Arap Baharı Ülkelerinde
Başarısız Olan Asılsız Demokrasileridir
Nübüvvet metodu üzere hilafet şüphesiz ki kurulacaktır. Kurulma imkânları ise her geçen gün daha da kuvvetlenmektedir. Ümmetin yöneticilerinin kirli çamaşırları, kâfir batılı efendilerine olan hizmetleri ve uşaklıkları iyiden iyiye açığa çıktı. Demokratik sistemin ayıpları ve demokratların işi ortaya döküldü. Evet, gözlerinde asılsız demokrasi ve özgürlükler perdesi bulunan kimseler nezdinde ve basiret sahibi herkese göre insanları dünyanın darlığından ve geçim sıkıntısından kurtaracak tek gücün İslâm olduğu açık ve net olarak görülmekte idi. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Her kim benim
zikrimden yüz çevirirse mutlaka onun için dar bir geçim vardır.”[1]
25 Ocak ayaklanmasının ardından Mısır Kinane’sinde yaşanan olaylar şer imparatoru Amerika’nın etkisinden uzak değildir. Bilakis ona iğne deliğinden daha yakındır. Mısır siyasi ortamlarında söz sahibi olan kimseler ve aktivistlerle birlikte ona ulaşma çabalarını sürdürmüş, onlarla telefonla iletişim kurmuş, sefaretleri aracılığıyla oturumlar düzenlenmiş ve böylece Amerika, devrimin yönünü döndürmeyi, kuşatmayı ve ona düşük yaptırmayı başarmıştır. Amerika tarafından hazırlanan yol haritasına göre yürümeleri ve Amerika’nın isteklerini gerçekleştirmeleri için adamları hareket etmeye başladı. Verdiği demokratik tercihler etrafında toplanmaları ve Mısır Müslümanlarının istediklerini seçmelerine izin verdi. Ardından da utanmadan onu onlardan çekip aldı. İşte demokrasinin gece gündüz yaptığı budur. Amerika ve sömürgeci kâfir nezdinde demokrasi, dünyadaki çıkarlarını gerçekleştirmek için sömürgeci düşünceden başka bir şey değildir. Son verme zamanı geldiğinde ise sömürgeci siyasetlerine hizmet etmesi için sorunlar çıkartmak suretiyle aynı demokrasiyi yerle bir ederler. Amerika, uşağı Mübarek’ten vazgeçtikten ve Mısır halkının “İslamcılar” olarak isimlendirilen temsilcilerini seçmelerine razı olmasının hemen ardından Mısır ordusunda hâkim olanlardan ve muhaliflerden oluşan kuyrukları için bir plan hazırlamak ve onları desteklemek suretiyle bu demokrasiye karşı bir darbe yaptı. Belli bir dönem için “ılımlı İslamcılarla” çalışıp ittifak yapmasına ve onların yönetime gelmelerine razı olmasına rağmen tam anlamıyla onlara güvenmedi. Amerikan çizgisine göre yürümesini garanti altına almak üzere daimi olarak ona baskı yaptı. Hatta demokrasinin muhafaza edilmesi, Amerika’ya ve sömürgeci siyasetine boyun eğmeleri hususunda onlarla sözleşme yapmasına rağmen bu darbeyi gerçekleştirdi. Şüphesiz ki Allah Azze ve Celle doğru söylemiştir:
“Sen dinlerine
uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar…”[2]
Demokrasi, çıkarları
konusunda endişe ettiği zaman Amerika’nın yediği puttur. Böylelikle hurmadan
yapıp acıktıkları zaman da elleriyle yapmış oldukları putları yiyen Mekke’li
ecdatlarının yaptıklarını tekrarlamaktadırlar.
Evet demokrasi küfür
nizamı olup ona çağırmak veya onu tatbik etmek caiz değildir. Demokrasi
egemenliği Rabbe değil beşere vermektedir. Ayrıca hem yönetim hem de yasama
bakımından halkın kendisinin efendisi olması yönüyle de tatbik edilmesi hayali
bir düşüncedir. Demokrasi, adeta bizim işlerimizin yürütücüsü gibi
topraklarımızı Amerika’nın ve arkasında yürüyen batının nüfuzu altına girmeye,
ayakları altında paspas olmaya sürüklemektedir.
Durum bu iken neden bazı Müslümanlar demokrasiye sarılıyorlar ve onu istiyorlar? Yönetime ulaşmalarının ardından kendilerini yönetimden uzaklaştırmalarına rağmen niçin İslâmî partiler ona çağrıda bulunuyorlar ve yönetimini kabul ediyorlar? Bunu Allah’ı razı etmek için mi yoksa devletlerarası duruma hükmeden ve küresel olarak söz sahibi olan Amerika’yı razı etmek için mi yapıyorlar? Allahu Teâla’nın:
“… Hüküm ancak Allah’a
aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir…”[3]
ayetine rağmen bu âlimler ve bu davetçiler hâlâ ne diye demokrasi yolunda
savaşıyorlar? Reddetmekle emredilmelerine rağmen nasıl oluyor da tağutla
hükmetmeye razı oluyorlar?!
Genel olarak tüm Müslümanlara, özel olarak da Kinane halkımıza hatırlatıyor ve diyoruz ki: Fesadın, küresel krizlerin ve sıkıntıların başı Amerika’dır. 1952 yılında gerçekleştirilen darbeden 2013 yılına hatta bu süre içinde dahi Mısır’da egemen güç odur. Amerika; emreden ve yasaklayandır. Kendi çıkarlarına ve arzusuna göre iktidara getiren ve oradan uzaklaştırandır. Gerçek yapısıyla iş, Mursî’den ve koltuktan daha büyüktür. Mesele, Müslümanlar ve istikrarları üzerinde hâkimiyet kurmaktır. Zamanımızın putu olan demokrasiyi ve cumhuriyet sistemini ortadan kaldırmadıkça halimizde kesinlikle herhangi bir değişiklik olmayacaktır. Ülkelerimizdeki tahribatın esası demokrasidir. Tuzak kuran kimselere karşı ümmeti koruyacak tek bir halife tarafından yönetilen, Raşidî Hilâfet Devleti’nin gölgesinde yönetimde ve toplumda İslâm otoritesi tam olarak hâkim olmadıkça bu ülkeler ve diğer Müslüman toprakları kesinlikle huzur bulmayacak ve işleri düzelmeyecektir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi:
“İmam ancak
kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla koruma yapılır.”
23 Ocak ayaklanması,
onlarca yıl boyunca Mısır insanlarının göğsüne çöreklenen zorba yönetimi ve
karanlık vakıayı değiştirmek için yapıldı. Ancak ayaklanmanın başladığı ilk
andan itibaren insanların; “halk rejimin düşmesini istiyor” sloganlarını
söylemelerine ve rejimin tepesindeki adamın tepetaklak yuvarlanmasına rağmen,
1924 yılında Hilâfet Devleti’nin ortadan kaldırılmasının ardından
topraklarımızda sömürgeciler tarafından bozuk bir esasa göre kurulan rejim
olduğu gibi ayaktaydı. Zira Hilâfet Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte kâfir
batı, bu yıkım zamanında ve kısa bir süre öncesinde İslâm Devleti’ni; gücü ve
kuvveti bulunmayan basit devletler, devletçikler, şeyhlikler ve emirlikler
şeklinde parçaladılar. Buraların emniyetini ise İslâm akidesine muhalif olan,
dinin hayattan ayrılması esasına göre kurulu olan kâfirlere bıraktılar.
Buralarda maddenin ruh ile birleştirmesini gerektiren İslâm akidesinden,
ümmetin inancından kopuk laikliğe dayalı cumhuriyet rejimlerini veya
krallıkları kurdular.
İslâm’ın diğer insanlar
dışında Müslümanları tek bir potada eritmesinin ardından kâfir batı ümmetin
birliğini halklara ayırdı ve onları birbirlerini boğazlayan kabileler halinde
parçaladı. Ümmeti darmadağın eden milliyetçi ve vatancı partiler kurdurdu ve
böylelikle bu ümmeti meydana getiren halkların her birini kendi sorunları ve
problemleri ile uğraşır hale getirdi. Halklardan herhangi birisi ümmetin
sorunlarından herhangi birisi ile ilgili olarak duygularını harekete geçirmesi
halinde ise bunun üzerinden çok geçmeden donukluğa ve ümitsizliğe varıncaya
kadar onları başarısız kılmaya çalıştı.
Ancak Tunus’tan
başlayıp; Mısır, Libya ve Yemen’deki Arap topraklarında esen ayaklanma rüzgârları
Suriye’de son bulmadı. Ümmet yeniden ete-kemiğe bürünmeye başladı. Tunus’ta
yaşanan olayların yankısı Mısır’a ulaştı ve ardından da bunun kıvılcımı Suriye’ye
sıçradı. Artık ümmetin düşmanı olan kâfir batı ümmetin ufak büyük her
hareketini gözetir hale geldi. Yaşanan her bir kıvılcımı takip ederek ümmeti
toplayacak, İslâm Hilâfet nizamı altında birleştirecek olan hedefe yönelmemesi
için çalışmaya başladı. Zira İslâm Hilâfet nizamı, onların parçalanmışlığını
ortadan kaldıracak ve düşmanlarının karşısında duracaktır. Oysa kâfir batı,
demokratik sisteminin ve laik anayasasının ardında susamış köpek gibi dilini
uzatıp solumak istemektedir. Ve biz onun hakkında diyoruz ki: Kapitalist
demokratik rejiminizin ölümün eşiğinde olduğunu görmüyor musunuz?! Alemlerin
Rabbi’nin razı olduğu bir devlet ve önümüzde bizim için teşri kılınan anayasa
varken onların devamı için topraklarımızda
başarısız batının deneyimlerini mi kopyalayacağız?!
Bizler, Kinane halkının
ve bunun dışında kalan diğer Arap baharı devletlerinin kokuşmuş laiklik
bataklığına düştüğünü ve Amerika tarafından hazırlanan İslâm’ın düşman haline
getirilmesi tuzağına sürüklendiğini görüyoruz. Buna göre bir Müslüman, İslâm’ın
en basit görüntülerinden olan sakal ve başörtüsüne ihaneti kabul edebilir mi?
İslâm’ın suçlanmasına razı olabilir mi? Sadece İslâmî sloganları söyleyip ondan
herhangi bir şeyi tatbik etmeyen belirli bir grubun başarısızlığı İslâm’ın
başarısızlığı anlamına gelmez. Âlemlerin Rabbinin dini, âlemlere rahmet olması
için emin Rasûlüne indirmiş olduğu hak dindir. Âlemlerin Rabbi tarafından
insanları karanlıktan aydınlığa, Rabblerinin izniyle dosdoğru yola çıkartan bir
din olarak tarif edilen İslâm’ın başarısız olması mümkün değildir. Allahu Teâlâ
şöyle buyurmaktadır:
قَدْ جَاءكُم) مِّنَ اللَّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ * يَهْدِي بِهِ اللَّهُ
مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِ وَيُخْرِجُهُم مِّنِ الظُّلُمَاتِ
إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
“…Size, Allah’tan bir
Nur (Muhammed Aleyhisselâm) ve aydın bir kitap (Kur’ân) geldi. Allah, rızasına uyanları o nurla selâmet
yollarına iletir ve onları, izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp doğru yola
(İslâm’a) götürür.”[4]
İşte bu vakıanın
giderilmesi için biz, siyasi bir parti olan Hizb-ut Tahrir’in çağrıda bulunduğu
yönetim sistemi projesinin Müslümanların karşılaşmış oldukları her türlü
belanın sebebi olan bu köhnemiş devletlere alternatif olduğunu söylüyor ve
diyoruz ki:
1-Cumhuriyet rejimi
reddedilmiştir. Çünkü o, âlemlerin Rabbi katından değildir, küfür nizamıdır ve
onunla hükmetmek caiz değildir. Zira o, yasama hakkını halka veren demokratik
esaslar üzere kuruludur. İslâm’da ise kanun koyma hakkı yalnızca şeriata
aittir.
2-İslâm’ın bu ümmet için
belirlediği tek nizam Hilâfet nizamıdır ve hâkim olması gereken de odur. Bununla
ilgili olarak Allah’ın Kitabı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde ve Sahabe’nin İcmaı’ndan
çok sayıda delil bulunmaktadır. Bu devlet; kiliseyi esas alan, dini veya sivil
demokratik bir devlet değildir.
3-Bu devlet vergi toplayan
değil, gözeten bir devlettir. Sorumluluğu altında bulunan insanların dinlerine,
renklerine ve ırklarına bakmadan tüm reayasının işlerini görüp gözetir.
Ekonomik sistemi, tek tek tüm fertlerin temel ihtiyaçlarının doyurulmasını
garantileyen ve imkânlar ölçüsünde de her bir ferdin lüks ihtiyacını en üst
seviyede doyurulması imkânlarını sağlayan bir esas üzere kuruludur.
4-Tüm raiyyesinin
güvenlik, eğitim ve sağlık gibi toplumsal ihtiyaçlarını garanti eden bir
devlettir. Anayasasında servet elde etme, geliştirme ve bunu harcama keyfiyetini
beyan eden bir devlettir. Aynı şekilde ferdi mülkiyetten, devlet mülkiyetine ve
petrol ve madenler gibi kamu mülkiyetine varıncaya kadar mülk çeşitlerini beyan
eden bir devlettir. Ekilmemiş bir karış toprak bırakmayacak şekilde arazi
hükümlerini açıklamıştır. Bu devlette para, altın ve gümüş esasına göre
oluşturulacak, paranın değerinde ve buna bağlı olarak da mal ve hizmetlerin
değerlerinde istikrar sağlanacaktır. Böylelikle kapitalist devletlerde
görüldüğü gibi ekonomik krizlerin meydana gelmesi engellenmiş olacaktır.
Fertler arasındaki ticarete ait hükümler konulmuş olup devletin bunlara
müdahalede bulunmasına ihtiyaç bırakmamıştır. Dış ticarete izin vermiş ve
bununla ilgili hükümler koymuştur. Şer’î hükümlere göre şirketlerin kurulmasına
izin vermiş, stokçuluğu, faizi, insanın fahiş fiyatla ve sahibi olmadığı bir
malı satmasını yasaklamıştır.
5-Bu devlette yaşayan
fertler, tabiiyyet bağı ile birbirlerine bağlıdırlar. Müslüman olsun ya da
olması İslâm Devleti’nin tabiiyetini taşıyan herkes tam olarak haklardan
faydalanır. Devletin; yönetim, yargı veya işlerin gözetimi bakımından fertler
arasında ayrım yapması caiz değildir.
6-Bu devlette eğitim İslâm
akidesi esasına göre kuruludur. Eğitim konularının ve metotlarının tümü bu
esasın dışına çıkılmayacak şekilde konulur. Eğitim siyaseti İslâm akliyetinin
ve nefsiyetinin oluşturulmasını hedefler ve ders konularının tümü bu esaslara
göre konulur. Eğitimin gayesi; İslâm şahsiyetini oluşturmak, insanları
hayatlarıyla ilgili tüm ilimlerle donatmaktır. Dolayısıyla eğitim metodu, bu
gayeyi gerçekleştirecek bir şekilde oluşturulur ve bunun dışına çıkartacak her
metot engellenir.
7-Bu devlette herhangi bir
ferdin, partinin veya kitlenin yabancı devletlerle alakalarının bulunması
kesinlikle caiz değildir. Diğer devletlerle ilişkiler yalnızca devletle
sınırlıdır. Çünkü içerde ve dışarda ameli olarak ümmetin işlerini gözetme hakkı
devlete aittir. Ümmetin ve teşkilatların yapmaları gereken harici ilişkiler
konusunda devleti muhasebe etmektir. İslâm davetinin taşınması, harici siyasetinin
eksenini oluşturur ve devletin tüm devletlerle ilişkilerinin bu esas üzere
kurulması gerekir.
Tüm dünyada İslâm ümmeti
arasında çalışan Hizbu’t Tahrîr olarak bizler kendimiz için halkına yalan
söylemeyen liderliği esas aldık. Böylelikle âlemlerin Rabbinin “İnsanlar
için çıkartılmış en hayırlı ümmet” olarak seçmiş olduğu konumu dosdoğru bir
şekilde doldurmak için ümmete liderliğin gereğini yapıyoruz. Bu gayeyi
gerçekleştirmek için çalışan parti, hâkim parti mefhumunu taşımaz. Bilakis, şer’î
metoda göre Hilâfet kurulup halife var olduktan sonra bu halife partinin
halifesi olmaz. Tam tersine sözlü ve fiilî olarak adaletle ümmetin işlerini
görüp gözetmek üzere tüm Müslümanların halifesi olur. Daha sonra Hilâfet makamı
boşaldığında ise ümmet, şer’î olarak Hilâfet şartlarına sahip olan adaylardan
birisini kendisine halife olarak seçer. Dinlemek ve itaat etmek üzere ona biat
edilir ve böylelikle herhangi bir partinin değil Müslümanların halifesi olur.
Bu durumda ise ister kendi adayına isterse bir başka adaya biat edilmiş olsun
Hizbu’t Tahrîr’e düşen görev, yönetim ve devletle ilgili işlerde onunla
birlikte hareket etmektir. Nasihat
etmek, önerilerde bulunmak, gerektiğinde de eleştiren ve muhasebe eden
olmaktır. İşte Müslümanların topraklarını kurtaracak olan tek metod budur.
İçerisinde zulmün, kavgaların, kin ve nefretin, yaşandığı tüm dünyanın da tek
kurtuluş yoludur bu. Böylelikle tüm insanlar, en hayırlı devletin gölgesinde,
geçmişte yaklaşık on üç asır boyunca hakkıyla dünyayı aydınlatan, parlak
yıldızlarıyla doğudan batıya tüm dünyaya ışık saçan Hilâfet Devleti’nde olduğu
gibi yine böyle bir devletin gölgesinde yaşarlar.
Ümmetin takip etmesi
gereken değişim, günümüz dünyasında hayatın her alanında öncü ve lider konumunu
ona kazandıracak olan köklü bir değişim olmalıdır. Zira bugün ümmetin eklemleri
paramparça olmuş, ciddi anlamda geri kalmış, izzet, saygı ve itibar
görüntülerinin tümünden mahrum olmuş bir haldedir. Ümmet için gerekli olan
köklü değişim, sadece Arap baharının yaşandığı Arap dünyası veya bu ümmetin
yaşadığı diğer bölgeler için gerekli değildir. Bilakis bu değişim, doğudan
batıya, kuzeyden güneye tüm dünya için gereklidir.
Günümüzde tüm dünya insanlık hayatının her alanında fesatla karşı karşıyadır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“İnsanların kendi
ellerinin (irade ve ihtiyarlarıyla) yaptıkları işler (günahlar) yüzünden,
karada ve denizde fesat meydana çıktı ki, Allah, işledikleri günahlardan bir
kısmının cezasını (dünyada) onlara tattırsın…”[5]
İslâm ise değerli bir Rasûl göndermek suretiyle karada ve denizde yaşanan bu
fesadı ortadan kaldırdığı gibi bugün de dünya üzerinde egemen olan fesadı,
insanlar için çıkartılmış olan en hayırlı ümmet aracılığıyla tümüyle izale
etmeye muktedirdir.
Sömürgeci düşmanlarımız
tarafından ekilen zehirli düşünceleri kökünden değiştirmek için sağlıklı bir
değişimi gerçekleştirmek istediğimizde bu zehirli düşünceleri köklü kültürümüzle
yer değiştirmemiz ve bunları hayatımızda hâkim kılmamız gerekir. Bizleri mutlu
edecek, izzetli ve değerli bir hayatı bize hazırlayacak olan gerçek değişim
ancak bu şekilde olur. Bu değişim, batının kültürüne karşı savaş açmakla, sahih
bir şekilde İslâm kültürümüzü kucaklamakla olur. Bu değişim ameliyesi, sözleri
ve fiilleri ile bariz bir şekilde ortada duran saptırıcı batı kültürünün izleri
tümüyle izale edilmeden gerçekleştirilemez. Dolayısıyla bu bölgelerde var olan
cumhuriyet rejimleri hakkında konuşmanın anlamı yoktur. Zira ümmetin seçkin ve
ayrıcalıklı nizamı Hilâfet’tir. Çirkin Sykes-Picot ittifakına göre ortaya
konulan bayraklar, simgeler, vatan ve vatancılık hakkında konuşmanın da bir
anlamı yoktur. Ümmetin mensubu bulunduğu akidenin sancağı toprağın üstündedir
ve toprağa yapışık değildir. Ümmetin seçkin bayrağı, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bayrağıdır. “Demokrasi”,
“sivil devlet”, “milli uyum hükümeti”, “liberal İslâmî koalisyon”
gibi kavramların hiçbir anlamı yoktur. Zira yüce olan İslam’dır ve ondan daha
yücesi yoktur. Birtakım zelil ittifaklara ve barış sözleşmelerine değer
vermenin de bir anlamı yoktur. Saygı gösterilmesi ve tabi olunması gereken tek
şey şer’î hükümdür. Halkın egemenliğini yüceltmenin de bir anlamı yoktur. Çünkü
İslâm ümmeti nezdinde egemenlik sadece ve sadece Allah’ın şeriatına aittir.
Gelecek günler bu değerli ümmeti kapsayacak olan hayırları müjdelemektedir. Rejimlerin medya borazanları tarafından sansüre ve bilinmezliğe mahkûm edilen ümmetin garipleri Müslümanlıklarına ait hiçbir şeyden vazgeçmediler. Dizginleri ele geçirdiğinde dinleri ve İslâmî Hilâfet Devletleri olduğunda elbette ki onların gariplikleri yakında sona erecek ve dünyanın tüm sorunlarına son vereceklerdir. İşte o zaman, bu adamlar için gariplik kalmayacak onlar ve ümmetleri gücün ve yüce bir sözün sahipleri olacaklar ve onların dinleri, hakkında Allah’ın hiçbir şekilde bir delil indirmediği yeni kapitalizm nizamlarının da yer aldığı bütün dinlerin üstünde egemen olacaktır. İşte o gün Allah’ın yardımıyla müminler ferahlayacaklardır.
“Biz de istiyorduk
ki, o yerde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları hayırda önderler yapalım
ve kendilerini (Firavun’un yerine Mısır’da) mirasçılar kılalım.”[6]
[1]
Taha Suresi 124
[2]
Bakara Suresi 120
[3]
Yusuf Suresi 40
[4]
Maide Suresi 15-16
[5]
Rum Suresi 41
[6]
Kasas Suresi 5


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış