kaybolması ile Müslümanların servetleri hem de onların gözlerinin önünde batılı ülkelere taşınmakta, bu ülkelerin halkları zenginlik ve refah içinde yaşamlarını sürdürürken asıl bu servetlerin sahipleri olan Müslümanlar açlık ve sefalete mahkûm edilmektedir. İbn-i Haldun’un Mukaddimesinde vermiş olduğu şu bilgi kırıntısı bile bizlere İslam’ın ekonomi siyaseti ve onu tatbik eden Halifenin varlığı ile nasıl bir zenginlik ve refah toplumu üretildiğini göstermektedir. “Abbasi Halifesi Meymun döneminde beytülmal’in hacmi bugünün rakamları ile 70 milyar dolar ve 1700 ton altına ulaşmıştı. O gün petrol, doğal gaz, bor, vs. son derece paha biçilmez madenlerin henüz olmadığını, bu miktarın sadece tarım ve hayvancılık gibi basit gelir kalemlerinden elde edildiğini düşündüğümüzde durum daha da dikkat çekici bir boyut kazanmaktadır. 

Son Wikileas belgelerinin açığa çıkardığına göre petrolü ile zengin ülkelerdeki diktatörlerin, örneğin Mubarek’in 70 milyar, Kaddafi’nin 130 milyar dolar serveti varmış. Bunlar sömürgeci devletlerin küresel şirketlerin kazandıklarından sadece arkta kalan kırıntılar mesabesindedir. Bunu anlamak için sadece şu örnek yeterlidir. Shell petrol şirketi, tek başına bütün OPEC ülkelerinin kazancından daha fazla kazanca sahiptir. O halde bu son olaylar da göstermiştir ki dünyada fakirlik ve yoksulluk diye bir şey olmayabilir. Ancak bunun bir tek garantisi, iktisadi problemi daha fazla üretimle değil servetin paylaşımında olduğunu düşünerek çözen İslam iktisad sistemi ve iki mumu dahi birbirinden ayırabilecek ölçüde adil, Allahu Teâlâ’dan korkan Hz. Ömer gibi Halifeler’dir. Rabbim acilen Ömerler gibi Halifelerini bizlere nasib etsin (Âmin).

  1. Hilâfet’in tarih sahnesinden çekilmesi ile kaybedilen bir diğer kıymet Müslümanların ilk kıblesi ve miracın üssü olan Mescidi Aksa’dır. Kutsal Aksa toprakları işgal edilmiş ve Müslüman toprağında bir Yahudi varlığı kurulmuştur. Ancak bu elim hadise ancak Osmanlı Hilâfeti’nin yıkılmasından sonra gerçekleşebilmiştir. Bu iki hadisenin birbiriyle ne kadar ilişkisinin olduğunu Sultan Abdülhamid’in şu sözlerinde anlıyoruz: 

 “Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman Yahudiler, Filistin'i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması Filistin'in İmparatorluğumdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkânsız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem.”

Dolayısıyla kutsal Mescidi Aksa topraklarını Salahaddin Eyyübi’den sonra yeniden Müslümanlara iade edecek bir Halife’nin varlığı, bu açıdan da bakıldığında zorunluluk olarak görülmektedir. 

  1. Hilâfet’in tarih sahnesinden çekilmesinin en önemli acı sonuçlarından birisi de Allah Rasulü ‘nün buyurduğu gibi Rabbimizin kâfirlerin kalbindeki bizlerden yana olan korkuyu çekip alması ve müminlerin heybetlerini kaybetmiş olmalarıdır. 

Dünyanın en küçük devletçikleri bile korkusuzca Müslümanların servetlerine üşümekte, mukaddesatlarına hakaret etmekte, Nebileri hakkında aşağılayıcı karikatürler çizmeye cüret edebilmektedir. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “Bir aylık mesafeden korku ile (Allahu Teâlâ’nın düşmanlarımızın kalbine korku ekmesi ile) yardım olundum” dediği korkunun eserini dahi bugün düşmanlarımızın kalbinde göremiyoruz. Neden? Bu alçaltıcı durum Hilâfet’in tarih sahnesinden çekilmesinden başka ne ile izah edilebilir?

İslam’ın tarihini inceleyen herkes bugün içinde bulunduğumuz zillet halinin Allahu Teâlâ’dan korkan Halifelerin var olduğu dönemlerde söz konusu olmadığını görecektir. Hz. Ömer ‘in şu sözüne bakın: “Ey İnsanlar! Siz insanların en zelil olanıydınız. Allah sizi İslam’la izzetlendirdi. Siz her ne zaman ondan başka yerde izzet/paye aradıysanız Allah sizi zelil kılmıştır.”

  1. Hilâfet’in tarih sahnesinden çekilmesi ile birlikte Müslümanların kaybettiği en önemli şeylerden bir diğeri de ilim, teknoloji, sanayi ve endüstri alanlarında geri kalmaları olmuştur. Bütün bunlar ancak Rabbinden korkan, ümmetinin çıkarlarını gözeten muhlis bir Halife ile birlikte gerçekleştirilebilecek hedeflerdir. 

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vaad ettiği ikinci Raşidi Hilâfet Devleti -Allahu Teâlâ’nın izni ile- bütün bu sıraladığımız kayıp değerlerimizi bizlere iade edecek tek devlettir. 

Zira İslam Devleti kendisine özgü bir hayat tasavvuru olan ve insanın hayatını bütün yönleri ile en ideal biçimde tanzim eden sistemlerin türediği İslam akidesine dayanmaktadır. Aynı zamanda bu akide evrenseldir. Dolayısıyla Müslümanların, akidelerini insanlığa, diğer toplum ve milletlere ulaştırma yükümlülükleri vardır. Bütün bunlar ancak İslam’ın propagandasının profesyonel biçimde yapılması ve yayılması için ileri düzeyde teknolojiye sahip olmayı gerektirmektedir. 

Geçmişte Müslümanlar şer’î ilimlerde olduğu gibi fizik, kimya, matematik, tıp, coğrafya ve bil umum bilim dallarında da dünyanın en ileri toplumlarıydı. Hatta Avrupa çocuklarını eğitim için İslam şehirlerinde bulunan köklü üniversitelere gönderiyorlardı. 

Yeniden bu parlak tarihi iade etmek imkânsız değildir. Ancak bunları yapabilmek için İslamî hayatı yeniden iade etmek ve onu hayatımıza taşıyacak Halife’yi icad etmek gerekmektedir. Bilim ve teknolojide ilerlemek için İslamî hayat ve Halife’ye ne gerek var diye akıllara soru gelebilir. Hemen söyleyeyim. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesine nail olmak ve İslam’ın evrensel mesajını Bizans’ın kalbine ulaştırmak için kararlılık gösteren Osmanlı Halifesi Fatih Sultan Mehmed, Kostantiniyye’nin surlarını devirmek için projesini kendi elleriyle çizdiği topları döken Macar ustaya ağırlığınca altın vermiştir. Şimdiki yöneticiler ümmetin paralarını nerelerde harcıyorlar? Buna bakarsak bu meselenin Halife ile ilgisini kolaylıkla kurabiliriz. 

Biz bu yazımızda Hilâfet’in tarih sahnesinden çekilmesi ile ümmetin kaybettiği kıymetlerden sadece okyanustan bir damla misali, sadece bir makalenin sınırları içinde bir nebze söz etmiş olduk. Bundan dolayı bizler bütün bu kıymetlerle aramıza set çeken, telafisi imkânsız kayıplar vermemize neden olan Hilâfet’in tarih sahnesinden kaldırılmasının tarihi olan 3 Mart 1924’ü her yıl ağıtlar yakarak anmalıyız. Bu vesileyle kayıplarımızı iade etmek için Hilâfet’in yeniden ikame edilmesinin önemini toplumumuzun gündemine taşımalıyız.

Son söz bunu ütopya olarak görenlere!

Bu büyük ideali ütopya olarak görenlerin düşünce ve his olarak, olayları gerçekliğiyle analiz edebilme bakımından İslam Ümmeti’nin kahir ekseriyetinin fersah fersah gerisinde kaldıklarını söylemek isterim. Bunu anlamak için Ortadoğu’da son yaşanan olayları iyi okumaları yeterli olacaktır.

Bir diğer ve esas önemli olan mesele ise bu hem Rabbimizin hem de Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vadidir. 

Rabbimiz Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

 “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri Halifeler kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halifeler kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra her kim küfür (inkâr) ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (en-Nur 55) 

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle bunu şöyle müjdelemektedir:

تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَاضًّا فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ

Allah’ın olmasını dilediği kadar aranızda Nübüvvet olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidî) Hilâfet olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra Isırıcı Meliklik olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu da kaldıracaktır. Sonra Zorba Diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidî) Hilâfet olacaktır.” Sonra sükût etti.” (İmâm Ahmed)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz