Allah’ın selamı ve
rahmeti üzerinize olsun.
Allah’ın adıyla. Allah’a
hamd olsun. Salat ve selam Allah Rasûlü’nün üzerine olsun.
Evvela, bu konferansa
katılan kardeşlerimi selamlıyor, Allahu Teala’dan bereketlendirmesini ve
hepimizi kendisine itaatte birleştirmesini diliyorum.
Konuşmamı bazı kısımlara
ayırmak istiyorum:
Öncelikle, demokratik
sistemler ile İslâm nizamı arasındaki temel farkları anlatacağım.
Acaba Hilâfet, “ilahi
bir hak ile yönetim” yani teokrasi midir?
Sonra İslâmî Hilâfet’in
kurulmasını gerektiren hususlar nelerdir?
-Kardeşlerim, bir
sistem ile diğer bir sistem arasındaki ayrım çizgisi, yönetim mekanizmaları ve
o sistemin gerçekleştirmeye çalıştığı değerlerin doğduğu esastır.
-Demokratik sistemler,
ister parlamenter, ister başkanlık modeli olsun, siyasal laiklik biçimleridir.
-Laiklik ise özetle
dinin, meşruiyetin kaynağı ve doğruluk ölçüsü veren bir mizan olmaktan uzaklaştırılmasıdır.
-O nedenle demokratik
bir sistemde meşruiyetin kaynağı, çoğunluğun iradesi diye ifade edilen millet
iradesidir. Buna göre egemenlik çoğunluğa aittir.
-Demokrasi İslâm’a
aykırı olmanın yanı sıra kendisiyle de felsefi olarak çelişmektedir. Çünkü mekanizmaları
nasıl olursa olsun, doğurduğu sonuç, halktan kimilerinin diğerleri üzerine heva
bakımından musallat olmasıdır.
-İslâm’ın siyasi
nizamında ise yüksek değerler vardır: Çoğunluğun görüşüne uyup uymadığına bakılmaksızın,
adalet ve hakkın egemenliği gibi.
-Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:
“Andolsun biz
peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri
için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.”[1]
-İslâm nizamında, hem yönetici, hem de halk hakka tâbi olur. Hakka aykırı olan ise hevâdır ve çoğunluk istese bile hevâya uyulması caiz değildir. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:
“Ey Davud! Biz seni
yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve
hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır.”[2]
Burada yöneticiyi, kendi hevâsına karşı uyarmıştır.
-Allahu Teala, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ise şöyle buyuruyor:
“Artık, Allah’ın
indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına
uyma.”[3]
Burada da insanların hevâsına karşı uyarmıştır.
Hak ve adalet ise ancak şeriat ile bilinebilir. Allah Teala yöneticiye hitaben şöyle buyuruyor:
“Sonra da seni din
konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.”[4]
İnsanlara hitaben ise şöyle buyuruyor:
“Yoksa hâlâ cahiliye
hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanan bir toplum için, hükmü Allah’tan
daha güzel olan kim vardır?”[5]
Dolayısıyla Allah’ın hükümlerinin ikâmesi, bağlı olduklarını söyledikleri dine
olan kesin imanlarının bir alametidir.
Böylelikle İslâmî siyasi
nizam, Allah’ın insanı yaratma gayesi olan kulluğun manasını gerçekleştirirken
insanlar için de dünya hayatında hak ve adaleti gerçekleştirir.
İslâm nizamı ile beşeri
sistemler arasında bir karşılaştırma yaptığımızda, asla dilediğimiz şekilde
tercih yapabileceğimiz masadaki seçenekler gibi davranmamalıyız. Zira İslâm
nizamının en büyük sabitesi, egemenliğin şeriata ait olmasıdır ki bu, isteğe
bağlı değildir. Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:
فَلاَ وَرَبِّكَ
لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ
يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem tayin edip sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”[6] Allah Subhânehu ve Teala yaratandır, emretmek ve nehyetmek O’na aittir.
“Dikkat edin! Yaratmak ve emretmek O’na mahsustur.”[7] Yine şöyle buyurmuştur:
“İnsan başıboş
bırakıldığını mı zannediyor?”[8]
Yani emirler ve yasaklar yok mu sanıyor?
Bununla birlikte İslâmî
siyasi nizamda Halife, ilahi hak denilen teokrasi ile yönetmez.
Birincisi: İslâm’da
otorite Müslümanlara, egemenlik ise Şeriata aittir. Evet, ancak otorite Müslümanlara
aittir ve rızaları ve bey’atlarını vererek yönetilmeleri onların haklarından
biridir. Zira böyle bir bey’at olmadan yönetici meşru hâle gelmez.
İkincisi: Yöneticinin
dokunulmazlığı yoktur. Zira Şeriat ile yönetmek, yönetici ile halk arasında,
her iki tarafı bağlayıcı bir akit mesabesindedir. Şeriat ise yöneticinin
muhasebe edilmesi ve davranışlarının denetlenmesini şer’î bir vecibe kılmıştır.
Yönetici, uğrunda tayin edildiği meseleyi ihlal ederse, velâyet akdi feshedilir
ve meşruiyeti düşer.
O halde İslâmî siyasi
nizam ile Cahiliye rejimleri arasındaki ayrım çizgisi, yöneticinin kişiliği
veya seçim mekanizması değil, sistemin yücelttiği ve koruduğu kıymettir.
Nitekim Râşid Halifeler birbirinden farklı yöntemlerle seçildikleri hâlde,
hepsi de adaleti, hakkı ve şeriatın egemenliğini korumaya bağlı kalmıştır.
Üçüncüsü kardeşlerim,
sorduğum soruya cevap olarak, Hilâfet’in kurulmasını gerektiren hususlar
nelerdir? Derim ki: Her sistemde otorite kendi değerlerini korumak ister. Her sistemde,
potansiyel bir otorite ve bir de değişken otorite vardır. Potansiyel olan
değişken olandan daha önemli ve daha kalıcıdır. Değişken otorite, devlet
başkanıdır, başbakandır veya halifedir, bunlar gelip geçicidir. Oysa potansiyel
otorite, yani sistem İslâmî olsun ya da olmasın, yöneticinin dayandığı,
otoritesini ve nüfuzunu dayandırdığı kişileri temsil eder. Bu kişiler iyi de
olabilir, kötü de.
İslâmî Râşidî
Hilâfet’te, otorite Ümmete ait olduğu için, bu potansiyel otorite, fıkhî olarak
“Ehl-i Hal ve’l Akd” adı verilen kişilere odaklanır. Bunlar, tecrübe ve şartlar
sonucu ortaya çıkmış, doğal olarak liderliğe ehil olan ve böylece toplum
içerisinde ağırlık ve güç merkezleri haline gelmiş kimselerdir. Meseleleri
düzeltme ve çözme kudretleri vardır. Çünkü onların görüşü, öyle ya da böyle,
insanların rıza ve tercihlerini ifade eder.
Bunun için İslâm’da
yöneticiye bey’atın Ehl-i Hal ve’l Akd tarafından yapılması, Müslümanların rızasına
işaret eder. Böyle bir bey’at olmadıkça yönetici meşru sayılmaz. Ne o beldede İslâm
hükümlerini uygulaması mümkün olabilir, ne de yöneticiliğini meşrulaştıracak
şekilde Müslümanların bütünlüğünü gerçekleştirebilir. Burada yöneticinin salih
bir insan olup olmadığına bakılmaz.
Günümüzde ise otorite
ümmetten çalındığı için, Müslümanların toprakları üzerindeki potansiyel
otorite, orduların, polis ve istihbarat teşkilatlarının, yargının, medyanın ve
devlet kurumlarıyla bağlantılı iş adamlarının ellerine geçmiştir. Bunlara derin
devlet denilmektedir ve genellikle dış güçlere bağlıdırlar ve onların
çıkarlarını koruyup onların, Müslümanların beldelerine dayattıkları fâsit değerlerini
korurlar. Müslüman toplumların doğal olarak çıkardığı kimselerden değildirler.
Bilakis Müslümanların hak ve adalet ile yönetilme haklarını gasp eden zorba
cellatlardır bunlar.
Bu girişle birlikte
kardeşlerim, anlıyoruz ki Hilâfet, Müslümanların bugünkü vakıasında, iktidar
kurumunun “İslâmlaşması” girişimiyle gerçekleşmeyecektir. Bu vakıanın tamamen
ortadan kaldırılması ve ardından İslâm’ın değerleri üzerine kurulu yeni bir
nizam inşa edilmesinden başka yol yoktur. Çünkü mevcut kurulu devletler, İslâm
ile asla bağdaşmamaktadır. Bu devletlerdeki güç merkezleri, dışarıya bağlı
kurumlardır ve dış güçlerin İslâm dünyasına yönelik işgallerinin farklı bir biçimini
temsil etmektedir. Üstelik serbest ve doğal bir şekilde toplumların çıkardığı
Ehl-i Hal ve’l Akd’e de sahip değildir.
Çağrıda bulunduğumuz Hilâfet,
kurulu sistemler altında insanların oy sandıklarına gidip seçebilecekleri bir
şey değildir. Mevcut güç merkezlerinden, Müslümanların istemeleri halinde
vereceklerini beklediğimiz bir şey de değildir. Bilakis ilk adım, İslâm
düşmanları ve uzantılarının saldırıları, Müslümanların beldelerine yönelik
düşmanlıkları ve kendi topraklarında Müslümanların otoritelerine yönelik
gasplarından kurtulmakla başlar. Ardından dayatılan bâtıl değerler yerine, İslâm’ın
hak, adalet ve şeriatın egemenliği gibi değerleri yayılır. Tâ ki gasp edilmiş
otorite geri alınıncaya, bu değerleri benimsemiş toplum hareketi esnasında doğal
olarak, bu değerleri muhafaza edecek bir yöneticiye bey’at verecek salih bir
Ehl-i Hal ve Akd çıkarıncaya kadar.
İslâm’ı ve Müslümanları
dert edinen herkesin kabul etmesi gereken takdir budur. O zaman Müslümanlar,
ortak hedefi gerçekleştirmek için odaklandıkları öncelikler farklı olsa da,
harcadıkları çabalar hakka muhalif değil, hakkı tamamlayıcı olacaktır. Nitekim
kimileri, bâtıldan ve bâtıl değerlerden uzak duran siyasi faaliyetlere
odaklanırken, kimileri kâfirlerin düşmanlığına karşı cihad istikametinde
hareket ederek ümmetin kurtuluşuna katkıda bulunmaya çalışır. Kimileri de
insanların hak ve şeriatın egemenliği gibi değerleri benimsemelerine yönelik
kapsamlı davet çalışmaları yürütür.
Ancak aralarındaki
farklılıklara rağmen, demokrasi ve laikliğe bağlanarak parlamento yahut başkanlık
seçimlerine katılmaktan beri durarak bâtıldan uzak duruşta müttefik olmaları ve
bâtıl dairesinde hareket etmekten sakınmaları gerekir. Bunun yararları
konusundaki propagandalara rağmen, İslâm düşmanı yıkıcı bâtıl değerlere
meşruiyet vermenin, Müslümanların gözünde bunları süslü göstermenin, bunlara
katılmaya davet etmenin, şeriatın egemenliği gibi İslâm’ın yüce değerlerini
insanların gönlünde zayıflatmanın ve bunları pazarlığa konu etmenin günahı asla
yararına denk olmaz.
Amerikan RAND merkezi
gibi stratejik planlama merkezlerinin çalışmaları, demokratik siyasi sürece
dahil ederek, İslâmî cemaatlerin kimliğini bozmaya odaklandıklarını
göstermektedir. Nitekim 2008 tarihli, “Terörist Gruplarla Nasıl Başa Çıkılır?”
başlıklı çalışmada, “aşırı” denilen yani demokrasi oyununun kuralları dışında
kalmak isteyen grupları zayıflatmak için “ılımlı” denilen grupların kullanılması
teşvik edilmektedir. Dolayısıyla Müslümanın bâtıl sisteme katılması, kimliğini
yok edecek ve onu kardeşlerine vuran bir araç haline getirecektir.
İkincisi, kardeşlerim:
Bazılarımız her şeyi yönetimi ele geçirmekle ilişkilendiriyor ve tüm sorunlarımızın
tek çözümü haline getiriyor. Bu bakışın birtakım olumsuz yanları vardır:
1-Evvela bu,
gerçekçi değil teoriktir. Sözünü ettiğimiz tüm bu faktörlerin kaçınılmaz olduğu
uzun bir yolun nihai bir sonucu olarak Hilâfet’in nasıl geldiğini gördük.
Takvalı bir Müslüman, İslâm’ın değerlerini benimsememiş güç merkezleri ve Ehl-i
Hal ve Akd’e sahip bir toplumda iktidar koltuğuna ulaşsa bile, iktidarının
istikrarlı olması beklenmeyeceği gibi öyle bir Hilâfet’in Müslümanların beldelerini
birleştirmesi de düşünülemez.
2-Yine böyle bir bakış,
kimi zaman Allah Azze ve Celle’nin sevdiği amelleri küçümsememize yol açmaktadır.
Çünkü bunların yönetime doğrudan ulaştırmadığını düşünüyoruz. Bu da İslâmî
davetimizi nihayetinde, önce bir hedef koyan, sonra amellere tahakküm eden ve
bu hedefini gerçekleştirmesine göre yararlı ve yararsız diye sınıflandıran
realist davetlere benzer hâle getirerek bozar.
Unutmamalıyız ki yüksek
hedefimiz, en geniş anlamıyla Allahu Teala’ya kulluktur ve Hilâfet’in kurulması
istikamet üzere olanlar için Allahu Teala’nın bir teminatıdır. Allahu Teala
şöyle buyurmuştur:
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ
وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم
مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا
“Allah, sizlerden
iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife
kıldığı gibi onları da yeryüzünde halife kılacağını, onlar için beğenip seçtiği
dini onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve korku döneminden sonra,
bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti.”
Şer’i mükellefiyet, iman
etmek ve en geniş anlamda salih ameller işlemektir. O zaman istihlaf ve temkin
garantidir.
Her salih amel bâtıldan
farklıdır. Müslüman, günümüzde kâfirlerin saldırılarına karşı akidemizi,
fikirlerimizi, ahlakımızı, topraklarımızı ve ırzlarımızı savunma yükümlülüğüne
öncelik vermeli, insanların dinlerinin değerlerine sarılmalarını sağlamalıdır
ki bu, ayetin kapsamındadır ve önceliklerde ihtilaf etsek de bunu yararsız bir
amel olarak nitelememiz gerekmez.
Dördüncüsü ve sonuncusu,
kardeşlerim: IŞİD örgütünün ilan ettiği Hilâfet sahih sayılır mı?
Sanırım, açıkladığımız
hususlarda cevap gayet açık. Daha önce “Ümmet bir adam etrafında toplanmaz,
Halifenin ilanı kaçınılmaz - Bir tez tartışması” başlıklı bir konuşma
yayınlamıştım. Bu ilanın sahih olmadığını ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır.
Şu anda görevimiz, bu saldırıyı Müslümanlardan savmak, Müslümanlardan çalınan
otoriteyi iade etmek ve sözlerini birleştirmektir. Bu ise hiçbir hakikati
olmayan bir iddiayla olmaz, dünya Müslümanlarından kendisine halife olarak
bey’at etmelerini istemekle, doğuda Çeçenistan’dan, batıda Fas’a kadar mücahit
gruplara dayatma yaparak olmaz, hele ki birkaç kilometre ötedeki Halep
cezaevindeki Müslüman kadınları kurtarmaktan bile aciz iken! Böyle bir iddia,
kimilerince sanıldığı gibi, hak üzere toplanmak değildir. Bilakis vehim bir
iddia üzere toplamak maksadıyla, düşmana karşı savunma istikametinden
saptırarak hak üzere olan Müslüman cemaatlerin safını parçalamaktır.
Allahu Teala’dan
Müslümanları bir an önce kurtarmasını ve bizi kendisine itaat yolunda birleştirmesini
dileriz.
Bir emanet olarak
söylemek isterim ki bu konuşmamı hazırlarken, Ahmed Semir kardeşin “Hürlerin
Muhârebesi” başlıklı kitabından ve bazı kardeşlerin nasihatlerinden oldukça
istifade ettim. Allah hepsini hayırla mükâfatlandırsın.
Allah’ın selamı ve
rahmeti üzerinize olsun.
[1]
Hadid Suresi 25
[2]
Sad Suresi 26
[3]
Maide Suresi 48
[4]
Casiye Suresi 18
[5]
Maide Suresi 50
[6]
Nisa Suresi 65
[7]
Â’raf Suresi 54
[8]
Kıyamet Suresi 36


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış