HİLAFET NİZAMI VE SİYASİ REJİMLE İLĞİLİ KAVRAMLAR

Hüsnü Aktaş

Bütün insanlar, ülkeler, cemiyetler ve medeniyetler için geçerli olan ilâhi kanunlara sünnetullah denilir. Kur’an-ı Kerim’de “sünnetullah” terkibi, sekiz âyette yer almıştır. Hz. Adem’den (as) itibaren değişmeyen sünnetullah şudur: Allah (cc) her kavme; önce kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir peygamber göndermiş, daha sonra kendilerine hidayeti veya dalâleti tercih etme mesûliyetini yüklemiştir. İtikadi mahiyete haiz olan, “Hidâyet” ve “Dalâlet” kavramlarıyla ifade edilen keyfiyet, insanoğlunun vasfını belirleyen en önemli unsurdur. İtikad yönünden insanlar milel ve nihal ehli olmak üzere ikiye ayrılırlar. Milel; vahye tabi olan ve hak olan bir şeriatla amel edenlerin vasfıdır. Hevâlarını ilâh edinen ve keyiflerine göre yaşayan kimselere nihal ehli denilir.[1] Tarih boyunca Allah’a ihlâsla teslim olan Müslümanlar ile hevâlarını ilâh edinen insanlar, birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Bu bir anlamda hak din ile batıl dinin (bir anlamda dine karşı dinin) mücadelesidir. Fahrüddin-i Razi ‘Hak din; birincisi ilim, ikincisi salih ameller olmak üzere iki unsurdan meydana geldiği gibi, batıl din de; birincisi şüpheler, ikincisi çirkin fiiller olmak üzere iki şeyden meydana gelir’[2] diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir.

İslâm Fıkhı’nın mahkûm edildiği ülkelerde yaşayan Müslümanlar ile ‘Dâru’l İslâm’ vasfına haiz olan bir ülkede yaşayan Müslümanların problemleri birbirinden farklıdır. Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmedilen bir İslâm beldesi için üç farklı tehlikeden söz etmek mümkündür. Birincisi: Kâfirler, İslâm ülkesini işgal ve istilâ edebilirler. İkincisi: Bir şehir veya bölge halkı topluca irtidad ederek, Dâru’l İslâm’ın sınırları içindeki bir beldeyi ele geçirebilirler. Üçüncüsü: Mü’minlerin emirine zimmet akdi ile bağlı olan Gayr-i Müslimlerin, bu akdi bozmaları ve İslâm toprağını istilâ etmeleri mümkündür.[3] Yıllarca süren savaş (cihad) neticesinde elde edilen İslâm toprakları; son bir asır içerisinde, bu üç tehlikeyi aynı zaman diliminde yaşamıştır. Bu kısa girişten sonra, siyaset açısından belirleyici unsur hükmünde olan hilâfet meselesine geçebiliriz.

Siyasi Rejim Meselesi

Siyasi rejimin konusu; iktidarın nasıl teşekkül edeceğini, kimler tarafından denetleneceğini ve hangi şartlarda devredileceğini tesbit ile sınırlıdır. Darû’l İslâm’da ortaya çıkan siyasi rejim modellerini: bu mahiyeti dikkate alarak; hilâfet, saltanat ve imamet şeklinde tasnif etmek mümkündür. Bu üç modelin; iktidarın teşekkülü, devredilmesi ve denetlenmesi konusunda, birbirinden farklı usûlleri ön plâna çıkardığı malûmdur. Ehl-i sünnet ûlemasının büyük çoğunluğu,  Rasûl-i Ekrem’in (sav) vefatından sonra ortaya çıkan siyasi rejimi ifade için ‘hilâfet’ kavramını tercih etmiştir. Zira Hz. Ebu Bekir’in (ra); müslümanlara liderlik hususunda, Rasûl-i Ekrem’in (sav) halefi olduğu malûmdur. O dönemde; resmi yazılarda ve belgelerde kullanılan ünvan, ‘Rasullûllah’ın halifesi’ (Halifet-i Rasûlullah) şeklindedir.[4] Bu ünvanın kullanılması; sahabe-i kiram tarafından Peygamber Efendimiz’in (sav) siyasi liderliğinin nasıl değerlendirildiğini tesbit açısından önemlidir. Eğer Rasûl-i Ekrem’in (sav) görevi, sadece risalet ve nübüvvetle sınırlı olsaydı, herhangi bir kimsenin O’nun halefi olması düşünülemezdi. Zira görevini, son peygamber olarak yerine getirmiş ve vefatı ile birlikte mesele kapanmış olurdu. Halbuki Hz. Peygamber’in (sav); hem kendisine indirilen vahyi tebliğ ettiği, hem de İslâm toplumun siyasi liderliğini yaptığı malûmdur. Dolayısıyle hilâfet;  İslâm toplumunun liderliği hususunda, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) halefi olmakla ilgili olan bir hadisedir. İslâm dini ile siyaset arasındaki münasebeti fisaretle tahlil eden sahabe-i kiram; Hz. Ebûbekir’i (ra) halife seçerek, meselenin keyfiyetini ortaya koymuştur.[5] Hilâfet teriminin; Rasûl-i Ekrem’in (sav) vefatından sonra, siyasi rejimi ifade için kullanılması, aynı tarihlerde yürürlükte olan (kisralık, kayserlik vs.) diğer rejimlerden ayrı olan niteliğini vurgulamak içindir.[6]

İbn Haldun’un da belirttiği gibi, “Hz. Ebu Bekir’in halife olarak vasıflandırılması, ümmetiyle ilgili olarak Rasûl-i Ekrem’e (sav) halef oluşundan dolayıdır.”[7]

İmam-ı Maverdi’nin: “Hilâfet; dini koruma ve dünya siyaseti hususlarında Peygambere halef olma makamını ifade etmek için kullanılan bir terimdir” şeklindeki tarifinde de aynı keyfiyet söz konusudur. Bütün bu tarifler, Hz. Ebûbekir’in (ra) durumunu ifade için geçerlidir. Diğer halifeleri ifade için mü’minlerin emiri (ulûl’emr-i minkûm) tabirlerinin kullanıldığı malûmdur. Hilâfet nizamının “raşid” ve “gayr-i raşid” şeklinde tasnife tabi tutulması, tarihi devreleri ve uygulanan siyasetle ilgili olan bir hadisedir.  Ehl-i sünnet uleması, İslâm fıkhını uygulayan iktidarı ifade için, hilafet kavramını tercih etmiştir. Bunun sebebi, iktidarın meşrûiyyeti için ‘adaleti, liyâkatı ve Müslümanların rızasını’ esas almalarıdır.

Siyaset, Devlet Ve Hukuk

Bazı İslâm âlimleri, “İnsanları hidâyete ve hayra ulaştırmak, onları fesaddan kurtarabilmek için, takip edilmesi gereken en güzel yola siyâset denilir” tarifini esas almışlardır. Hanefi fûkahasından İbn-i Abidin Siyaset; “halkı Dünyada ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salah ve menfeatleri için çalışmaktır” tarifini yapmış ve bahsin devamında şöyle demiştir: “Siyaset ağır bir şeriat olup iki nev’idir. Siyaset-i zalime; halkın haklarına zıt olan siyasettir ki, şeriat bunu haram kılmıştır. Siyaset-i adile; halkın haklarını zalimlerin elinden kurtaran, zulüm ve fenalıkları defeden, fitne ve fesad ehlini meneden siyasettir ki şeriattan sayılır.”[8] İslâm ahkâmını uygulayan devlet, insanların yeryüzündeki hilâfet vazifelerini yerine getirebilmeleri için bir vasıtadan ibarettir.

İslâmi siyaset ve mücadele fıkhı açısından hayati öneme haiz olan hilâfet kavramı ile ülke (Dâr) kavramını birbirinden ayırmak mümkün değildir.  Zira ülke (Dâr) kavramına keyfiyet kazandıran en önemli unsur hilafet nizamı ve uygulanan hukuk sistemidir. İmam-ı Kuhistani  ‘Darû’l İslâm’ ve ‘Daru’l Harp’ kavramlarını izah ederken, şöyle demiştir: “Darû’l İslâm; mü’minlerin emirinin sultası altında olan ve İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldedir. Darû’l Harb ise, kâfirlerin reisinin idaresi altında olan ve küfür ahkâmının icra (tatbik) edildiği yerdir.”[9]  Şemsü’l Eimme Serahsi (rh.a) beldelerde (ülkelerde) uygulanan kanunları dikkate almış ve şu tesbitte bulunmuştur: “Bir beldede (ülkede) küfür ve şirk kanunları uygulanıyorsa, o belde darû’l harp hükmünü alır. Çünkü beldeler ve üzerinde yaşayanlar için egemen olan güç, kuvvet ve uygulanan kanunların keyfiyeti dikkate alınır, ya bize, ya kâfirlere nispet edilir. Müslümanların egemenliği altında olan ve İslâm ahkâmının uygulandığı beldelere ‘Darû’l İslâm’ denilir.[10] Darû’l İslâm vasfına haiz olan bir ülkede; devlet adına iktidar imkânlarını kullanan hükümetin adalete riâyet etmesi, emâneti ehline vermesi ve teb’asının saadeti için zaruri olan idari düzenlemeleri yapması zaruridir.

Müslümanların Ortak İhtiyaçları Ve Hilafet

Bazı muteber kaynaklarda; islâm ülkesinde yaşayan insanların ortak ihtiyaçları dikkate alınmış ve hilâfet nizamının zarureti şöyle ifade edilmiştir: “Müslümanlar için bir halifeye (imama) mutlak surette ihtiyaç vardır. Dini hükümlerin uygulanması, cezaların tatbiki, kâfirlere karşı ülke sınırlarının korunması, cihad için ordu teşkil edilmesi, sadakaların toplanması, zorbaların, soyguncuların ve eşkiyaların zabt-u rapt altına alınıp kahredilmesi, Cum’a ve Bayram Namazlarının edâ edilmesi, insanlar arasında ortaya çıkan ihtilâfların ortadan kaldırılması, hukukun üzerine kaim olduğu şahidliklerin kabulü, velileri bulunmayan (kimsesiz) çocukların ihtiyaçlarının karşılanması, eğitilmesi, evlendirilmesi ve ganimet mallarının taksimi gibi önemli meseleler halife (imam) sayesinde icra edilir.”[11] Siyasi iktidarın teşekkülünü sağlamadan bu işlerin yapılabilmesi mümkün değildir. İslâm Fıkhı’nın hükümlerini uygulamakla görevli olan halife, yüklendiği ağır mes’ûliyet sebebiyle diğer insanlardan farklıdır, ancak ‘dokunulmazlık zırhına’ haiz değildir. Teb’âsından her hangi bir kimsenin hukukuna tecavüz ettiği zaman; sıradan bir insan gibi, davalı olarak ‘Mezalim Kadısı’nın’ huzuruna çıkarılır ve yargılanır. Dolayısıyla İslâm Fıkhı’nı uygulayan devlet; mukaddes bir kurum veya dokunulmazlığı olan bir tüzel kişilik değildir. İnsanların yeryüzündeki hilâfet vazifelerini yerine getirebilmeleri için, sadece bir vasıtadır. Hülâfa-i Râşidin dönemi’nde insanlar ‘Adaletin mülkün (devletin/iktidarın) temeli’ olduğunu müşahade etmişlerdir.

Hülâfa-i Râşidin döneminden sonra saltanat sistemi ön plâna çıkmış ve devleti takdis eden ‘Hikmet-i hükümet’ anlayışı yayılmaya başlamıştır. Bu dönemde sultanlara “Halifetûllah” (Allah’ın halifesi) sıfatını uygun gören ve onların yeryüzünde ‘Allah’ın zılli’ (gölgesi) olduğunu söyleyen devlet adamları ortaya çıkmıştır. Maalesef bazı âlimlerin de ‘Allah’ın zılli’ (gölgesi) tabirini kullandıklarını gizlemek mümkün değildir. Meselâ: Hanbeli ûleması’ndan İbn-i Teymiye şöyle demiştir:

“Yöneticilik, dini yükümlülüklerin en büyüklerindendir. Hatta dinin ayakta kalabilmesi, ancak onunla mümkün olabilir. Zira Allah’ın farz kıldığı emr-i bi’l ma’rûf vecibesinin ifâsı, ancak otorite ve devletle gerçekleştirilebilir. Keza cihad, adalet, hacc, hadd cezalarının tatbiki ve bunun gibi hususlar da yine devlet otoritesi sayesinde gerçekleşir. Bu yüzdendir ki bir hadiste Sultanın Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ olduğu belirtilmiştir.[12] Bazı hadis kitaplarında yer alan ‘inneme’s sultanû zıllûllah ve ramhuhû fi’l-ard’ şeklindeki rivayet, Hz. Enes’den (ra) nakledilen bir haberdir.[13]  İsmailiye Fırkası’na mensup olan bazı müellifler; Hz. Ali’nin (ra) mukaddes bir şahsiyet olduğunu ifade etmek niyetiyle, O’nun yeryüzünde ‘Allah’ın zılli’ (gölgesi) olduğu haberini uydurmuş ve yayılmasını sağlamışlardır.[14]

Saltanat ve imamet sistemlerinde; hem iktidarın teşekkülünde ve devrinde, hem de denetlenmesinde insanların rızasının (siyasi tercihinin) devre dışı bırakıldığını söylemek mümkündür. Zalim sultanlar, zaman içerisinde kendi ihtiraslarını “İslâmi değerleri istismar ederek” devam ettirme arzusuna kapılmışlardır. Bu gayr-i meşrû istismar siyaseti,  fitne ve fesadın yayılmasına sebeb olmuştur.

Hilafetin İlgasında İngiltere’nin Rolü

Bütün muteber kaynaklarda; hilâfet meselesi izah edilirken, ‘Halifeler Kureyştendir’ hadis-i şerifine yer verildiği malûmdur. Bu hadisin sahih, hatta manevi mütevatir olduğunu söyleyen muhaddisler vardır. Tarih boyunca İslâm âlimleri “Hilâfet meselesiyle ilgili rivayetlerde kullanılan ‘Kureyş kabilesine mensubiyet’ ifadeleri nasıl anlaşılmalıdır? Bunlar birer haber midir,  yoksa haber siygasıyla verilmiş emir midir?” suallerine cevap vermeye gayret etmişlerdir. Bazı âlimler, halifelerin Kureyşten olması meselesini tahlil ederken ‘Bunun sıhhat şartı değil, efdaliyet ve kemâl şartı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Sadruşşerî‘a gibi bazı ûsûl âlimleri bu şartın, ilim ve adâlet şartına bağlı olduğunu, zarûri hallerde Kureyş kabilesine mensubiyet şartının düşebileceğini ifade etmişlerdir. Mutezile’nin önde gelen simalarından Nazzâm ile Hâricî fırkasına mensup olan bazı kimseler; zulme meylettiği zaman kolayca azledilebilmesi için, “halifenin Kureyş’ten olmaması”  gerektiği ileri sürmüşlerdir.  Şia Fırkası’na mensup kimseler, meseleyi daha da özele indirgemiş ve liderlik işini ‘Kureyş  kabilesi’nden sadece Haşimoğullarına’ (Ehl-i Beyte) tahsis etmişlerdir. Bu farklı siyasi tezleri dikkate alan müsteşrikler; özellikle İngiltere’nin önde gelen devlet adamları, hilâfet nizamını yeryüzünden silinmesi için şeytani tuzaklar hazırlamışlardır. Denebilir ki Hilafet Nizamı’nın siyasi değerini ve gücünü ilk keşfedenler İngilizler olmuştur. İngiliz Dışişleri Bakanlığı danışmanı ve bir Arap dili-kültürü uzmanı olan George Percy Badger şu tesbitte bulunmuştur: “Eğer Araplar da Osmanlı sultanını aynı şekilde halife olarak tanırlarsa onun Müslümanlar üzerindeki şöhret ve nüfuzu muazzam derecede artar. Bunun doğuracağı sonuç İngiltere'nin aleyhine olabilir. Bu yüzden İngiltere Araplar üzerindeki Osmanlı otoritesinin genişlemesini önlemeye çalışmalıdır.”[15] İngiliz politikacılar “Halife Kureyştendir” haberini;  hilâfetin ‘olmazsa olmaz’ şartı olduğunu savunan kanaat önderlerini destekleyerek,  Osmanlı Devleti’nin İslam dünyası üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak için harekete geçmiştir. O tarihlerde Times’da “(Osmanlı) Sultanın halifeliği gerçek değildir ve bu haliyle de Hindistan'daki İngiliz çıkarları açısından bir tehdit oluşturabilir. Bunu önlemek için oradaki Müslümanlara, Osmanlı’nın hilâfet iddiasının gayri meşru olduğunu özellikle vurgulamamız lazımdır.” şeklinde makaleler kaleme alınmıştır. Bunun sonucunda Osmanlı’ya isyan eden Mekke Şerif’i hilafet makamına oturtulmuştur. Malûm olduğu gibi İngilizlerin; ‘Hilafetin Kureyşliliği üzerine kurduğu’ bu tuzak, Osmanlı’nın siyasi nüfuzunun ortadan kaldırılması, Ortadoğu ve Hindistan coğrafyasında emperyalist emellerine ulaşmasına vesile olmuştur. İngiltere’nin bu şeytani tuzağı neticesinde Müslümanlar ‘imamesi koparılmış tesbihin taneleri gibi’ param-parça olmuşlardır.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: İslâmi siyasetin temel rükünlerini ‘vahiyle sabit olan hakikatleri dikkate almak, adaleti sağlamak, emanetleri ehline vermek, herhangi bir ayırım yapmadan (kavmi, rengi, dini ve dili ne olursa olsan) teb’asının saadetine vesile olmak‘ şeklinde ifade edebiliriz. Hesap gününe hazırlanan Müslümanların; modern-seküler siyaset nazariyelerini ve ‘Hikmet-i Hükümet’ anlayışını reddetmeleri zaruri olduğu gibi, hilafet nizamının ihyası için birbirleriyle yardımlaşmaları da zaruridir.



[1] İmam-ı Şehristani- El Milel Ve’n Nihal- Beyrut, 1392 C: 1 Sh: 4

[2] İmam Fahrüdin-i Razi- Tefsir-i Kebir/*Mefatihû’l Geyb-Ankara:1989 C:5 Sh:13

[3] Şeyh Nizamüddin ve Heyet-Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 2 Sh: 232

[4] Muhammed Ammara-Nazarriyetû’l Hilâfeti’l İslâmiyye-Kahire: 1977 Sh: 9

[5] Geniş bilgi için/İbn-i Kuteybe-El İmame ve’s Siyase-Kahire: 1969 Sh: 4 vd.

[6] M. Ziyaûddin Er Reyyis-Siyâsetû’l İslâmiyye-Kahire: 1979 Sh: 112

[7] İbn-i Haldun-El Mukaddime-Kahire ty. C: 2 Sh: 689

[8] İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar-İst: 1983 C: 8 Sh: 186

[9] İmam Kuhistani-Camiû’r Rumuz- İst: 1300 C: 2 Sh: 311

[10] İmam-ı Serahsi- El-Mebsût- Kahire: 1324 Bsk. ofset Beyrut: ty C: 10 Sh: 114,

[11] Muslihuddin M. Kesteli-Şerhi Akaidi’l Kesteli-İst: 1973 S. Bilici. Yay. Sh: 181-182 Ayrıca İmam-ı Taftazani-Şerhü’l Akaid-İst: 1980 Sh: 326 vd.

[12] İbn-i Teymiyye- Es Siyasetü’ş Şer’iyye- İst: 1985 Sh: 194-195 (Çev:V.Akyüz)

[13] El Aclûni- Keşfû’l Hafa- Beyrut: 1351 C:1 Sh: 213

[14] En Neysabûri-İsbatû’l İmame- Beyrut: ty Sh:86.

[15] Geniş bilgi için/ Bkz. Azmi Özcan- İngiltere’de Hilâfet Tartışmaları, 1873-1909, İslâm Araştırmaları Dergisi-Ankara: 1998, sayı: 2, Sh.51 vd


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz