Bütün insanlar, ülkeler,
cemiyetler ve medeniyetler için geçerli olan ilâhi kanunlara sünnetullah
denilir. Kur’an-ı Kerim’de “sünnetullah” terkibi, sekiz âyette yer almıştır.
Hz. Adem’den (as) itibaren değişmeyen sünnetullah şudur: Allah (cc) her kavme; önce
kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir peygamber göndermiş, daha sonra
kendilerine hidayeti veya dalâleti tercih etme mesûliyetini yüklemiştir.
İtikadi mahiyete haiz olan, “Hidâyet” ve “Dalâlet” kavramlarıyla ifade edilen
keyfiyet, insanoğlunun vasfını belirleyen en önemli unsurdur. İtikad yönünden
insanlar milel ve nihal ehli olmak üzere ikiye ayrılırlar. Milel; vahye tabi
olan ve hak olan bir şeriatla amel edenlerin vasfıdır. Hevâlarını ilâh edinen
ve keyiflerine göre yaşayan kimselere nihal ehli denilir.[1]
Tarih boyunca Allah’a ihlâsla teslim olan Müslümanlar ile hevâlarını ilâh
edinen insanlar, birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Bu bir anlamda hak din ile
batıl dinin (bir anlamda dine karşı dinin) mücadelesidir. Fahrüddin-i Razi ‘Hak
din; birincisi ilim, ikincisi salih ameller olmak üzere iki unsurdan meydana
geldiği gibi, batıl din de; birincisi şüpheler, ikincisi çirkin fiiller olmak
üzere iki şeyden meydana gelir’[2]
diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir.
İslâm Fıkhı’nın mahkûm
edildiği ülkelerde yaşayan Müslümanlar ile ‘Dâru’l İslâm’ vasfına haiz olan bir
ülkede yaşayan Müslümanların problemleri birbirinden farklıdır. Allah’ın
indirdiği hükümler ile hükmedilen bir İslâm beldesi için üç farklı tehlikeden
söz etmek mümkündür. Birincisi: Kâfirler, İslâm ülkesini işgal ve istilâ
edebilirler. İkincisi: Bir şehir veya bölge halkı topluca irtidad ederek,
Dâru’l İslâm’ın sınırları içindeki bir beldeyi ele geçirebilirler. Üçüncüsü:
Mü’minlerin emirine zimmet akdi ile bağlı olan Gayr-i Müslimlerin, bu akdi
bozmaları ve İslâm toprağını istilâ etmeleri mümkündür.[3]
Yıllarca süren savaş (cihad) neticesinde elde edilen İslâm toprakları; son bir
asır içerisinde, bu üç tehlikeyi aynı zaman diliminde yaşamıştır. Bu kısa
girişten sonra, siyaset açısından belirleyici unsur hükmünde olan hilâfet
meselesine geçebiliriz.
Siyasi Rejim Meselesi
Siyasi rejimin konusu;
iktidarın nasıl teşekkül edeceğini, kimler tarafından denetleneceğini ve hangi
şartlarda devredileceğini tesbit ile sınırlıdır. Darû’l İslâm’da ortaya çıkan
siyasi rejim modellerini: bu mahiyeti dikkate alarak; hilâfet, saltanat ve
imamet şeklinde tasnif etmek mümkündür. Bu üç modelin; iktidarın teşekkülü,
devredilmesi ve denetlenmesi konusunda, birbirinden farklı usûlleri ön plâna
çıkardığı malûmdur. Ehl-i sünnet ûlemasının büyük çoğunluğu, Rasûl-i Ekrem’in (sav) vefatından sonra
ortaya çıkan siyasi rejimi ifade için ‘hilâfet’ kavramını tercih etmiştir. Zira
Hz. Ebu Bekir’in (ra); müslümanlara liderlik hususunda, Rasûl-i Ekrem’in (sav)
halefi olduğu malûmdur. O dönemde; resmi yazılarda ve belgelerde kullanılan
ünvan, ‘Rasullûllah’ın
halifesi’ (Halifet-i Rasûlullah) şeklindedir.[4]
Bu ünvanın kullanılması; sahabe-i kiram tarafından Peygamber Efendimiz’in (sav)
siyasi liderliğinin nasıl değerlendirildiğini tesbit açısından önemlidir. Eğer Rasûl-i
Ekrem’in (sav) görevi, sadece risalet ve nübüvvetle sınırlı olsaydı, herhangi
bir kimsenin O’nun halefi olması düşünülemezdi. Zira görevini, son peygamber
olarak yerine getirmiş ve vefatı ile birlikte mesele kapanmış olurdu.
Halbuki Hz. Peygamber’in (sav); hem kendisine indirilen vahyi tebliğ ettiği,
hem de İslâm toplumun siyasi liderliğini yaptığı malûmdur. Dolayısıyle
hilâfet; İslâm toplumunun liderliği
hususunda, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) halefi olmakla ilgili olan bir
hadisedir. İslâm dini ile siyaset arasındaki münasebeti fisaretle tahlil eden
sahabe-i kiram; Hz. Ebûbekir’i (ra) halife seçerek, meselenin keyfiyetini
ortaya koymuştur.[5]
Hilâfet teriminin; Rasûl-i Ekrem’in (sav) vefatından sonra, siyasi rejimi ifade
için kullanılması, aynı tarihlerde yürürlükte olan (kisralık, kayserlik vs.)
diğer rejimlerden ayrı olan niteliğini vurgulamak içindir.[6]
İbn Haldun’un da
belirttiği gibi, “Hz. Ebu Bekir’in
halife olarak vasıflandırılması, ümmetiyle ilgili olarak Rasûl-i Ekrem’e (sav)
halef oluşundan dolayıdır.”[7]
İmam-ı Maverdi’nin: “Hilâfet;
dini koruma ve dünya siyaseti hususlarında Peygambere halef olma makamını ifade
etmek için kullanılan bir terimdir” şeklindeki tarifinde de aynı keyfiyet
söz konusudur. Bütün bu tarifler, Hz. Ebûbekir’in (ra) durumunu ifade için
geçerlidir. Diğer halifeleri ifade için mü’minlerin emiri (ulûl’emr-i minkûm)
tabirlerinin kullanıldığı malûmdur. Hilâfet nizamının “raşid” ve “gayr-i raşid”
şeklinde tasnife tabi tutulması, tarihi devreleri ve uygulanan siyasetle ilgili
olan bir hadisedir. Ehl-i sünnet
uleması, İslâm fıkhını uygulayan iktidarı ifade için, hilafet kavramını tercih
etmiştir. Bunun sebebi, iktidarın meşrûiyyeti için ‘adaleti, liyâkatı ve Müslümanların rızasını’
esas almalarıdır.
Siyaset, Devlet Ve Hukuk
Bazı İslâm âlimleri, “İnsanları
hidâyete ve hayra ulaştırmak, onları fesaddan kurtarabilmek için, takip
edilmesi gereken en güzel yola siyâset denilir” tarifini esas almışlardır.
Hanefi fûkahasından İbn-i Abidin Siyaset; “halkı Dünyada ve ahirette
kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salah ve menfeatleri için
çalışmaktır” tarifini yapmış ve bahsin devamında şöyle demiştir: “Siyaset
ağır bir şeriat olup iki nev’idir. Siyaset-i zalime; halkın haklarına zıt olan
siyasettir ki, şeriat bunu haram kılmıştır. Siyaset-i adile; halkın haklarını
zalimlerin elinden kurtaran, zulüm ve fenalıkları defeden, fitne ve fesad
ehlini meneden siyasettir ki şeriattan sayılır.”[8]
İslâm ahkâmını uygulayan devlet, insanların yeryüzündeki hilâfet vazifelerini
yerine getirebilmeleri için bir vasıtadan ibarettir.
İslâmi siyaset ve
mücadele fıkhı açısından hayati öneme haiz olan hilâfet kavramı ile ülke (Dâr)
kavramını birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Zira ülke (Dâr) kavramına keyfiyet kazandıran en önemli unsur hilafet
nizamı ve uygulanan hukuk sistemidir. İmam-ı Kuhistani ‘Darû’l İslâm’ ve ‘Daru’l Harp’ kavramlarını
izah ederken, şöyle demiştir: “Darû’l İslâm; mü’minlerin emirinin sultası
altında olan ve İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldedir. Darû’l Harb ise,
kâfirlerin reisinin idaresi altında olan ve küfür ahkâmının icra (tatbik)
edildiği yerdir.”[9]
Şemsü’l Eimme Serahsi (rh.a)
beldelerde (ülkelerde) uygulanan kanunları dikkate almış ve şu tesbitte
bulunmuştur: “Bir beldede (ülkede) küfür ve şirk kanunları uygulanıyorsa, o
belde darû’l harp hükmünü alır. Çünkü beldeler ve üzerinde yaşayanlar için
egemen olan güç, kuvvet ve uygulanan kanunların keyfiyeti dikkate alınır, ya
bize, ya kâfirlere nispet edilir. Müslümanların egemenliği altında olan ve
İslâm ahkâmının uygulandığı beldelere ‘Darû’l İslâm’ denilir.”[10]
Darû’l İslâm vasfına haiz olan bir ülkede; devlet adına iktidar imkânlarını
kullanan hükümetin adalete riâyet etmesi, emâneti ehline vermesi ve teb’asının
saadeti için zaruri olan idari düzenlemeleri yapması zaruridir.
Müslümanların Ortak
İhtiyaçları Ve Hilafet
Bazı muteber
kaynaklarda; islâm ülkesinde yaşayan insanların ortak ihtiyaçları dikkate
alınmış ve hilâfet nizamının zarureti şöyle ifade edilmiştir: “Müslümanlar
için bir halifeye (imama) mutlak surette ihtiyaç vardır. Dini hükümlerin
uygulanması, cezaların tatbiki, kâfirlere karşı ülke sınırlarının korunması,
cihad için ordu teşkil edilmesi, sadakaların toplanması, zorbaların,
soyguncuların ve eşkiyaların zabt-u rapt altına alınıp kahredilmesi, Cum’a ve
Bayram Namazlarının edâ edilmesi, insanlar arasında ortaya çıkan ihtilâfların
ortadan kaldırılması, hukukun üzerine kaim olduğu şahidliklerin kabulü,
velileri bulunmayan (kimsesiz) çocukların ihtiyaçlarının karşılanması,
eğitilmesi, evlendirilmesi ve ganimet mallarının taksimi gibi önemli meseleler
halife (imam) sayesinde icra edilir.”[11]
Siyasi iktidarın teşekkülünü sağlamadan bu işlerin yapılabilmesi mümkün
değildir. İslâm Fıkhı’nın hükümlerini uygulamakla görevli olan halife,
yüklendiği ağır mes’ûliyet sebebiyle diğer insanlardan farklıdır, ancak
‘dokunulmazlık zırhına’ haiz değildir. Teb’âsından her hangi bir kimsenin
hukukuna tecavüz ettiği zaman; sıradan bir insan gibi, davalı olarak ‘Mezalim
Kadısı’nın’ huzuruna çıkarılır ve yargılanır. Dolayısıyla İslâm Fıkhı’nı
uygulayan devlet; mukaddes bir kurum veya dokunulmazlığı olan bir tüzel kişilik
değildir. İnsanların yeryüzündeki hilâfet vazifelerini yerine getirebilmeleri
için, sadece bir vasıtadır. Hülâfa-i Râşidin dönemi’nde insanlar ‘Adaletin
mülkün (devletin/iktidarın) temeli’ olduğunu müşahade etmişlerdir.
Hülâfa-i Râşidin
döneminden sonra saltanat sistemi ön plâna çıkmış ve devleti takdis eden ‘Hikmet-i
hükümet’ anlayışı yayılmaya başlamıştır. Bu dönemde sultanlara “Halifetûllah” (Allah’ın halifesi)
sıfatını uygun gören ve onların yeryüzünde ‘Allah’ın zılli’ (gölgesi) olduğunu söyleyen devlet adamları
ortaya çıkmıştır. Maalesef bazı âlimlerin de ‘Allah’ın zılli’ (gölgesi) tabirini kullandıklarını gizlemek
mümkün değildir. Meselâ: Hanbeli ûleması’ndan İbn-i Teymiye şöyle demiştir:
“Yöneticilik, dini yükümlülüklerin en büyüklerindendir.
Hatta dinin ayakta kalabilmesi, ancak onunla mümkün olabilir. Zira Allah’ın
farz kıldığı emr-i bi’l ma’rûf vecibesinin ifâsı, ancak otorite ve devletle
gerçekleştirilebilir. Keza cihad, adalet, hacc, hadd cezalarının tatbiki ve
bunun gibi hususlar da yine devlet otoritesi sayesinde gerçekleşir. Bu
yüzdendir ki bir hadiste Sultanın Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ olduğu
belirtilmiştir.”[12]
Bazı
hadis kitaplarında yer alan ‘inneme’s
sultanû zıllûllah ve ramhuhû fi’l-ard’ şeklindeki rivayet, Hz.
Enes’den (ra) nakledilen bir haberdir.[13]
İsmailiye Fırkası’na mensup
olan bazı müellifler; Hz. Ali’nin (ra) mukaddes bir şahsiyet olduğunu ifade
etmek niyetiyle, O’nun yeryüzünde ‘Allah’ın
zılli’ (gölgesi) olduğu haberini uydurmuş ve yayılmasını sağlamışlardır.[14]
Saltanat ve imamet
sistemlerinde; hem iktidarın teşekkülünde ve devrinde, hem de denetlenmesinde
insanların rızasının (siyasi tercihinin) devre dışı bırakıldığını söylemek
mümkündür. Zalim sultanlar, zaman içerisinde kendi ihtiraslarını “İslâmi değerleri istismar ederek” devam
ettirme arzusuna kapılmışlardır. Bu gayr-i meşrû istismar siyaseti, fitne ve fesadın yayılmasına sebeb olmuştur.
Hilafetin İlgasında İngiltere’nin
Rolü
Bütün muteber kaynaklarda; hilâfet meselesi izah edilirken, ‘Halifeler
Kureyştendir’ hadis-i şerifine yer verildiği malûmdur. Bu hadisin sahih,
hatta manevi mütevatir olduğunu söyleyen muhaddisler vardır. Tarih boyunca
İslâm âlimleri “Hilâfet meselesiyle ilgili rivayetlerde kullanılan ‘Kureyş kabilesine
mensubiyet’ ifadeleri nasıl anlaşılmalıdır? Bunlar birer haber midir, yoksa haber siygasıyla verilmiş emir midir?”
suallerine cevap vermeye gayret etmişlerdir. Bazı âlimler, halifelerin Kureyşten
olması meselesini tahlil ederken ‘Bunun sıhhat şartı değil, efdaliyet ve kemâl
şartı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Sadruşşerî‘a gibi bazı ûsûl âlimleri bu
şartın, ilim ve adâlet şartına bağlı olduğunu, zarûri hallerde Kureyş
kabilesine mensubiyet şartının düşebileceğini ifade etmişlerdir. Mutezile’nin
önde gelen simalarından Nazzâm ile Hâricî fırkasına mensup olan bazı kimseler;
zulme meylettiği zaman kolayca azledilebilmesi için, “halifenin Kureyş’ten
olmaması” gerektiği ileri sürmüşlerdir. Şia Fırkası’na mensup kimseler, meseleyi daha
da özele indirgemiş ve liderlik işini ‘Kureyş
kabilesi’nden sadece Haşimoğullarına’ (Ehl-i Beyte) tahsis
etmişlerdir. Bu farklı siyasi tezleri dikkate alan müsteşrikler; özellikle
İngiltere’nin önde gelen devlet adamları, hilâfet nizamını yeryüzünden
silinmesi için şeytani tuzaklar hazırlamışlardır. Denebilir
ki Hilafet
Nizamı’nın siyasi değerini ve gücünü ilk keşfedenler İngilizler olmuştur.
İngiliz Dışişleri Bakanlığı danışmanı ve bir Arap dili-kültürü uzmanı olan George
Percy Badger şu tesbitte bulunmuştur: “Eğer Araplar da Osmanlı sultanını aynı
şekilde halife olarak tanırlarsa onun Müslümanlar üzerindeki şöhret ve nüfuzu
muazzam derecede artar. Bunun doğuracağı sonuç İngiltere'nin aleyhine olabilir.
Bu yüzden İngiltere Araplar üzerindeki Osmanlı otoritesinin genişlemesini
önlemeye çalışmalıdır.”[15]
İngiliz politikacılar “Halife
Kureyştendir” haberini; hilâfetin ‘olmazsa olmaz’ şartı olduğunu savunan
kanaat önderlerini destekleyerek,
Osmanlı Devleti’nin İslam dünyası üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak
için harekete geçmiştir. O tarihlerde Times’da
“(Osmanlı) Sultanın halifeliği gerçek değildir ve bu haliyle de Hindistan'daki
İngiliz çıkarları açısından bir tehdit oluşturabilir. Bunu önlemek için oradaki
Müslümanlara, Osmanlı’nın hilâfet iddiasının gayri meşru olduğunu özellikle
vurgulamamız lazımdır.” şeklinde makaleler kaleme alınmıştır. Bunun
sonucunda Osmanlı’ya isyan eden Mekke Şerif’i hilafet makamına oturtulmuştur.
Malûm olduğu gibi İngilizlerin; ‘Hilafetin Kureyşliliği üzerine kurduğu’ bu
tuzak, Osmanlı’nın siyasi nüfuzunun ortadan kaldırılması, Ortadoğu ve Hindistan
coğrafyasında emperyalist emellerine ulaşmasına vesile olmuştur. İngiltere’nin
bu şeytani tuzağı neticesinde Müslümanlar ‘imamesi
koparılmış tesbihin taneleri gibi’ param-parça olmuşlardır.
Netice olarak şunu
söyleyebiliriz: İslâmi siyasetin temel rükünlerini ‘vahiyle sabit olan
hakikatleri dikkate almak, adaleti sağlamak, emanetleri ehline vermek, herhangi
bir ayırım yapmadan (kavmi, rengi, dini ve dili ne olursa olsan) teb’asının
saadetine vesile olmak‘ şeklinde ifade edebiliriz. Hesap gününe hazırlanan
Müslümanların; modern-seküler siyaset nazariyelerini ve ‘Hikmet-i Hükümet’
anlayışını reddetmeleri zaruri olduğu gibi, hilafet nizamının ihyası için
birbirleriyle yardımlaşmaları da zaruridir.
[1]
İmam-ı Şehristani- El Milel Ve’n Nihal- Beyrut, 1392 C: 1 Sh: 4
[2]
İmam Fahrüdin-i Razi- Tefsir-i Kebir/*Mefatihû’l Geyb-Ankara:1989 C:5 Sh:13
[3]
Şeyh Nizamüddin ve Heyet-Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 2 Sh: 232
[4]
Muhammed Ammara-Nazarriyetû’l Hilâfeti’l İslâmiyye-Kahire: 1977 Sh: 9
[5]
Geniş bilgi için/İbn-i Kuteybe-El İmame ve’s Siyase-Kahire: 1969 Sh: 4 vd.
[6]
M. Ziyaûddin Er Reyyis-Siyâsetû’l İslâmiyye-Kahire: 1979 Sh: 112
[7]
İbn-i Haldun-El Mukaddime-Kahire ty. C: 2 Sh: 689
[8]
İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar-İst: 1983 C: 8 Sh: 186
[9]
İmam Kuhistani-Camiû’r Rumuz- İst: 1300 C: 2 Sh: 311
[10]
İmam-ı Serahsi- El-Mebsût- Kahire: 1324 Bsk. ofset Beyrut: ty C: 10 Sh: 114,
[11]
Muslihuddin M. Kesteli-Şerhi Akaidi’l Kesteli-İst: 1973 S. Bilici. Yay. Sh:
181-182 Ayrıca İmam-ı Taftazani-Şerhü’l Akaid-İst: 1980 Sh: 326 vd.
[12]
İbn-i Teymiyye- Es Siyasetü’ş Şer’iyye- İst: 1985 Sh: 194-195 (Çev:V.Akyüz)
[13]
El Aclûni- Keşfû’l Hafa- Beyrut: 1351 C:1 Sh: 213
[14]
En Neysabûri-İsbatû’l İmame- Beyrut: ty Sh:86.
[15]
Geniş bilgi için/ Bkz. Azmi Özcan- İngiltere’de Hilâfet Tartışmaları,
1873-1909, İslâm Araştırmaları Dergisi-Ankara: 1998, sayı: 2, Sh.51 vd


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış