Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Bedir savaşı öncesi ellerini, omuzlarındaki ridası düşecek şekilde, iki gözünden sicim gibi yaşlar boşanırken, ellerini semaya kaldırarak Rabbine şöyle yakardı:
“Bu, İslam’ın ilk ya da son ordusudur, ya Rabbi! Şayet bugün bu orduyu yenilgiye uğratırsan artık yeryüzünde sana kulluk yapacak kimse kalmayacak.” Evet, o gün Bedir Meydanı’na gelenlerin sayısı topu topu 300 kişiydi. Bir avuç insan, ama İslam’ın ilk toplumu… Şayet onlar o gün yenilseydi, bu dini asırlar boyunca nesilden nesle, Yarımada’dan yer küreye kim, nasıl taşırdı?!
Sahabe’nin dinin korunmasında verdiği mücadeleyi anlatmak için benzer bir ifadeyi de İslam şairi Mehmet Akif Ersoy Çanakkale şehitleri için söyler:
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Akif, Osmanlı mirasının, bütün İslam beldelerinin bir bir sömürgeci devletler tarafından işgal edildiği bir anda, Çanakkale’de savaşanları tıpkı İslam’ın zor zamanlarında Bedir’de siperlerde duran Sahabelere benzetmiştir. Akif’in bu mısralarının bu şekilde anlaşılması gerekir diye düşüyoruz, yoksa Sahabeyle Çanakkale’de savaşanlar fazilet açısından asla eş tutulamaz. Zira bu hususu M. Akif’in de bilebileceği kanaatindeyim. Akif’in burada yaptığı sadece bir teşbihtir. Çünkü Akif, son elde kalan Anadolu topraklarının cephelerinde savunma hattında “aman İslam’ın sancağı burada da düşmesin” diyerek düşmana karşı bedenleri ile etten duvar örerek cansiperane savaşanların tam da bir Ümmet’in tarihî kırılma noktasında üstlendikleri rol açısından, Sahabe’nin üstlendiği rolden farksız olduğunu düşünüyordu. Çanakkale cephesinde kanları ile Tevhid’i kurtaran mücahitleri yere göğe sığdıramayan büyük Şair, ilgili mısralarda şöyle diyor:
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.
Herc-ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribî akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsrân,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.
Artık savaşlar cephede olmuyor. Savaşlar büyük ölçüde ideolojik ve kültürel planda ve zihin meydanlarında yaşanmaktadır. İstemez misin, son yüzyıldır tarihin görmediği trajedileri yaşamış bu mazlum ve mustaz’af Ümmet’in evlatları senin için de tıpkı Akif’in Çanakkale şehitleri için yazdığına benzer bir şiir yazsın ve şöyle desin:
“Ne büyüksün ki, aklın/düşüncen/İslamî projelerin kurtarıyor Ümmeti.”
Kapitalist sömürgeci devletlerin yaşanmaz hale getirdiği coğrafyamızı yerli ve yabancı, fiilî ve ideolojik işgallerden kurtardın, Ümmet’i öz yurdunda garip ve parya olmaktan, servetlerinin talan edilmesinden, aşağılanmasından, hor ve hakir görülmesinden, canlarının, namuslarının heder edilmesinden kurtardın, Batılı ideolojinin ve kahredici sömürü kültürünün bütün karartma çabalarına rağmen karanlığı aydınlatan bir mum yaktın, Akidesinden kaynaklanan projelerin yaşamını düzenleyecek en doğru çözümler olduğu noktasında Ümmetine öz güven aşıladın, onu yeniden izzetli ve şerefli tarihine, Allah’ın dinine döndürdün…
Ömer RadiyAllahu Anh ve daha niceleri, tanıştıkları bu dinin adlarını tarihe altın harflerle yazdıracağını ve onları Kıyamet’e kadar hayırla yâd edilecek şahsiyetler haline getireceğini biliyorlar mıydı? Daha dün kızlarını kendi elleri ile toprağa gömmüş iken ve putlara tapacak kadar aklı ve düşüncesi yerlerde sürünüyorken bir gün gelecek ve dünyanın geri kalanının belki adını bilmediği bu Yarımada’nın son derece iptidaî hayat yaşayan insanlarını insanlığın örnek, abide şahsiyetleri haline getirecek… Bu insan aklının öngörebileceği bir şey miydi?
Evet, kıymetli okurlar! İşte Allah onları, insanlığın içinden seçerek seçkin bir ümmet haline getirdi.
Ümmet ses veriyor! Batı S.O.S. verirken doğu ses veriyor!
Artık akılları ve vicdanları Batılı kültürle formatlanmış aydın ve entelektüellerin Ümmet’in kulağına yıllarca fısıldadığı kokuşmuş Batılı kültür ve üfürdükleri korkular, onları büyük idealler peşinde koşmaktan alıkoymuyor. Koskoca Ezher Şeyhi “Tahrir meydanına gitmek, Mısır yönetimine başkaldırmak haramdır” dedi de ne oldu? Diktatörlerin iktidarlarını meşrulaştıran fetvalar veren Ezher Şeyhi ve onun gibileri bile artık Ümmet’i dizginleyemiyor.
Bizim Allah’ın vaadinden şüphemiz yoktur. Şu çarpıcı olaya bakalım:
Medine’ye hicret yolculuğunda Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in izini bir tek kişi, Sürâka bulabilmişti. Sürâka Rasulullah’ı yakalamak üzere iken atının ayakları kuma batıyor atından iniyor, çöl kumlarından atını çıkarıyor, tekrar biniyor, tekrar hamle yapıyor ancak tekrar atı karnına kadar çöl kumlarına batıyordu. Süraka, “Ey Muhammed! Biliyorum ki bu, senden gelmiştir. Allah’a yalvar da beni bu felaketten kurtarsın. Allah’a and içerim, arkamdan gelenlerin hepsini şaşırtır, onları geri döndürürüm. İşte okdanlığım! Oradan bir ok al. Sonra develerimin ve koyunlarımın falan yerde olduklarını göreceksin ki ne kadar ihtiyacın varsa onlardan al!” dedi. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir rivayete göre Sürâka’ya İran Kısrası’nın altın bileziğini vaat ediyordu.
Bu tam da Allah’a inanmış, ona tevekkül etmiş bir lidere yakışan bir davranıştır. O, geleceğe vahyin perspektifinden bakar. Allah’ın vaadinden kuşku duymaz. Doğup büyüdüğü topraklarda dinini yaşama imkânı bulamamış, ölüsüne ya da dirisine yüz deve ödül konduğu için herkesin enselemek amacıyla çöllere, vadilere yayıldığı kutlu Nebi, dinini egemen kılmak için sığınabileceği yeni bir coğrafyaya, Medine’ye doğru yol alırken yani böylesine zor koşullarda bile dönemin büyük imparatorluğunun, fethedileceği, İslam ordularının İran saraylarına gireceği ve ganimetler elde edecekleri, bu ganimetler içinde de İran Kisrası’nın tahtının aksesuarı olan altın bileziğin ganimet olarak alınacağını müjdelemektedir. Bu nasıl bir tevekkül ve kendinden emin bir zafer anlayışıdır, ya Rabbi!
Benzer şekilde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Hendek Savaşı’nda on bin kişilik müşrik ordusunun saldırısı karşısında Medine’yi korumak için hendek kazarken karşılaştıkları bir kayayı parçalamak üzere kayaya vurduğu her darbe ile birlikte çıkan kıvılcımları dönemin, en büyük imparatorlukların fethedileceği şeklinde yorumlayarak müjde vermiştir. Bu müjdeleri verdiği sırada Rasulullah açlığını bastırmak için karnına taş bağlamıştı. Açlıktan karnına taş bağlamış bir insanın, dönemin büyük imparatorluklarının fethine ilişkin müjdeler vermesi, ona iman etmiş olanlar için tereddütsüz gerçekleşeceğine inanılan bir durumdu. Bundan dolayı Sahabeler gerçekleşeceğinden asla şüphe duymadıkları için Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e sadece hangisinin, Kostantin’in mi yoksa Roma’nın mı önce fethedileceğini sordular.
Aynı şekilde bizlerin de Rabbimizin vaadine, onun er ya da geç muhakkak gerçekleşeceğine inancımız sonsuzdur.
وَاللّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ
“Allah işinin üstesinden gelmeye muktedirdir. Lâkin insanların çoğu bunu anlamazlar.” (Yusuf 21)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış