Başbakan Erdoğan’ın Şubat ayı sonlarında ziyareti esnasında Almanya’daki Türklere yaptığı konuşma Alman basınında geniş yankı bulmuştu. “Frankfurter Allgemeine Zeitung” gazetesi, “Erdoğan: Asimilasyona hayır” başlığı ile verdiği haberde, Başbakan Erdoğan’ın Düsseldorf’da yaklaşık 10 bin Türk vatandaşına yönelik duygusal bir konuşma yaptığı belirtilerek, Erdoğan’ın “Entegrasyona evet, asimilasyona hayır”, “Herkes, içinde yaşadığı topluma entegre olması lazım” ve ‘Kimse bizi kültürümüzden ve medeniyetimizden koparamaz” ifadelerini kullandığı hatırlatıldı.” “Die Welt gazetesi de, “Erdoğan’ın güç talebi” başlığı ile verdiği haberde, “Arap ülkelerinde veya Almanya’daki entegrasyon konusunda olsun, Türkiye’nin Başbakanı her zaman belirleyici olmak istiyor” ifadesi kullanıldı.” “B.Z” gazetesi de, Başbakan Erdoğan’ın asimilasyona karşı çıktığı ve “Bizim çocuklarımızın Almanca öğrenmesi lazım, ancak daha önce Türkçe öğrenmesi gerekir.” şeklindeki sözlerine yer verdi.” (Zaman, 28.02.2011)
Bir tarafta Müslüman gurbetçilere yönelik kâfir Batılı devletlerin asimilasyon çalışmaları diğer taraftan Türkiye’nin yıllardır AB’ye girme çabaları… Müslümanlara karşı önyargıları, İslâm’a ve değerlerine tahammülsüzlükleri had safhada iken Türkiye Cumhuriyeti’nin AB hayali yıllardır, Türkiye’nin dış siyasetini şekillendiren en önemli husus olmuştur. Resmî olarak 1963’te Ankara Anlaşması’yla başlayan bu süreç, günümüze kadar tüm dışlanmışlığa, uzaklaştırılmaya ve itilmişliğe rağmen başa gelen hükümetlerin dış siyasetteki amentüsü haline gelmiştir.
Ekim 2005’de AB ile müzakerelerin başlamasıyla birlikte, AB-Türkiye ilişkilerinde yeni bir döneme girilmiş, AKP hükümeti, halka yıllardır devam eden AB hayalinin gerçeğe dönüşeceğinin propagandasını yapmıştır. Müzakere tarihinden itibaren aradan geçen 6 yıllık zaman diliminde yapılan onca değişiklikler, tasfiyeler, dönüştürmeler AB nazarında yeterli görülmemiş ve son zamanlarda imtiyazlı ortaklık meselesi hararetli bir şekilde tartışılır olmuştur. Bugün AB’ye üye olan 27 ülkenin hiçbirisinin bu denli uzun süre bekletilmemiş olması, yine bu ülkelere bu kadar çok şart koşulmamış olması birçok nedene bağlanabilir. AB’nin lokomotifi durumunda olan Almanya ve Fransa, bunları takip eden Hollanda, Avusturya, Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkmakta bunun yerine imtiyazlı ortaklığı savunmaktadırlar. Özellikle bu ülkelerdeki Hristiyan Demokratlar, Türkiye’nin üyeliğine en fazla karşı olanlardır.
Türkiye’nin, AB’ye girme isteğinin altında yatan nedenlere bakıldığında ise bunlar, şu şekilde özetlenebilir:
“AKP hükümetine göre laik, çok partili siyasî yapıya sahip Türkiye Cumhuriyeti’nin; tarihi, çok kültürlü yapısı, coğrafyasının gereği olarak Doğu ile Batı arasındaki konumu, AB’ye tam üye olmasıyla medeniyetler çatışmasına engel olmasına katkı sağlayacak. Çünkü Türkiye’nin AB’ye üyeliği, AB’nin belli bir coğrafya ve dinsel inançlarla sınırlanmayan küresel bir değer ifade etmesine yardımcı olurken, Batı ile İslâm dünyasının demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hoşgörü gibi evrensel değerler temel alınarak bir araya gelmesine yardımcı olacaktır. Yine Hükümet, uluslararası terörizmle mücadelede, Türk Silahlı Kuvvetleri sayesinde AB’nin gelecekte küresel güç olmasına katkı sağlayacaktır.” (AB Haber.com, 28.11.2004)
Yine Başbakan Erdoğan, demokrasi için, “Zihinlerin tam bir berraklık içinde olmasını hayatî önemde görüyorum. Çünkü dün NATO çerçevesinde, özgürlük ve demokrasi ilkeleri için evlatlarını, Avrupa’nın evlatları ile omuz omuza ölümü göze alarak savaşlara göndermiş halkım, bugün aynı özgürlük ve demokrasi değerleri için tek bir çatı altında Avrupalı dostlarıyla beraber yaşama beklentisi içindedir.” (Başbakanlık, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Sitesi)
AKP Hükümetinin AB’nin beğenisini kazanma ve üyelik yolunda ayak direyen Avrupa Devletlerinin tavrını yumuşatma adına ortaya koyduğu çabalar da burada zikredilmeye değerdir. Özellikle Hıristiyan inancının önemli tarihî ve dinî kurumlarına yönelik olarak yapılan iyileştirmeler göze çarpmaktadır. Bunlar arasında, Rum Patrikhanesi konusunda attığı adımlar, Almanların Tarsus’ta her yıl ayin yapmak için istedikleri izni vakit kaybetmeden verilmesi, Trabzon’daki Sümela Manastırı ve Van’daki Akdamar Kilisesi’nde ayin yapılmasına olanak sağlanması, zikredilebilir. Türkiye için çok önemli gösterilen GKRY’nin tanınmaması meselesi, Türkiye’nin liman ve havaalanlarını bu ülkeye açmış olmasıyla sanki delinmekte ve eski hassasiyetin kalmadığı hissini vermektedir. Zira bu, Kıbrıs Rum Yönetimi’ni resmen tanımakla neredeyse eşdeğerdir. Nihayetinde verilen ödevleri eksiksiz yerine getiren Hükümet yine de üyelik konusunda ciddi adımlar atılmasına vesile olamamıştır.
AB’nin yörüngesini belirleyen en büyük iki ülke Almanya, Fransa ve bunların arkasından giden Hollanda ve Avusturya’nın açık bir şekilde imtiyazlı ortaklığı savunmalarının arkasında hangi saiklerin olduğunun anlaşılması için sosyal, siyasal, iktisadî, coğrafî özelliklere ve dinî meselelere bakılması gerekmektedir.
Sosyal olarak; AB’nin en büyük ülkeleri olan Almanya ve Fransa halkları Türkiye’nin tam üyeliğine açık bir şekilde karşı çıkarlarken aynı şekilde Avusturya, Hollanda, GKRY halkları da bu görüşte onlara eşlik etmektedirler.
Siyasal olarak; En büyük nüfusa sahip iki ülke Almanya ve Fransa, AB organlarında en büyük temsil kabiliyetine sahip durumdalar. Türkiye’nin üyeliği, Almanya ile aynı oranda temsil kabiliyetine sahip olması anlamına gelecektir. Yani Avrupa Parlamentosu’nda (AP), Avrupa Komisyonu’nda ve diğer organlarda nüfus oranına göre temsil söz konusu olduğundan üye olduktan sonraki yıllarda en büyük temsil gücüne Türkiye sahip olacaktır. Bu durum, her iki ülke Almanya ve Fransa tarafından istenmeyen bir gelişmedir.
Kıbrıs meselesi, AB ülkelerinin birçoğunun Türkiye’nin Birliğe üye olmasının ön şartı olarak görülmektedir. AKP Hükümeti’nin verdiği onca tavize rağmen, tamamen Kıbrıs’ın teslim edilmesi üzerine yönelik bir siyaset izlenmekte, KKTC’nin GKRY tarafından sevk ve idaresi sağlanmaya çalışılmakta, bunun da Türkiye tarafından kabul edilmesi için “AB’ye üyelik” bir şantaj aracı olarak kullanılmaktadır. Yine GKRY’nin Türkiye tarafından tanınması istenmekte, her ne kadar liman ve havayollarının GKRY tarafından kullanılmasına yönelik anlaşma, AKP Hükümeti tarafından kabul edilmiş olsa da, GKRY’ni bağımsız bir devlet olarak Türkiye’nin kabul etmesi özellikle bu üyeler tarafından istenmektedir.
Türkiye’nin Ermeni soykırımını kabul etmesinin istenmesi, özellikle Fransa’nın, Türkiye’nin soykırım yaptığını kabul etmesi, yine Avusturya’nın da Türkiye’nin soykırımı kabul etmesini istemesi Türkiye’yi oldukça zor durumda bırakmaktadır.
İktisadî olaylar; AB ile Gümrük Birliği anlaşmasını yapmasıyla birlikte Türkiye, AB’nin açık bir pazarı haline gelmiştir. Nihayetinde AB’ye iktisadî olarak istediği her şeyi Türkiye’de pazarlama imkanı sağlanmasına rağmen, Türkiye’ye istediği ürünü AB pazarlarına sokması için birçok prosedür dayatılmıştır. Yine AB’ye üye olmuş bir Türkiye’nin, işçilerin serbest dolaşım hakkı elde edecek olması sebebiyle işsizlik konusunda zaten sıkıntıda olan AB ülkeleri, milyonlarca Türk işsizin de Avrupa’ya iş umuduyla gitmesiyle daha da zor durumda kalacaktır. Gelir seviyesinin düşük olması, yüksek işsizlik oranı, AB ülkelerine ek malî külfet oluşturacaktır. Yine en önemli iktisadî olay, tarım konusudur. Türkiye gibi epey tarım alanlarına sahip bir ülkenin üye olması, şuan tarımda AB’nin lokomotifi olan Fransa’yı oldukça zor durumda bırakacak yani tarım gelirleri, Fransa ile Türkiye arasında paylaşılmış olacak ki, Fransa’nın asla istemeyeceği bir tablodur bu. Aynı şekilde hayvan ve hayvansal ürünlerde ön planda olan Hollanda ve Fransa, Türkiye gibi potansiyeli çok yüksek olan bir üreticiyi pazarlarında görmek istemeyecektir.
Coğrafî özellikler; Türkiye’nin, Asya Kıtası’nı Avrupa’ya bağlayan konumda olması, Ortadoğu ülkeleriyle sınır komşusu olması, AB tarafından avantaj olduğu kadar dezavantaj olarak da algılanmaktadır. Türkiye’nin İran, Irak, Suriye gibi ülkelerle komşu olması, AB’ye katılmış Türkiye ile AB’nin bu sorunlu coğrafyada birçok problemin odak noktasında kalmasına sebep olacaktır.
Dinî fonksiyon; AB’nin Türkiye’yi birliğe kabul etmesi önündeki en büyük engeldir. 27 üyeli Birliğin tamamının Hristiyan olması, Türkiye gibi halkı Müslüman bir ülkeyi aralarına kabul etmelerini pek mümkün kılmamaktadır. Birçok AB temsilcisinin İslâm’ın Avrupa’ya ait olmadığını belirtmesi, halkın sindirilmesinin zor olması, kimlik karmaşası, Türkiye’nin AB kapısında 48 yıldır devam eden üyelik macerasının sürmesine sebep olmuştur.
AB, bu gerçeklerden hareket ederek Türkiye’yi dışlarken, onu arasında istemezken özellikle AKP Hükümeti’nin AB’ye girmek için bu kadar iştiyaklı olmasını anlamak zordur. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin açık bir şekilde, “Türkiye’nin yeri Avrupa değil, Ortadoğu’dur” ifadesini kullanmasına rağmen, Erdoğan’ın medeniyetler ittifakını kurma çabası, askerî, siyasî, sosyal entegrasyonu sağlama girişimi ve bunu Avrupa için hayatî bir mesele olarak görmesi, kime ve neye hizmet edildiğinin açık bir göstergesidir.
Peki, Türk ordusunun, Avrupa’nın güvenliği için hayatî derece de önemli olduğunun belirtilmesine, özellikle Avrupa’da yaşayan Müslüman Türklerin entegrasyonunun sağlanmasında önemli görevler üstleneceği belirtilmesine rağmen, yine demokrasinin Doğu için de Batı için de Kuzey ve Güney için de olması gerektiği anlayışıyla hareket edilmesine rağmen, İslâm’ın Avrupa ile bütünleşmesini sağlama gayretleri, medeniyetler ittifakı için çalışmalar ortada olmasına rağmen AB’nin, Türkiye’nin tam üye olmaması için diretmesinin asıl nedeni nedir acaba?
AB tarafından Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık istenmesinin asıl sebebi, O’nu kendi dışlarında tutarak iyice sindirdikten sonra entegrasyon gerçekleştirme çabasından başka bir şey değildir. Yoksa on yıllardır eritilmeye çalışılan değerlerinden uzaklaştırma gayretlerinde oldukça başarılı bir siyaset izlemelerine rağmen, İslâm’ın kırıntısı dahi bu halkta olduğu müddetçe kendi içlerine Müslümanları asla almayacaklardır.
Evet, 50 yıla yakın bir zamandır kapılarında dolaşılan, iktisadî, sosyal, siyasal, inanç olarak çökmeye yüz tutmuş Avrupa mı, yoksa bugün İslâm coğrafyasında bir haykırışla 50’den fazla devlete liderlik edebilecek, sosyal, siyasal, iktisadî, askerî, dinî olarak en güçlü yapıya liderlik etmek mi daha hayırlı olacaktır? Aile kavramının yok olduğu, saygı ve sevginin kalmadığı, cinayetlerin, intiharların, tecavüzlerin, hırsızlıkların, bağımlılıkların olduğu yani toplumsal kaosun yaşandığı Avrupa halklarıyla entegrasyon mu, yoksa aynı inancı paylaştığımız, ortak değerlere sahip olduğumuz kardeşlerimizle birlik olmamız mı daha hayırlıdır. Yine ordularımızı NATO, AB gibi kurumların güvenliği için oluşturup Afganistan’da, Irak’ta, Pakistan’da ve daha nice İslâm beldelerinde kardeşlerini öldürüp kâfirlerin rahat uyumaları için bu kuruluşların emrine vermek mi, yoksa kardeşlerini koruyan, onlara sahip çıkan ve ecdatları gibi bu ordularla hayrı yaymak mı daha hayırlıdır? Yine, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hükmünü kaldırdığı Hristiyanlığı, haram kıldığı demokrasi, laiklik gibi inanç ve sistemlerle İslâm’ı, Medeniyetler İttifakı çerçevesinde bir araya getirme çalışması mı, yoksa İslâm’ın bayraktarlığını yapıp bunun hak olduğunu bütün yeryüzüne taşımak mı daha hayırlıdır?


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış