İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

Esma Sıddık

Bir şeyi özgürce ifade etmek; düşünülen, hissedilen, bilinen, öğrenilen bir şeyin, özgürce dışa vurulması, belirtilmesidir.

Orta çağlarda, günümüz Avrupa ülkelerine hükmeden krallar, kiliseyle birlikte halka, eğitimcilere, bilim adamlarına, düşünürlere baskı uygulamaktaydılar. Bilimsel meseleler dâhil birçok hususta, yönetimin ve kilisenin görüşüne aykırı, yazılı veya sözlü fikir beyan edenlerin kitapları yakılmakta, hatta sırf bu yüzden hapsedilmekteydiler. Mesela, Galileo 1633 yılında, sırf, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü iddia ettiği için ev hapsine çarptırılmış ve hayatının geriye kalanını bu şekilde geçirmiştir.

Batı Avrupa halkları bu baskılar ve zulümlere daha fazla katlanamayarak, kralı devirmişler, laik ve demokratik sistemi benimseyerek kiliseyi dünya işlerinden uzaklaştırmışlardır. Asırlardır fikirlerini açıkca ifade edememekten muzdarip halk, yeni kurulan devletleri “özgürlükler” üzerine temellendirmekle, ifade özgürlüğünü garanti/koruma altına almaya çalışmışlardır. 

Fransa’da, 26 Ağustos 1789’da çıkan; İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi’nin 11’inci maddesi, “Düşüncelerin ve fikirlerin özgürce paylaşılması; insanın en mühim haklarından biridir. Her vatandaş özgürce konuşmalı, yazmalı ve yayımlamalı; muhafaza etmeli (gerekliyse) kanunların sunduğu olanaklarda özgürlüğünün çiğnenmesine cevap vermelidir.” şeklindedir. 

Daha sonra dünyanın dört bir yanında, buna benzer kanunlarla ifade özgürlüğü kabul görmüştür. Avrupa Birliği’nin 2000 yılında yayımlanan temel kanunlarının 11’inci maddesi şöyledir:

“1. Herkesin ifade özgürlüğü vardır. Bu, insanların fikirlere sahip olma ve bilgiyi halk otoritesi olmadan, sınırsızca alma ve verme hakkını tanır. 

2. Özgürlük ve basın kuruluşlarının çoğulculuğuna saygı duyulmalıdır.” 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A(III) sayılı Kararıyla ilan edilmiş İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, madde 19’da, “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malümat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir.” yazar.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 15 Aralık 1791’de çıkan, Anayasasının bir numaralı kanunu, “Kongre, din kurumuna saygı göstermeyen, dinin serbestçe uygulanmasını engelleyen ya da ifade ve basın hürriyetini ortadan kaldıran veya barışçı bir şekilde toplantı yapma hakkını ve şikayetlerinin düzeltilmesi için hükümete dilekçe verme hakkını engelleyen hiçbir kanunu çıkaramaz.”dır.

1982 yılının Çin Anayasası’nın 35’inci maddesi de şöyledir:

“Halkın Çin Cumhuriyeti, vatandaşların ifâde, basın, birleşme, ortaklaşma, ilerleme ve gösterme özgürlüğünden zevk alır.”

7 Kasım 1982’de kabul gören Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 25’inci maddesi ise, “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” şeklindedir.

Ne var ki, bu kadar kutsal görülen ifade özgürlüğü, her toplumda sınırlandırılmakta, zıt görüşlerin, aykırı fikirlerin ifadesi yasaklanmaktadır. Hatta bu hususta kanunlar bile birbirleriyle çelişmektedir. Mesela, Türkiye Cumhuriyeti’nde Anayasa’nın yukarıda belirtilen kanunu, halka ifade özgürlüğü sunarken, başka bir bendi veya Ceza Kanunu’nun başka bir kanunu da, buna izin vermez.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 26. Maddesi, “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.”

Kanunların çelişkili olmasının yanı sıra, ifade özgürlüğü belli kesimlere mahsus olarak uygulanmaktadır. Özellikle Müslümanların yaptıkları gösteriler, kurdukları siyasî İslâmî partiler, kullandıkları İslâmî literatür, Batı’nın hayata bakışına zıt İslâmî fikirler beyan ettikleri takdirde ateş hattına alınmaktadırlar. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i aşağılayan karikatür, “Fitne” filmi gibi İslâm’ın mukaddesatına yapılan doğrudan saldırılara Ümmet’in verdiği tepkiler dahi Batı’nın gözünde cahillik, geri kafalılık, çağdışılıktır.

İfade özgürlüğünün bir ütopya oluşu, kanunların çelişkilerinden ve bu çifte standarttan anlaşılmaktadır aslında... Bu tek yönlü ifade özgürlüğü anlayışının, hakikatte gizli bir arka planı vardır. İfade özgürlüğü, İslâm topraklarında Kapitalizmi yayma araçlarındandır. Batı, -mesela medyayı kullanarak- İslâm topraklarında kendi hayata bakış açısını yayabilmek, ideolojisini yerleştirebilmek, İslâm ideolojisini aslından uzaklaştırabilmek, İslâm’ın terörizm ve şiddetle eşdeğer olduğu yalanının propagandasını yapabilmek için ifade özgürlüğünün arkasına saklanmaktadır. 

İfade özgürlüğü, Batılı ve İslâmî değerlerin birbiriyle çatıştığı birçok arenadan sadece birisidir. Kapitalizmin vardığı ifade özgürlüğü, dinin devletten ayrılmasının/laikliğin bir meyvesidir. Şöyle ki; laikliğin esası, insanın Yaratıcısının rehberliğini reddedip bizzat kendisinin doğruları ve yanlışları belirleme cüretini göstermesidir. Bu esastan yola çıkarak, Kapitalist sistemde bizzat insan, kendi kendine ifade hakkını tanır ve sınırlarını belirler.
Bu durum ise baştan sona İslam’a aykırıdır. Zira Allah Celle Celaluhu’nun gönderdiği Nur (vahiy) olmadan, insanoğlu kör olur ve yolunu mutlaka sapıtır. Dolayısıyla insan hiçbir fiilinde özgür olmadığı gibi ifadesinde de özgür değildir. Bu hakkın sınırlarını ancak, insana kendini ifade etme kabiliyetini veren Allah Celle Celaluhu belirler. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği bir sahih hadisi şerifte şöyle buyuruyor:

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الأخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ 

“Her kim Allah’a ve Ahiret gününe iman ediyorsa (inanıyorsa) hayır söylesin yahut sussun.” (Buharî, Müslim K. İman, 67)

Hadiste geçen “hayır” kavramı, İslâm veya İslâm’ın onayladığı/tasvip ettiği sözlere işaret etmektedir. Yani kulun, dilini istediği gibi kullanma özgürlüğü olmadığı gibi sadece hayır konuşmasına cevaz verilmiştir. Şeriatın, kulun kendisini ifade etme kabiliyetini kullanma hususuna getirdiği ölçü ve sınır budur. 

Allah Celle Celaluhu, Müslümanın diline ideolojik ve siyasî açıdan görev yüklemiş ve bazı haklar tanımıştır. Müslümanların, bazı durumlarda zulüm ve münkere karşı seslerini yükseltmelerini farz kılmıştır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

من رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أَضْعَفُ الإيمَان

“Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin, ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). Bu ise imanın en zayıfıdır.” (Müslim, İman, 70)

Bu hadis-i şerifle Müslümanlara, Allah Celle Celaluhu tarafından zulme karşı seslerini yükseltme hakkı verilmiştir. Aynı şekilde bu hadisle Müslümanlara, münkere, münker ideolojilere, bunları uygulayanlara karşı seslerini yükseltme ve bunları değiştirme görevi yüklenmiştir. Mükellef kılındığımız bu farziyeti yerine getirenler hakkında Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

سيد الشهداء حمزة بن عبد المطلب، ورجل قام إلى إمام جائر فأمره ونهاه فقتله

“Şehitlerin efendisi; Hamza ibni AbdulMuttalib ve zalim bir imam karşısında Allah’ın hükümlerine bağlanmayı emrettiği için öldürülen kişidir.” (Hakim, Hasen hadis) 

Müslümanlar, kendilerine verilen hakkı kullanmak ve görevlerini yerine getirmek isteyince, zalim liderleri ve özgürlüklerin(!) bekçisi Batı tarafından susturulmaya çalışılmaktadır. Direnenler anti-terör yasası çerçevesinde tutuklanmakta, işkence görmekte ve hatta şehit edilmektedirler. Fakat unutulmamalıdır ki bu, Yaratılmışların Sahibi Celle Celaluhu’nun verdiği bir haktır. Müslümanlar, zulme karşı seslerini yükseltme görevini, demokratik sistemin ifade özgürlüğü ilkesinden hareketle değil de, kendilerini ölüme götürse dahi, Allah Celle Celaluhu’nun bir emri olduğu için yapmaktadırlar. Dolayısıyla bu hakkı Müslümanların ellerinden, İslâm veya Batı alemindeki hiçbir yönetim alamayacaktır.

Bugün, Orta Doğu’da zalim yöneticiler bir bir devrilmekte, bu iradenin karşısında duramamakta, zalim yöneticilerin koltukları sallanmakta ve saltanatları yerle bir olmaktadır. Müslümanlar zalim idarecilere karşı ayaklanmışlar ve yönetimleri sorgular hale gelmişlerdir. Fakat şu hususun gözden kaçırılmaması gerekir ki, idareciyi zalim yapan, -yukarıda geçen hadiste de belirtildiği gibi-, münkerle/batılla yönetmesidir. Dolayısıyla meydanlara dökülen ve hükümetleri deviren Müslüman halkların, zülme karşı seslerini yükseltme haklarına sahip çıkmakta gösterdikleri güçlü iradeyi, münkeri yani bozuk Kapitalist rejimleri değiştirip, yerine marufu getirmekte de göstermeleri gerekmektedir. Zira zalim idarecilerin koltuklarını terk etmeleri, münkerin yeryüzünden yok olduğu anlamına gelmez. Münkeri yok edecek olan, marufun siyasî arenada uygulanmasıdır ki bunun adı, Hilâfet’tir. 

Hilâfet Nizamı’nda tebaanın haklarını, tutuklama, işkence veya hapis korkusu olmadan, talep etme ve savunma sistemi mevcuttur. Bunlar ana hatlarıyla şu üç noktada hayata geçirilir: Ümmet Meclisi, medya araçları ve siyasî partiler

Ümmet Meclisi:

Seçim vasıtasıyla, İslâm Devleti’nin tebaasını temsil eden şahısların (kadın, erkek, Müslüman, gayri Müslim) oluşturduğu bir meclistir. Bu Meclis, şûra (Halife’nin, Ümmet Meclisi’ne, kendilerine istişâre gerektiren işlerde başvurması) hakkına sahiptir. Allah Celle Celaluhu’nun Müslümanlara yöneticileri muhasebeyi farz kılmasından dolayı, yöneticileri muhasebe etmesi (yöneticilerin ve devlet görevlilerinin, politikalar ve kanunları uygulamalarında Şeriat’a uygun davranıp davranmadıklarının kontrolü), Ümmet Meclisi’nin üzerine vaciptir. 

Medya:

Bağımsız bir organ olarak doğrudan Halife’ye bağlıdır. Mesela, gizlenmesi gereken askerî meseleleri Halife belirler. İslâm Devleti tabiiyetini taşıyan herkes görsel, işitsel veya yazılı medya aracı kurma hakkına sahiptir. Devletle alakalı, gizli tutulması gereken haberlerin dışındaki haberleri, televizyon, radyo ve gazete gibi medya araçları sunmakta herhangi bir izine tabii değillerdir. Medyayla alakalı şer’i kanunlar ihlal edildiği takdirde, medya aracının sahibi bundan sorumlu tutulur. 

Siyasî Partiler:

İslâm Devleti vatandaşlarının, fikirlerini ifade edebilecekleri siyasî parti kurma hakları, Kur’an-ı Kerim’den gelmektedir. Şöyle ki; Allah Celle Celaluhu, en az bir tane siyasî partinin olması gerektiğini Müslümanların üzerine farzı kifaye kılmıştır.

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Sizden; hayra (İslâm’a) çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte onlardır.” (Âl-i İmran 104)

Ayet-i kerimede, bu grubun görevinin, iyiliği emretmek ve münkerden nehyetmek olduğu belirlenmiştir. Bu genel bir hükümdür. Dolayısıyla bu hüküm, yöneticileri muhasebe etmeyi de kapsar. Bu ise siyasî partilerin yapacağı en önemli siyasî iştir. 

Evet, seslerini duyurabilmek için Müslümanların, asıllarına yabancı sistemlere ihtiyacları yoktur. Kalkınma önünde engelin ve geriliğin İslâm’da, kurtuluşun demokraside olduğunu iddia eden Batı, bilmelidir ki esasında kurtuluş Müslümanların ellerindedir. Zira ifadenin sınırlarını Allah Celle Celaluhu belirlemiş ve bunu gönderdiği İslâm Şeriatı ile koruma altına almıştır.

Velhasıl, Batı’nın pazarlamaya çalıştığı ifade özgürlüğü şişirilen bir balondur, ütopyadır. İnsanın, dilini pervasızca istediği yöne eğip döndürebileceğini düşünmesi ise büyük bir cahilliktir. Zira insanoğlunun söylediği her söz melekler tarafından kayıt altına alınmaktadır. İnsan söylediği her sözden sorumludur ve mutlaka bundan hesaba çekilecektir.

مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

“O (insan) hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf 18) Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

 “Kişi, Allah’ın rızasına uygun bir söz söyler ve buna kalbinde bir önem vermez. Ancak Allah Teâlâ bu sözden dolayı onu pek çok derece yükseltir. Yine kişi, Allah Teâlâ’yı öfkelendiren bir söz söyler ve bunu önemsemez. Fakat bu söz sebebiyle Cehenneme yuvarlanır.” (Buhârî) Bu yüzden Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, dili kontrol etmenin öneminin altını ısrarla çizmektedir.

Muaz b. Cebel Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, “Ey Allah’ın Rasulü! Biz söylediklerimizden sorumlu muyuz?” diye sordu. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle cevap verdi:

“Ey Cebel’in oğlu! Annen matemini tutsun! İnsanları burunları üzerine ateşe sürükleyen dillerin mahsulünden başka ne olabilir?” (İbn Mâce, Hâkim)

Allah Celle Celaluhu, dudaklarımızı ve dillerimizi hayırlara oynatmayı, konuşunca hayır konuşmayı, hakkı ve sabrı tavsiye etmeyi ve tüm bunları bariz karakterimiz haline getirmeyi bizlere nasip etsin, inşallah… (Âmin…)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz