Dünya 2011 yılına; Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki İslâm beldelerinde diktatör liderlere ve onların rejimlerine isyan eden, öfkeleri ile meydanları dolduran halk topluluklarının devrim talepleri ile girdi. Önce Tunus’da, bir gencin rejimin zabıta bekçileri tarafından ekmek teknesinin elinden alınması sonucu kendini yakması ile başlayan ve kısa bir süre içinde zalim diktatör Bin Ali’nin “çok sevdiği ülkesini” terk etmesi ile sonuçlanan bir rüzgâr esti. Sanki bu rüzgâr öyle iklimselliğin gereği bölgesel geçici bir rüzgâr değildi. 50-60 yıllık dikta rejimlerin halk üzerinde uyguladığı sıkıyönetim, baskı, zulüm ve şiddet artık bölge halkının boyun eğeceği, teslim olacağı yaptırımlar olarak kabul görünmüyordu.
Sonra Bölgenin en eski ülkesi olan Mısır’a sıçradı rüzgâr. 30 Yıllık diktatörün ülkeyi terk etmesini istiyordu, Tahrir meydanını dolduran bir milyonu aşkın Müslüman. Hüsnü Mübarek bazı üsluplar kullanarak 30 yıldır yabancı olduğu halkına yakın durmaya, onlara özgürlük vaadinde bulunmaya çalıştı ise de rüzgâr güçlü esiyordu. 80’lik Mübarek(!) çınar dahi dayanamadı, bu gücün karşısında. Yine Cezayir’de yükselen yiyecek fiyatlarına, yolsuzluğa ve devlet baskısına karşı öfkeli protestolar haftalarca devam etti. Ürdün’de protestolar Kral’ı tanklarla şehirleri kuşatmak ve kontrol noktaları kurmak için orduyu çağırmaya zorladı. Yemen’in başkentinde binlerce eylemci, muhalefet liderleri, öğrenciler, 1978’den beri süren Başkan Salih’in yozlaşmış diktatörlüğüne karşı yürüyüş yaptılar. Halkına yıllarca zulümden başka hiçbir şey yedirip içirmeyen Libya diktatörü Kaddafi bir anda iktisadî reformlara başvurarak halkına para dağıtmaya başladı. Velâkin Libyalı Ömer Muhtar’ın torunları Kaddafi’nin bu teklifine “hayır” diyorlardı. Meydanlarda, ihanetine son vermesini ve topraklarını terk etmesini istiyorlardı, canları pahasına. Tıpkı Ömer Muhtar’ın İtalyan komutana “hayır” dediği gibi. Suriye’de ise Hafız Esad’ın mirasını devam ettiren oğlu Beşşar Esad, dünya kamuoyuna halkı ile iç içe olduğunun, halkının içinde rahatça dolaşabildiğinin görüntülerini adeta gövde gösterisi yapar gibi ama korku ile sunuyordu. Çünkü kavurucu sıcak rüzgârın, Suriye topraklarında da bir kıvılcımı ateşleyeceğinden korkuyordu.
Bütün bu sıcak gelişmeler İslâm coğrafyasını âdeta kaynatırken, “bu kaynayan bölgedeki hareketliliğin arkasında neler var?” “Kimler var?” sorusu dış politika uzmanlarının cevabını aradığı önemli bir soru oldu. Bazıları, bu hareketliliğin uluslararası bir yönlendirme ile başlayıp geliştiğini söylediler. Ve bu değişimin bölge için ABD ve Batı tarafından istenen bir değişim olduğunu dillendirdiler. Bazıları, bu hareketliliğin kendiliğinden doğal olarak ortaya çıktığını ve bölge halkının artık özgürlük ve demokrasi istediğini analizlerinde dile getirdiler. Bazıları ise diktatör liderlerin ve yakın çevrelerinin zenginlik ve lüks içerisinde hayat sürmelerinin aksine, halkların açlık sınırı altında yaşamasını bu devrimlere esasî sebep olarak gördüler.
Haklı olarak diyebilirsiniz ki, “Eğer devrimi gerçekleştiren fakir Müslüman halk toplulukları ise, “Zengin Müslümanların Devrimi!” başlığını nereye koyacağız?” Evet, gerçekten hem Tunus’da hem de Mısır’da bu hareketlilik yaşanırken ülkenin sermaye sahibi olan burjuva sınıfı hiç beklemeden jetleri ile ülkelerini terk ettiler. Dolayısıyla devrimi gerçekleştiren zenginler değil, orta ve alt sınıftaki fakir halktı.
Biz ise “Zengin Müslümanların Devrimi!” konu başlığını, ne Tunus’daki, ne de Mısır’daki devrimi kastederek koymadık. Başka bir devrimi, Türkiye’deki “Zengin Müslümanların Devrimi”ni konu edineceğiz.
Batı, son yüzyıl boyunca Müslümanlara, âlemin gidişatına yetişememelerinin sebebinin dinlerine olan bağlılıkları olduğunu ifade ederek toplumsal (iktisadî, içtimaî, sosyal) hayatta şer’î hükümleri esas almamamızı telkin etti. Eğer dinimize bağlı kalırsak âlemin hızına yetişemeyeceğimize bizi inandırdı. Dolayısıyla önce, 13 asırlık Hilâfet geçmişlerine rağmen Müslümanlar, hayatlarında İslâmî bir yönetimin olmamasını kanıksadılar. Sonrasında kendi akidelerine aykırı siyasî platformlarda boy göstermenin gerekliliğine inanmaya ve eğer buralarda bulunmazlar ise kendilerini hep İslâm’a ve Müslümanlara düşman kesilenlerin yöneteceği vehmine kapıldılar. Yine Müslümanlar, küfür âleminin bu gidişattaki şatafatlı zenginliğini görünce problemin sermayenin kendilerinde olmadığı yanlış kanaatine vardılar. Buradan Müslümanların geri kalmalarının ve kalkınamamalarının zengin olmamalarından kaynaklandığı sonucu doğdu.
Son yıllarda Türkiye’de AKP iktidarının varlığı Müslümanlara bu iktisadî komplekslerinden birazcık olsun kurtulmalarının yolunu açtı. Aslında Türkiye’deki ana sermaye sahipleri değişmezken, orta sınıf sermaye sahipleri el değiştirmeye başladı. Müslüman işadamlarının sayısı gün geçtikçe çoğalmaya başladı. İşte bu değişim bir tartışmayı gündeme getirdi. Bu tartışmadaki taraflar; “Türkiye’de zengin Müslümanların devrim gerçekleştirdiği” kanaatine sahip olan bir taraf, “Hayır, Müslümanlar zenginleşince yeni bir İslâmî burjuva sınıfını oluşturdular” diyen diğer bir taraf...
En nihayetinde her iki taraf da, yıllar önce “biz sermayeye sahip olmalıyız, önce iktisadî gücümüzü kuvvetlendirmeliyiz, sanayide Anadolu aslanlarının önünü açmalıyız” diyorlardı. Bu zengin Müslümanlar, dinlerini yeniden hayatta var edebilmek için doğru örgütleşmeler oluşturmaktan imtina ederken, iktisadî güçlerini artıracak dernekleşmeler için var güçleri ile çalışıyorlardı. Fakat Kapitalizmin temelindeki ilke olan iktisadî özgürlük, sadece yönetime sahip olanlara hasredildiği için devletin iktisadî gücünden ve teşviklerinden yararlanarak zenginliğine zenginlik katanlar, iktidarın istediği sermaye grubu olmuş oldu. İktidara daha yakın duran bu grup, pastadan en büyük payı alırken kendisine pastadan pay verilmeyen kesim sesini yükseltmeye ve bu konuya güya “sosyal adalet çerçevesinden baktığını” söyleyerek rahatsızlığını dile getirmeye başladı.
Müslümanlar bugün hayata ideolojik İslâmî akide esası üzerinden bakmadıkları için, içinde bulundukları düşük halden nasıl kurtulacakları ve nasıl kalkınacakları konusunda rasyonel bir çözüme ulaşamıyorlar.
Kendilerine tur bindirmiş olan Batı’nın bu hızını sanayi devrimine bağladıkları için Müslümanlar, hızlanmanın ve kalkınmanın ancak sermaye gücü ile kazanılacağını düşünüyorlar. Hâlbuki Batı, sanayi devrimini gerçekleştirmeden önce fikrî bir devrim gerçekleştirdi. Reform ve Rönesans hareketleri ile Batı seküler bir hayatı, her alanda kendisi için esas kıldı. Dolayısıyla Batı’nın temel felsefesi, menfaat üzerine dayalı sömürü olmuş oldu.
Batı’daki bu temel düşünce Müslümanlara da sirayet ettiği için onlar da Kapitalist bir düzen içerisinde sermaye artırımına giderek güçlendiler. Ancak bu, Müslümanların sorunlarını çözen bir kalkınma projesi olarak hayatta yerini bulmadı. Çünkü değişen sadece sermayenin sahipleri idi. Daha önce sermayeye İslâm’a düşman olan kesim sahipken, şimdi aynı sermayeye Müslüman kesim de ortak olmuş oldu. Sermayenin tüm halk için ihtiyaçların karşılanması noktasında paylaşımı tamir edilemez derecede kalın çatlaklar ile dolu idi. Üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi:
“Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul, / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa,” Yani ortada bir ekmek var, on dilime bölüyorsunuz, bir kişinin önüne dokuz dilim, dokuz kişinin önüne de bir dilim ekmek koyuyorsunuz ve “bir dilimi paylaşın ve bununla yetinin.” diyorsunuz. İşte bu taksim ancak hayata tamamen pragmatist bakan Kapitalist zihniyet yaklaşımıdır. Dolayısıyla sistem değişmediği müddetçe sistemin gücünü elinde bulunduranların değişmesi hiçbir anlam ifade etmeyecektir.
İslâm’ın toplumsal kalkınma için olmazsa olmaz olan fikrî kalkınmaya ve bu fikrî kalkınmanın neticesi olarak gerçekleşecek iktisadî kalkınmaya bakışı farklıdır.
Müslümanların bugün öncelikle gayri İslâmî fikir ve düşüncelerden arınarak arı ve duru olan İdeolojik İslâm akidesi fikrî temelinde kalkınmayı gerçekleştirmeleri gerekir. Bu fikrî kalkınmayı sadece toplumdaki özel bir kesimin gerçekleştirmesi yetmez. Toplumun genel çoğunluğunun bu fikrî değişimi hissetmesi ve yaşaması gerekir ki, dünyaya yaklaşık yüz yıldır kaos ve sefaletten başka bir şey veremeyen Kapitalist nizamdan, İslâmî nizama inkılâbî bir değişim ile geçilmiş olsun.
İşte bu inkılâbî değişim ile gerçekleşecek fikrî kalkınma, beraberinde iktisadî, ilmî ve ahlakî kalkınmayı da var edecektir. Dolayısıyla İslâm Akidesi esası üzerine kurulmuş bir İslâm Hilâfet Devleti’nde iktisat nizamı, hayatta uygulanır olacaktır. İktisadî zenginliğe ulaşmış bir Müslüman, kendisine verilmiş bu zenginliğin aslında Rabbine ait olduğunu bilecektir. Ve o servetini Rabbinin yolunda infak etmekle beraber O’nun çizdiği sınırlar çerçevesinde de harcayacaktır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmuştur.
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
“Ki onlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızıklandırdığımızdan infak ederler.” (el-Bakara 3)
Müslümanlar kendilerini İslâm ile yöneten bir yöneticileri olduğu sürece hep zenginlikler içerisinde yaşamışlardır. Onları bu zenginliğe ulaştıran sadece hayata bakış ölçülerindeki İslâmî Akidedir. İşte hayata dair bu düşünce, Müslümanları en zor, en çaresiz durumlarda dahi güçlü kılmıştır. Onlar bağlandıkları fikrin dünyanın tüm zenginliklerini önlerine sereceğine sarsılmaz bir imanla inanmışlardı. Öyle ki İslâmî toplum, Beytu’l-Mal’de toplanan zekâtın verileceği kimsenin bulanamayacağı devasa zenginliğe ulaşmıştır. Müslümanlar işte bu zenginliğe, İslâmî iktisadî modeli hayatta uygulayarak ulaşmışlardır. Yoksa salt bireylerin zenginleşmesi düşüncesi ile bu zenginliğe ulaşılamamıştır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:
كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
“O (servetin), sizin içinizdeki zenginlerin ellerinde devredip duran, bir sermaye olmaması için… Rasul, size ne verirse alın ve neden nehyederse ondan sakının.” (el-Haşr 7)
Hülâsa bugün zengin Müslümanların bir devrim gerçekleştirmeleri önce İslâm’ın fikrî zenginliğine geri dönerek O’nu anlamalarını gerektirir. O zaman göreceklerdir ki, İslâm’da tüm insanlık için hem iktisadî refahı, hem de sosyal refahı gerçekleştirecek küllî bir hayat düşüncesi vardır. Bu düşüncenin hayata indirilmesi ise ancak İslâmî bir Devlet ile olabilir.
O halde zengin, fakir tüm Müslümanlar olarak bütün cehdimizi bu İslâmî devleti inşâ için harcamalıyız.
وَقُلِ اعْمَلُواْ فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
De ki: “Çalışın. Çalışmalarınızı Allah da, Rasûlü de, mü’minler de göreceklerdir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.” (et-Tevbe 105)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış