Sömürgeci kâfirler tarafından İslâm coğrafyasının her köşesinde öyle sorunlar oluşturulmuştur ki, yıllar yılı bu sorunları ne çözmek ne de çözüme yönelik bir karış yol alabilmek mümkün olmuştur. Çünkü çözümler, ya sömürgecilerin arabuluculuğunda, ya da onların planları doğrultusunda aranmaktadır. Kasıtlı olarak sorun oluşturanların çözümden yana tavır almayacağı da, elbette aşikârdır. Pakistan ile Hindistan arasında Keşmir, Yahudi varlığı ile Filistin arasında Kudüs, Ermenistan ile Azerbaycan arasında Karabağ ve Türkiye ile Yunanistan arasında da Kıbrıs, bu türden oluşturulmuş sorunlardandır. Oluşturulmuş olan bu sorunların çözümüne yönelik yıllardır atılan adımlar, kâfirlerin emellerini gerçekleştirme noktasındaki sinsi planları ve bu planlarını uygulamak için süsledikleri zehirli üsluplardır. Ayrıca tüm bu adımlar, hedefinde daima Müslümanların olduğu ve uygulandığı zaman da, adeta Müslümanların kalbine saplanacak olan zehirli oklar gibidir.
Bu tür sorunların köklü çözümü; meselenin tarihî geçmişinin irdelenmesi, tarafların arka planında bulunan sömürgecilerin deşifre edilmesi, ancak İslâm ahkâmının belirlediği hususlara göre davranılmasıyla mümkün olur. İşte Kıbrıs meselesi de, adanın tarihî sürecinin irdelenmesiyle, asıl tarafların Türkiye ve Yunanistan değil de, Amerika ve İngiltere olduğunun anlaşılması ve nihaî çözüm olarak da Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhak edilmesiyle çözülür. Dünyada gerçekleşen birçok siyasî olayı gözlemleyen salt akıl, şunu göstermektedir ki; bugün yeryüzünde sömürgeci Batılı ülkelerin herhangi bir sorunu çözmeye yönelik hamlelerinin ardında mutlaka o bölgedeki ciddi maslahatlarının olduğudur. Bu bağlamda Kıbrıs da, sahip olduğu jeostratejik konumu gereği hiçbir sömürgeci devletin görmezden gelemeyeceği hayatî bir öneme sahiptir. Zira Kıbrıs’a sahip olmak, Akdeniz’i kontrol etmek ve Ortadoğu’yu gözetlemek, dünyanın kalbi olarak adlandırılan bu coğrafyanın merkezine hâkim olmak demektir.
Bu yazımızda Kıbrıs meselesinin tarihi, mevcut sorunların ne olduğu ve köklü çözümün ne olması gerektiğinden daha ziyade, son günlerde Kıbrıs’ta düzenlenen mitingler ve bu mitinglerde açılan pankartlar ışığında Türkiye’nin nerede yanlış yaptığını göstermeye çalışacağız.
Bilindiği üzere, AKP Hükümeti’nin Kıbrıs ile alakalı olarak ele aldığı ekonomik önlem paketine tepki olarak, 28 Ocak’ta Kıbrıslılar harekete geçmiş ve “Toplumsal Varoluş Mitingi” adı altında 50 bin kişi sokağa dökülmüştür. Sendikal Platform’un organize ettiği mitingde açılan pankartlar ise, Türkiye’ye duyulan öfkeyi göstermeye kâfi gelmiştir. Mitingi tertipleyen Sendika Platformu’nun hükümete önerdiği 13 maddelik ilkeler, sözcüler tarafından kamuoyuna deklare edilirken, Türkiye’nin Ada üzerinde hâkimiyet kurma çabaları, siyasî gasp olarak nitelendirilmiş ve direniş çağrısı yapılmıştır. Mitingde açılan pankartlardan bazıları şunlardır:
“Göç yasasını getireni de, geçireni de götüreceğiz”, “Kurtarıldık mı? HAS…TİR”, “Çiçekçiğim şimdi kime benzerik”, “Kral çıplak”, “Ankara ne paranı, ne paketini, ne de memurunu istiyoruz” vb. Bu pankartlara sinirlenen Başbakan Erdoğan ise gazetecilere yaptığı açıklamada, ““Türkiye buradan çek git” diyor. Sen kimsin be adam... Şehidim var gazim var, stratejik olarak ilgiliyim. Kıbrıs’ta Yunanistan’ın ne işi varsa, Türkiye’nin Kıbrıs’ta stratejik olarak o işi var. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi mânidardır. Destekliyoruz, karşılığının olması gerekmiyor mu?” demiştir.
Ancak Başbakan Erdoğan’ın “besleme” kelimesinin ön plana çıkarıldığı bu sert açıklamaları, aynı sertlikte Kıbrıs medyası tarafından cevaplandırılmış ve gazeteler şunları yazmıştır:
“Erdoğan Kıbrıslı Türklere çok ağır eleştirilerde bulundu” (Kıbrıs Gazetesi), “Erdoğan zaten sömürgeci gibi konuşmaya başladı. Kukla hükümete, Cumhurbaşkanına ihtiyacımız yok. KKTC denen devlet Türkiye’ye lav edilsin. Kıbrıs’a vali atansın, burası modern sömürge olsun” (Kıbrıslı Gazetesi, Başyazar Doğan Harman), “Erdoğan, “sen kimsin be adam” diye soruyor, biz de ona soruyoruz” (Afrika Gazetesi) , “Yetti artık, haçana bir/daha ne kadar laf edeceksiniz” (Yenidüzen Gazetesi), “Erdoğan, Kıbrıs Türkünden özür dilemelidir” (Havadis Gazetesi, Başyazar Hasan Hastürer) Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları Rum basınında da şu başlıklarla yer almış ve Ada’nın her iki tarafı da bu açıklamadan memnun olmadığını göstermiştir:
“Yeni Mübarek” (Rum Politis) ve “İşgal Altındaki Bölgelerde Çatışmalara Ramak Kala” (Fileleftheros Gazetesi)
Hatırlanacağı üzere, M. Ali Talat’ın seçimleri kaybetmesinden sonra Ada ile ilişkileri bozulan AKP’ye yönelik ilk protestolar bunlar değildi. Daha önce 15 Kasım 2010’da KKTC’ye giden Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Cemil Çiçek, Ercan Havaalanı’nda sendikalar tarafından protesto edilmiş ve bu protestolar sırasında, “Cemil Çiçek senin maaşın ne kadar”, “Bu memleket bizim”, “Ülkemiz satılık değil” pankartları açılmıştı. Bunun üzerine Cemil Çiçek de, “Güney’dekilere benziyorlar” diyerek tepkisini ortaya koymuştu.
Biz ise bu meseleyle alakalı olarak şunları söyleyebiliriz: Elbette Kıbrıs’ta açılan pankartlar haddini aşmış ve yıllardır süren, ama kimsenin görmek istemediği, görmezden gelerek ötelediği esasî bir sorunu gün yüzüne çıkarmıştır. Bu sorun da, Kıbrıs’ın yaşadığı kimlik sorunudur. Şer’î hükümlere göre, Kıbrıs’ın tamamı İslâmî bir beldedir. Ancak 1923 yılında yapılan Lozan Anlaşması gereği, İngiltere Kıbrıs’ı ilhak etmiş, Türkiye de bunu kabul etmiştir. Ayrıca yapılan bu ihanet dolu anlaşmanın 21. maddesi gereği, burada yaşayan Türkler, İngiliz vatandaşı olabilecek, İngiliz vatandaşlığını kabul edenler Ada’da kalacak, kabul etmeyenler ise Ada’dan 12 ay içerisinde ayrılacaktır. İnsanların yaşadığı yeri terk etmeleri tabiî ki kolay değildir. O yüzden Ada’da kalan Türk’ler, hem İngiliz siyasî ve kültürel nüfuzunu yaşamış, hem de İslâmî kimliklerini korumaya çalışmışlardır. Ancak o yıllarda İslâm’a ve İslâmî hükümlere bağlı kalanlara yönelik cadı avına çıkarak Laik ve Kemalist bir politika benimseyen Türkiye, zaten iki denklem arasında kalan Kıbrıslı Türkler için güzel bir örnek oluşturmamıştır. Sinsilik, hainlik, sömürü, halkları ve kültürlerini asimilasyona uğratma konusunda uzman olan İngiltere, bu noktada sahipsiz kalan Kıbrıs’ta da bunu yapmakta zorlanmamıştır. Çok basit ama yalın bir hakikattir ki, yeryüzünde trafiğin soldan aktığı ülkeler İngiliz hâkimiyetinin olduğu ülkelerdir. Aynen Kıbrıs’ta olduğu gibi… Ayrıca İngilizlerin Türkiye’deki derin yapılanması olan Ergenekon, Kıbrıs’ı kendine bir üs haline getirmiştir. Kıbrıs’taki, “tek İslâmî cemaat lideri olan” Şeyh Nazım Kıbrisî de, İngiliz Prensi Charles’ın Müslüman olduğunu iddia ederek bundan duyduğu memnuniyeti ilan etmiş ve böylelikle Ada’daki İngiliz hayranlığının hangi boyutlarda olduğunu bir başka açıdan göstermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut bütün hükümetleri, Kıbrıs’a Lozan ekseninden baktıkları için, sadece cüzi girişimlerde bulunmuşlar, adayı Türkiye’ye ilhâk etme cesaretini gösterememişler ve devletlerarası konjonktüre göre hareket etmeye çalışmışlardır. Son dönemde AKP Hükümetiyle birlikte birçok konuda olduğu gibi Kıbrıs konusunda da elini kuvvetlendiren Amerika, Kıbrıs konusunda kendi maslahatları paralelinde ortaya koyduğu çözüme Annan Planı demiş ve kendini çözüme hiç bu kadar yakın hissetmemiştir. Kamuoyunu güçlü bir şekilde kullanan AKP Hükümeti de, Kıbrıs meselesini Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda çözeceğinin imajını oluşturmuş ve 2004 yılında BM Genel Sekreteri’nin sunduğu Annan Planı’nı kabul etmiştir. Kıbrıs için en ideal çözümün bu olduğu yönünde, hem Türkiye kamuoyunu, hem de Kıbrıs kamuoyunu ellerindeki medya gücü ile ikna etmişlerdir. Dünya kamuoyuna çözüm isteyen ve barış yanlısı olan tarafın Türkiye, anlaşmaya yanaşmayan tarafın ise Rum tarafı olduğu izlenimi verilmiştir. Rum kesimine büyük tazminatlar ödemeyi bile kabul eden Türkiye, yapılan referandum sonucunda Türk tarafı “Evet” demiş, Rum tarafı ise “Hayır” diyerek Annan Planı’nın aleyhte sonuçlanmasına vesile olmuştur. Bu da şunu bir kez daha göstermiştir ki, Kıbrıs’ta İngiltere’nin onaylamadığı bir çözüm hâlihazırda mümkün değildir.
Ancak önümüzdeki Mayıs ayında Rum kesiminde, Türkiye’de Haziran ayında yapılacak olan seçimler ve 2012’de AB Dönem Başkanlığı’nın Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne geçecek olması, ABD açısından Kıbrıs meselesinde yeni gelişmelerin doğmasına ve sürenin daha da daralmasına sebep olacaktır. AB’nin, Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin ön şartı olarak Kıbrıs meselesini öne sürmesi, Kıbrıs’ı kendi inisiyatifleri doğrultusunda çözmek istediklerini ortaya koymaktadır. Rum Yönetimi’nin 2012’de AB Dönem Başkanlığı’nı yapacak olması, Türkiye’nin hem AB’ye girme yönündeki çalışmalarını zora sokacak, hem de Kıbrıs meselesinde Rum Yönetimi’nin elini daha da güçlendirmiş olacaktır.
Kıbrıs, Osmanlı Hilâfet Devleti’ne bağlı olan diğer bölgeler ve tebâalar gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması için, unutulmuş ve bu uğurda sahip olunan birçok haktan vazgeçildiği gibi Kıbrıs’tan da vazgeçilmiştir. Türkiye’yi Kıbrıs ile alakalı kılan faktörler; aynı etnik yapı, coğrafî yakınlık ve sömürgecilerin Kıbrıs üzerinden sürdürdüğü Türkiye’deki hegemonya mücadelesidir. Bu mesele de aynen Kürt sorunu ve Ermeni soykırım meselesi gibi Türkiye’yi kontrol etmek isteyen sömürgecilerin kullandığı bir mesele olmuştur. Tabiî ki Kıbrıs’ın önemi de, buna ayrı bir ehemmiyet katmaktadır. Yoksa Türkiye Irak’taki ve Karabağ’daki Türklerin sorunlarıyla bu kadar ilgili değildir.
“Türkiye’nin Kıbrıs’ı nasıl gördüğü” ile alakalı soruya verilecek en güzel cevap ise, Türkiye’deki insanların “Kıbrıs” denince aklına gelen ilk kelimelerden anlaşılabilir. Maalesef bugün, “Kıbrıs” denilince Türkiye’de akla kumar, tatil, eğlence ve kaçamak(!) yapmak gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri bugüne kadar Kıbrıs’a malî anlamda destek olmaktan, askerî güçleri ile onları korumaktan başka ne yapmıştır?! Ada’daki insanlar kendilerini Türkiyeli gibi hissetmiyorlarsa ve AB’ye girmelerinin önünde tek engel olarak Türkiye’yi görüyorlarsa, burada başka bir “sosyal” sorun var demektir. İnsanlara sadece malî destek sağlayarak onları kendinizden yapamazsınız. Bu insanların yaşam tarzlarından, düşüncelerinden, amaç ve gayelerinden anlıyoruz ki, onlar bizlerin sahip olduğu değerlere sahip değiller ve bizler gibi düşünmüyorlar. Bu da, bu anlattıklarımıza göre normal değil midir?
Kıbrıs İslâmî bir belde olmasına rağmen buranın halkı İslâmî kültürden sanki kasıtlı bir şekilde uzak tutulmuş, Türkiye Cumhuriyeti ise bu halka maddî yardımların yeterli olacağını düşünerek hareket etmiş ve İslâmî kültürün neşet etmesine destek vermemiştir. Zira kendi bünyesinde bile bazı kesimler tarafından İslâm hâlâ bir öcü olarak gösterilmek istenmektedir. Kıbrıs’taki İslâmî gelişim ve halkın din ile münasebeti hakkında KKTC Din İşleri Başkanı Dr. Yusuf Suiçmez’in verdiği bir röportajdaki şu ifadeleri, durumun vahametini ortaya koyması açısından önemlidir:
“Hakikaten Yavru Vatan’da din eğitimi konusunda ciddi sorunlar var ve bunları çözmek için çalışıyoruz. Aslında Yavru Vatan’da İslâm’a ilgi var ancak İslâm kültürünün bilimsel ve çağdaş bir düzeyde aktarımında sorunlar yaşıyoruz.”… “1878’de başlayan ve 1974’te Kıbrıs Barış harekâtı ile sona eren İngiliz ve Rum hegemonyasının Kıbrıs’ta İslâmî hayat üzerinde olumsuz etkileri oldu. İslâmiyet’in yerini bazı gelenekler doldurdu. Maalesef İslâm dini entelektüel düzeyde sunulmadığı için şimdi toplumun bir kesimi tarafından İslâmiyet çağdışı olarak görülüyor.”… “Maalesef çocukların ve gençlerin dinî eğitiminde karşılaştığımız birçok sorun nedeniyle toplumun ihtiyaçların giderecek çağdaş düzeyde bir din hizmeti veremiyoruz. Ayrıca din eğitimi verecek kadrolar da yeterli değil. Çok sayıda üniversite bulunmasına rağmen, bunların hiçbirinin bünyesinde ilahiyat fakültesi yer almıyor. Kısaca din eğitimi 1974’ten bu yana ciddiye alınmadı. Din eğitimi planlaması da yapılmadı. Eğitim düzeyi çok yüksek olan Kıbrıs Türk halkına, duygu ve düşünce dünyalarını tatmin edecek olan din eğitiminin standartlarının çok daha yüksek olması zorunludur.” (www.beyazhaberler.com/?p=953)
Diyanet İşleri perspektifinden bile olsa Sayın Suiçmez’in bu tespitleri hayli üzücü ve dehşet vericidir. Müslüman Kıbrıslıların içine düşürüldükleri bu vaziyet, tamamıyla Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin ihmalinin bir tezahürüdür. Kendi sınırları içinde İslâmî eğitim veren kişi ve kurumlara kan kusturan Türkiye’den de Kıbrıslı Müslümanlar “din” eğitimi vermesini istemek abesle iştigal olabilir ama biz burada vakıanın altını çizmek açısından olması gerekeni belirtiyoruz. Biliyoruz ki Laik bir zihniyet üzerine inşa edilmiş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin böyle bir endişesi yoktur. O bir takım çıkarlar için -kaldı ki, bu çıkarlar, kendi Müslüman halkının çıkarları bile değil; genellikle sömürgeci devletlerin çıkarıdır- ekonomik yardımlarda bulunmayı “anavatan”lık olarak görmektedir.
Her ne kadar Türkiye üzerine düşen görevleri yeterince yapmasa bile Kıbrıs için nihaî çözüm tek cümleyle, Türkiye’ye ilhak edilmesidir. Kıbrıs meselesi, ne Türkiye’nin AB’ye girmesine feda edilecek bir mesele, ne de ABD’nin isteklerini doğrultusunda truva atı olacak kadar basit bir meseledir. Kıbrıs’tan ve Türkiye’den gelen bu sert açıklamalar, önümüzdeki süreçte Kıbrıs üzerinden yapılacak olan pazarlıkların ve ABD planlarının onaylanabilmesi amacıyla -Annan Planı örneğinde olduğu gibi- süreci tıkayan Rum tarafına istediği tavizlerin verilmesi suretiyle, Kıbrıs’ın gözden çıkarılmasının alt zeminini oluşturmaya yönelik kasıtlı hareketler olabilir. Zira Kıbrıs, Doğu Akdeniz’den başlayan Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarısı için önemli bir yer olması ve askerî üsler kurarak bölgeye en kısa sürede müdahale şansını taşıması açısından, ABD için vazgeçilmez bir yerdir. İslâmî bir belde olan Kıbrıs, ne Türkiye’nin ne de başka bir devletin, müzakere masasında pazarlık edemeyeceği hayatî bir meseledir. AB’nin ve ABD’nin taşeronluğunda, Kıbrıs sorununu çözmeye çalışmak Ümmet’e yapılmış büyük bir ihanet olacaktır. Kıbrıs için tek çözüm vardır, o da, oranın tekrar Ümmet’e iadesidir ve bunun için çalışmanın gerekliliğidir. Umarız ki İslâm Ümmeti; Filistin ve Sudan’ın bölünmelerinden ders alarak Kıbrıs’ın da elinden çıkmasına fırsat vermez. Dün İslâm Ümmeti’nin liderliğini yapan devlet adamları, Filistin’in, Sudan’ın ve Kıbrıs’ın İslâmî ve stratejik önemini bilip Ümmet’e emanet etmişken, bugün Ümmet’in düşmanları, bu yerlerin kıymetini yeni anlayıp ellerinden almak için her türlü çirkefliği sergilemelerine rağmen Müslümanların bu duruma seyirci kalmasını anlamak zordur. Rabbim tez zamanda mukaddesatımızı, değerlerimizi anlayıp onları koruyacak, sahiplenecek otoriteyi getirmeyi bizlere nasip etsin.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış