MEMLEKETTEKİ HUZURA DAİR…

Cevher Kara

Medyanın günümüz şartlarında kazanmış olduğu işlev, yadsınamaz bir önem arzetmektedir. Hükümetler kurup, hükümetler yıkan; siyaset, sanat dünyasının ‘in’lerini, ‘out’larını belirleyen, servis edilen kaset ve belgelerle hayat karartan, köşe yazarları ve yorumcularının birer tetikçi gibi iş yaptığı bir medyadan bahsediyoruz. Hatta yasama, yürütme, yargı üçlüsünün yanına dördüncü bir kuvvet erki olarak konuşlandırılan bir medyadan. 

Bu yakıştırmaları abartılı bulabiliriz ama medya, modern toplumlarda hesaba katılması, elde tutulması gereken bir güç. Ki bugün iktidar olmak isteyenler, iktidarlarını korumak, müstahkem hale getirmek isteyenler, düşmanlarını vurmak, dostlarını kollamak isteyenler yanlarına medya gücünü elinde tutan kapitalistleri de almayı unutmuyorlar. Zira kapitalist ideolojinin egemen olduğu her yerde asıl söz sahipleri kapital sahipleridir ve onları küstürmek, onların bahşettiği nimetlerden mahrum olmak demektir. Aleyhlerine yazıp çizme tehlikesi arzeden medya patronlarının ise ya ikna edilmesi (teşvik yahut tehdit ile) ya da seslerinin kesilmesi gerekmektedir. Bugün yaşanan vakıa da bu iki tezahürden çok da farklı değildir. 

Türkiye halkı, medya gücünü Osmanlının son zamanlarından bu yana gayet somut bir şekilde hisseden bir halktır. Bilhassa II. Abdülhamid döneminde, yerli ve yabancı gazeteler, Batılı sömürgecilerin söylemlerinin ve siyasetlerinin duyurulması ve yaygınlaştırılması işinde önemli bir görev ifa etmişlerdir. Hatta Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart Vakıa’sında, İngilizlere ve onlarla hareket eden İttihatçılara yabana atılmayacak bir yardımda bulunmuşlardır. 

Her askerî darbe evveli genel ahvalin kötülüğüne dair yapılan yayınları, darbe ertesi umut ve kalkınma haberlerine dönüştüren, darbecilerin demokrasiyi nasıl kurtardığı, memleketin güzel günlere doğru nasıl da ilerlediği fikrini büyük puntolarla ve darbecilerin sevimli yüzleriyle birlikte yayına sokan, yaygınlaştıran da medyaydı. Tabi o günler için bugünkü anlamda bir medyadan bahsetmek zor. Daha ziyade gazete ve dergiler, bir de TRT... Ki o zaten devlet televizyonu, devletin radyosu… 

Aslında Türkiye’de medya ve gücü üzerine tartışmalar daha çok 28 Şubat sonrası hararet kazandı. Kitaplar, makaleler, belgeseller hep medyanın toplumsal anlamda nasıl da belirleyici, yönlendirici olduğu üzerineydi. Görüldü ki medya, yeri geldiğinde savcı, yeri geldiğinde yargıç, yeri geldiğinde ordu olabiliyormuş. Ya da oldurulabiliyormuş. 12 Eylül öncesinde solcuları anarşist ilan eden medya, 28 Şubat’ta da Müslümanları (veya İslamcıları veya dindarları) irticacı olarak yaftalıyordu. Yalanın bini bir paraydı ama yalanlar gayet maharetli ellerle servis ediliyordu. Tabi medya, İslam’a saldırının sadece bir unsuruydu. Şüphesiz ki o günlerde yürütülen savaşın bürokratik, siyasi, entelektüel boyutları da vardı.

Bugün de yani sekiz yıllık AKP iktidarının şu günlerinde de bir yığın özel televizyon, radyo, gazete, dergi, uydu kanalı, internet sitesi güç sahiplerinin söylemlerini cici, gür ve akılları dumura uğratacak kadar yoğun bir şekilde halka ulaştırmakta. 

Kaç Olmasını İstersiniz?

Muhasebecilerin üstüne anlatılan bir mesel vardır: Bir şirkete eleman alınacaktır ve patron daha önce başvuran iki kişiyi mülakatta elemiştir. Soru basittir: 2 kere 2 kaç eder? Fakat patron istediği cevabı bir türlü alamamıştır. Bir türlü tatmin olmamıştır gelen cevaplardan. Sıra muhasebeci kardeşimize gelir. Patron aynı soruyu ona da tekrarlar: 2 kere 2 kaç eder? Muhasebeciyse önce bir ayağa kalkmış, sağına soluna iyice bir bakıp, perdeleri çektikten sonra kapıyı kilitlemiş ve patronun kulağına eğilerek: Kaç olmasını istersiniz?

Medya da benzer bir sesleniş ile seslenmektedir iktidarlara: Neyin hakikat olmasını istersiniz? Bu, gerek ulusal gerekse de uluslararası medya için de böyledir. Çünkü hepsi dünyanın yer altı, yer üstü zenginliklerini, kültürel ve düşünce değerlerini yağmalayan sömürgecilerin elindedir. Ellerinde olmayanlar ise etkilerinde… Tabi gelişen süreç içerisinde medya patronu-kapitalistler de türemişlerdir. Bunlar iktidarlardan ihaleler, devlet bankalarından krediler almakta, karşılığındaysa onların arzu ettiği memleket tablosunu, istedikleri şekilde sunma hizmeti vermektedirler. 

Verilmek istenen iki ana mesaj vardır. Birincisi: Mevcut yönetim en iyi yönetimdir. İkincisi: Buna karşı olanlar kötülerdir ve her türlü kötü muameleyi hak etmektedirler.

ABD üzerinden bir örnek verelim isterseniz. Bize yıllarca Amerikan hayat tarzının en ideal hayat tarzı olduğu fikri empoze edildi. Kocaman ve bahçeli, garajında çifte araba bulunan evlerinde mutlu bir hayat süren Mr. and Mrs. America… Onlar çocuklarını döverek cezalandırmaz, bütün problemlerini konuşarak çözer, marketlerden kucakları dolu dolu döner, kızlarını ve oğullarını baskı altında tutmaz, gayet medeni bir şekilde boşanır ve kıskançlık denen ilkel duygulardan arınmışlardır. Mahkemeleri gayet adil, askerleri gayet insan canlısıdır. Rambo nasıl da yetişir, mazlum Afgan halkına ve mücahitlerine… Yani anlayacağınız en ideal yaşantı tarzı Amerikanca olanıdır. Bunun dışındaki bütün kabuller baştan reddedilir. Çünkü bunlar olsa olsa barbarlıktır, anti- çağdaşlıktır. Şimdiki ifadesiyle teröristliktir. 

11 Eylül saldırılarının hemen akabinde CNN kanalı bir haber geçti. Haberde Arap bir kadın sevinç gösterilerinde bulunuyor, zılgıtlar çalıyordu. Haberin sunumu ise şöyleydi: Filistinliler ABD’de gerçekleşen saldırılara böyle sevindi! Amaç bizlerin ne kadar katı yürekli, barbarlar olduğumuzu, terörü nasıl da sevdiğimizi bir kez daha vurgulamaktı. Fakat sonradan ortaya çıktı ki o görüntüler Filistin’de değil Kuveyt’te çekilmişti. Arap bacımız da 11 Eylül saldırılarına değil Kuveyt’in Irak’ın işgalinden kurtuluşuna seviniyordu…

Yeni Düşman Algısı: Terör

Günümüz iktidarlarının düşman algısı terör kavramı üzerinden türetilmektedir. Küresel düzene esastan karşı olanlar, terörist diye yaftalanmaktadır. Kapitalizm, kendisine rakip olan ideolojik alternatifi yani sosyalizmi, Sovyetler nezdinde mağlup ettikten sonra karşısında yeni bir düşman belirdi: İslam. Bu düşmanın kendisinin yayılma ve sömürü sahası olan Ortadoğu’da ikamet ediyor olması işi daha da önemli kılmaktaydı. Doğal olarak bütün çabanın ve enerjinin buraya aktarılması gerekmekteydi. Bu çaba ve enerjinin ekonomik, kültürel, dini, siyasi ayakları olmalıydı. En başta buradaki karşıt unsurların İslam ümmeti nezdinde çirkin ve tercih edilmez olarak görülmesini sağlamak... Bunun için de ümmetin İslami talepleri, “ılımlı İslam” iktidarlarıyla geçiştirilmeli, bu iktidarların dini açıdan meşruiyetlerini sağlamak için âlimler, cemaatler, entelektüeller kullanılmalıydı. Yine bu iktidarların ekonomik yönden başarılı oldukları fikrinin temin edilmesi için gerekli yardımların yapılması da unutulmamalıydı. Tabi bu projenin ümmete etkili bir şekilde ulaştırılması ve zıddı söylemlerin etkisinin kırılması için kitle iletişim araçlarının hayati bir önemi vardı.

Provokatörler ve Komplocular!

Bu planların Türkiye yansımaları ise gayet ilginç ve üstün zekâ ürünü örnekler oluşturmakta... Amerika’nın ülke ve bölgemizde ağırlığını iyiden iyiye hissettirdiği şu son on yıllık süreçte, güç dengeleri de değişti. Dünün hâkim sınıfı ulusalcı kesim, bugünün mahkûm ve iş yapamayan sınıfı haline geldi. Keza dün irticacı diye üzerlerine gidilenler ise zaman içerisinde birçok kaleyi ABD namına teslim alarak kendi hâkimiyetlerini ilan eder oldular. Tabi ABD’nin tek düşmanı ulusalcılar olmadığı gibi AKP’nin de ulusalcılardan başka düşmanları vardı. AKP, hakkındaki bütün o “İslamcı hükümet” sıfatlandırmalarına rağmen iktidar olduğu süre içerisinde Türkiye’deki İslami hareketlere hiç de müsamahakâr davranmadı. Hatta onlar hakkında açtığı kovuşturmalar, tutuklama ve operasyonlardan övgüyle bahseder oldu. İktidarının şu günlerindeyse kendi aleyhine olan medya kuruluşlarını da bir şekilde terbiye ve tasfiyeye tabi tuttu. 

Bugün, AKP’den ve hukuksuzluktan şikâyet eden, tutuklamalara isyan eden ulusalcılar ise 28 Şubat’ta çok daha beterini şu Müslüman halka reva görüyorlardı. Kasetler, tehditler, asparagaslarla Müslümanları ezmeye çalışıyorlardı. Bugün aynısı başka kadrolar tarafından kendilerine reva görülünce nasıl da veryansın ediyorlar! AKP de bu operasyonları tabanına bir “intikam” gibi sunmaktan çekinmiyor. Hâlbuki alınan Müslümanların intikamı değil, Kemalist yapılanmanın kaleleridir. Hem de ABD namına gerçekleşmektedir bu alım...

AKP güdümüne girmiş diğer medya da Allah’ın her günü ekonominin nasıl da iyi gittiğinden, Türkiye halkının istatiksel mutluluğundan, dış ilişkilerde kazanılan o müthiş itibarlı konumdan bahseder oldular. Karşıt bir görüşü dile getirenler hele bunu İslami kaynaklara dayanarak esastan yapanlar “komplo teorisi” üreten marjinaller olarak ilan edildiler. Bunlar akla hayale gelmeyen kötü senaryolar üreten, ülkenin kötü gidişatını hep “dış mihraklara” yükleyen, mevcut yöneticileri kukla olarak suçlama saflığında ve düşüncesizliğindeki insanlardı!..

Ülkemizdeki huzur ve istikrar ortamını bozmak isteyen provokatörler” diye başlayan haber sunumları çoğu zaman Müslümanları uyarmak ve uyandırmak isteyen İslami hareketler için hazırlandı. Bir ülkemiz vardı, orada huzur ve istikrar hâkimdi ama bu güzel havayı dağıtmak isteyen, karanlık ruhlu provokatörler vardı! Sanırsınız ki bu memleket içinde milyonlar; açın, binlerce çöp toplayıcısının, yankesici, uyuşturucu kaçakçısı, katil ve düzenbazın yaşamadığı, faiz batağından çıkamayıp intihar edenlerin, vesikalandırılıp bedenini zorla satanların, bedenini satmaktan başka çıkış yolundan mahrum edilmişlerin yaşamadığı bir yerdi. Alice’in Harikalar Diyarı dahi halt etmişti güzel Türkiye’mizin yanında... Ama bir de onlar olmasaydı, onlar yani provokatörler, iki de bir çıkıp Allah’ın hükmünü hatırlatan, rahat kaçıran, düzen sahiplerinin tekerine çomak sokanlar…

Oysa Batı saldırısına maruz kaldığından bu yana Ortadoğu’da istikrarlı olan tek şey zulümdür. Bir tek bu mevzuda ciddi bir kararlılık ve devamlılık yakalanmıştır. Huzur ise nicedir semtimize uğramamaktadır. Katliam ve kıyımların, zorbalık ve aşağılanmaların olduğu bir yerde nasıl huzurdan bahsedilebilir?

Eğer siz buralarda icra edilen siyasete karşıysanız ve karşı oluşunuz akidevi/ideolojik bir karşı olmaysa, elbette ki sergilediğiniz bütün davranışlarınızla hâkimlerin planlarını bozmuş olacaksınız. Onların bir planı ve projesi vardır yürürlüğe koymak istedikleri. Sizin de bir plan ve projeniz vardır/olmalıdır ki bunu hayata geçirmeniz onların plan ve projelerini şu veya bu şekilde akamete uğratmanız demek olacaktır. Yani İslam’ı “hayata hâkim kılınması gereken bir din” olarak algılayan her cemaat ve her kitle, otomatik olarak provokatör olacaktır. Kur’an-ı Kerim ve siret-i Resulullah’a bakan herkes görür ki bütün Nebi ve Rasuller benzer bir karşılık almışlardır davetlerine... Benzer yaftalar biçilmiştir onlara...

Komploculuk meselesine gelince... Bugünkü enformasyon araçlarının kimin elinde olduğuna ve nasıl bir manipülasyon icra ettiklerine yukarıda değinmiştik. Yani size gelen bilgiler, sürekli olarak yanlış olma, değiştirilmiş olma ihtimalini taşımaktadır. Sizin yapmanız gereken bu bilgilerin aslını, bozulmamış şeklini bulmaya çalışmaktadır. Eğer böyle bir alternatif düşünce ve bilgi üretme tarzı geliştirmezseniz siz de yönlendirilenler arasında olacaksınızdır. İşte böyle bir çaba içinde olup, fikir üretmeye çalışanlara komplocu diyorlar. Kim diyor? İktidarların kalem erbapları, küresel milyarderlerin yüksek maaşlı memurları... Her gün gazetelerden, televizyonlardan tek bir bilgi türünün, onaylanmış, noterlenmiş bilginin mikrofonluğunu yapıyorlar ve siz komplo teorisyeni olmuş oluyorsunuz yaptığınız analizlerle...

Mesela son dönemde yaygın(laştırılan) bir kanaat var Türkiye ile ilgili... O da Türkiye’nin günden güne bölgesel bir güç haline geldiği, hatta küresel bir aktör olmaya doğru hızla ilerlediğine dair... Oysa geçmişten bu yana Türkiye siyasetini izleyen, AKP’nin nasıl bir ahvalde iktidara taşındığını bilenler, ABD’nin AKP hükümetine biçtiği rolü gerek hükümet yetkilileri gerekse de ABD’li yetkili ve uzman ağızlardan dinleyenler bilirler ki, bugün gerçekleşen ABD’nin Ortadoğu’daki İslam ümmetini AKP eliyle yeniden dizayn etmesi, AKP rol modelliğinde Ortadoğu’da yönetim ve haritaları değiştirme planıdır. Bunun gerçekleşmesi için de Türkiye’nin biraz allanıp pullandırılması, itibarlandırılması gerekmektedir. Türkiye bölgesel bir güç haline geliyorsa bile ABD güdümünde gelmektedir. Bu coğrafyada ABD adına iş tutmak için “ağabey” rolünü üstlenmektedir. Olan budur. Olan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin peyder pey hayata geçirilmesidir. Tabi şimdilerde böyle bir proje hiç konuşulmamış, hükümet yetkililerince hiç değerlendirilmemiş gibi davranılıyor ki, bu da bahsettiğimiz manipülasyon becerisiyle ilgili zaten...

Son olarak bize dayatılan hayat tarzını reddediyorsak, tam tersine yeni bir hayat tarzını ikame etmeğe çalışıyorsak, provokatör, komplocu, terörist gibi damgalamaları bize reva göreceklerdir. Ama güneş balçıkla sıvanmaz demiş eskiler... Ve Rabbimiz Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِي أَكِنَّةٍ مِّمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ وَمِن بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ إِنَّنَا عَامِلُونَ

“Dediler ki: Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.” (Fussilet 5)

وَقُل لِّلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنَّا عَامِلُونَ وَانتَظِرُوا إِنَّا مُنتَظِرُونَ وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

“İman etmeyenlere de ki: Yapabileceğinizi yapın; elbette biz de yapacağız. Ve gözleyip durun; gerçekten biz de gözleyip duruyoruz. Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır, bütün işler O’na döndürülür; öyleyse O’na kulluk edin ve O’na tevekkül et. Senin Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Hud 121-123)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz