COĞRAFYANIN İLMİHÂLİ

Ahmet Sadık Altınel

İslam Ümmeti, kendisine “seçkin ümmet” vasfını kazandıran Rabbimizin son ilahî dini İslam’la hayatın arasını ayıran küfür akidesi laiklik ve ondan türeyen sistemler ile yönetilmeye başladığı günden beri “seçkin” olma vasfını kaybetmiştir. İslam’ı -Müslüman kimliği-, salt vicdana hapseden veya dar alanda bireysel ibadetler düzeyine indirgeyen “modern” yaşam, İslamî şahsiyette yırtılmalar ve parçalanmalar meydana getirmiştir. Bunun en çarpıcı sonuçlarını; toplumsal, siyasal, ekonomik ve devletlerarası ilişkiler alanında karşı karşıya kaldıkları sorunlara ilişkin çözümler üretirken ya da önüne konulan çözümler üzerinde değerlendirmeler yaparken, günde beş vakit huzurunda divan durduğu Rabbinin emirlerini esas almayışında görmek mümkündür. 

Bu noktada, modernizm eleştirisi yapan Müslüman aydınlarımızın da bu büyük fotoğrafı görmezden gelerek eleştirilerini salt giyim kuşama, marka düşkünlüğüne, kısaca popüler kültürün zevahirine yöneltmeleri, hayatın esaslı sorunlarına ilişkin görüşleri sorulduğunda onların da pragmatist, reel-politikten yana, liberal, “ortalama” bir çözüm üretme hastalığından kendilerini bir türlü alıkoyamamaları, gerçekten modernizmin düşünen(?)lerimizi bile nasıl kendi sarmalı içine aldığına ilişkin trajedik bir durumu gözler önüne sermektedir. İdeolojik kölelik öylesine kök salmış ki; artık aldananı da -farkında olmadan- aldatır duruma düşürmektedir. 

İşte yine böylesi bir trajedinin yaşandığı zaman dilimlerine şahit oluyoruz. Makalemize verdiğimiz başlıktan anlaşılacağı üzere mesele bölünmenin arafesinde olan Sudan meselesidir. Günlerdir, görsel ya da yazılı medyada bu mesele teknik detayları, oyunun aktörleri açısından tartışıldı, yazıldı ve gelecek öngörülerinde bulunuldu. Bizler konuyu bu açıdan ele almayacağız.

Hayatlarında bağlı kalmakla yükümlü oldukları şer’î hükümleri sadece taharet, abdest namaz, vs. gibi “ilmihal” düzeyine indirgeyen yaygın anlayışa bir ironi olsun diye bu başlığı kullandık. Zira Müslümanlar başta kanaat önderleri olmak üzere taharet ve kişisel ibadet meselelerinin dışındaki meselelere, şer’î hükümler zaviyesinden bakmayı unutalı uzun zaman geçti. Bundan dolayı bizler şu sorular çerçevesinde meseleye İslamî bir bakış sunmak istiyoruz:

“İslam toprağı” diye bir olgu var mı? Varsa nedir? İslam toprağından ödün verilebilir mi? Müslüman toprağı üzerinde hele taraflarının ABD ve “İsrail” gibi devletler ya da bu devletlerin çıkarlarına hizmet ettiği açıkça bilinen BM, Dünya Bankası ve Uluslar Arası Ceza Mahkemesi gibi İslam Ümmeti’ne düşman olan aktörler ile diplomatik görüşme yapılabilir mi? Kısaca coğrafyanın ilmihali var mı? Varsa nedir? 

Mısır’ın, Amr b. el-As RadiyAllahu Anh tarafından 639’da fethedilmesinden sonra İslam Sudan’a daha çok Müslüman tüccarlar aracılığıyla ulaştı. İlerleyen yıllarda 1172’de Salahaddin Eyyubî’nin kardeşi Turan Şah ve 1260’da Melikü’l-Muzaffer lakaplı Memlük Halifesi Baybars, bugünkü Sudan topraklarına fetihler düzenlediler. Bu fetih hareketleri ile birlikte İslam, Sudan’da kuvvetlenmeye başladıysa da nihaî olarak 1821’de Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından Osmanlı İslam Devleti’nin sınırları içine katılmıştır. 

Sudan’ın İslam’ın egemenliğine girmesi ile ilgili bu bilgileri paylaştıktan sonra şu soruyu soralım: Bir toprak İslam toprağı hüviyetini ne zaman alır? 

Temel bir prensip olarak İslam’da araziler, statülerini başlangıçtaki fethediliş biçimlerine göre almaktadır. Buna göre, arazi ile ilgili fıkıh kitaplarında yer alan hükümleri incelediğimizde arazilerin üç kategoriye ayrıldığını görmekteyiz. Bunlar:

  • Öşür Arazileri: Halkının İslam’a girmeyi kabul ettiği araziler.

  • Haraç Arazileri: Halkının İslam’a girmeyi kabul etmediği fakat toprakları sulh yolu ile fethedilmiş araziler.

  • Haraç Arazileri: Halkının İslam’a girmeyi kabul etmediği ve savaşarak fethedilen araziler, topraklar. 

Bu üç arazi ile ilgili hükümlere gelince; 

  • Halkının İslam’a girmeyi kabul ettiği topraklarla ilgili hüküm şöyledir: 

“İnsanlarla “Lailahe illAllah Muhammed’un Rasulullah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Şayet bunu söylerlerse canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar.” hadis-i şerifince kendi rızaları ile İslam’a giren halklar, mallarını ve canlarını korumuş olurlar. Menkul-gayrimenkul bütün malları onların mülkiyetinde kalır. Bu araziler, bireysel mülkiyeti devam eden ve tapulu olan arazilerdir. 

  • Halkı İslam’a girmeyip de sulh yoluyla topraklarını teslim etmişse o zaman yapılan anlaşma gereğince araziler hükmünü alır. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: 

“İleride siz bir toplulukla savaşacaksınız, onlar mallarını bazı durumlarda kalkan olarak kullanmak suretiyle canlarını ve ailelerini koruyacaklar ve sizinle sulh anlaşması yapacaklardır. Bu takdirde onlardan yaptığınız anlaşmanın dışında bir şey istemeyin. Çünkü bu sizin için helal olmaz.” Bu şekilde gayri Müslimlerin elinde kalan araziler “Haraç arazisi”dir.

  • Toprakları zorla fethedilmiş arazilerle ilgili hüküm ise -ki bizim konumuzla ilgili olan da bu tür arazilerdir- şu şekildedir:

a) Topraklar eski sahiplerinin ellerinde bırakılır ve halk İslâm’a girince bunlar öşür arazisi olur. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke arazileri için uygulaması bu yolda olmuştur.

b) Bu araziler ganimet sayılarak, beşte dördü gazilere, beşte biri Beytu’l-Mâl’e bırakılır. أَنَّمَا غَنِمْتُم مِّن شَيْءٍ فَأَنَّ لِلّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ “… ele geçirdiğiniz ganimet mallarının beşte biri Allah’a, Rasul’e, Rasul’in yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yarı yolda kalanlara aittir…” (el-Enfal 41) Böylece bu topraklar Müslüman gazilerin mülkü ve öşür arazisi olur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zorla fethedilen Hayber arazisini eski sahiplerinin ellerinde bırakmamış, beşte dördünü bu gazveye katılan gazilere, beşte birini ise Beytu’l-Mâl’e tahsis etmiştir.

c) Ömer RadiyAllahu Anh’in ilk olarak Suriye ve Irak toprakları için ortaya koyduğu içtihadı, daha sonra fethedilen ülkelerin toprakları hakkında uygulanan genel kaide olmuştur. Irak, Suriye ve Mısır toprakları fethedilince Zubeyr, AbdurRahman b. Avf ve Bilal RadiyAllahu Anhum ile aynı görüşü paylaşan bir grup Sahabi, bu toprakların ganimet olarak kabulü ile Rasulullah’ın Hayber topraklarını dağıttığı gibi dağıtılmasını istediler. Halife Ömer RadiyAllahu Anh, bu teklifi kabul etmedi. Muaz b. Cebel ve Ali RadiyAllahu Anhum gibi Sahabe büyükleri de Ömer RadiyAllahu Anh’i destekledi.

Müzakereler sonucunda Ensar’ın ileri gelenlerinden on kişi şûrâ için çağrıldı. Şûrâ, Ömer RadiyAllahu Anh’i dinledikten ve işi müzâkere ettikten sonra, Ömer RadiyAllahu Anh’in içtihadına uydu. Yani bu bölgelerin arazileri, (mülkiyeti Müslümanların olmak üzere işletme yetkisi) gayr-i Müslim olan eski maliklerinin elinde bırakıldı. Kendilerine arazileri için haraç vergisi, şahısları için de cizye bağlandı. Böylece bu topraklar haraç arazisi statüsüne girdi. Ömer RadiyAllahu Anh’in bu uygulamasıyla arazilerin geliri Müslümanlar için harcanacak şekilde bir statüye kavuşturuldu. (Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Arazi maddesi) Buna göre bu arazilerin mülkiyeti bütün Ümmet’in yani kamunundur.

Görüldüğü gibi, İslam arazi hukukunda, araziler savaşla ya da savaşsız elde edilen araziler olarak belli bir statü kazanmaktadır. Bu arazilerin mülkiyeti kamunundur. Devlet, yararlanma hakkını -Ömer RadiyAllahu Anh’in uygulamasında olduğu gibi- haraç vergisi karşılığında eski sahiplerine verebilir. Devlet buradan elde ettiği gelirleri yine kamunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere harcar. 

Yukarıda arazilerin statüsü hakkında özet bilgileri verdikten sonra, Sudan topraklarının savaş sonrası elde edildiği gerçeğini de göz önünde bulundurduğumuzda, bu topraklar ile ilgili şer’î hüküm açıklığa kavuşmuş olur ki, o da şudur: Sudan toprakları mülkiyeti bütün Müslümanlara ait olan haracî arazilerdendir. Yani bu araziler kamu malıdır. Ümmet’in ortak mülküdür. Hatta tüyü bitmemiş, henüz doğmamış Müslüman nesillerin dahi hakları vardır. Bundan dolayı hiçbir otorite, devlet yetkilisi bu arazilerin mülkiyetini verme veya kısmen dahi olsa vazgeçme hakkını kendinde göremez. Bu şekilde, bir kere İslam toprağı olmuş bir beldenin, Müslüman toprağından koparılmasının bir tek yolu vardır o da; Müslümanların bedenlerinin çiğnenerek paramparça edilmeleridir. Bir Müslüman toprağı ancak yeryüzünde onu savunacak bir tek Müslüman kalmayınca Müslümanların elinden çıkabilir. İslam’da toprağın hükmü, mülkiyet hakları ve tasarruf yetkisi ile ilgili hükümler bunlardır.

Peki, Müslüman toprağı üzerinde hele taraflarının ABD, İngiltere ve “İsrail” gibi devletler ya da bu devletlerin çıkarlarına hizmet ettiği açıkça bilinen BM, Dünya Bankası ve Uluslar Arası Ceza Mahkemesi gibi İslam Ümmeti’ne düşman olan aktörler ile diplomatik görüşme yapılabilir mi? 

İslam Ümmeti’ne düşmanlığı ile bilinen ABD, “İsrail” ve kimi küresel kuruluşlarla Ümmet’in mülkü üzerinde diplomatik ilişkiler geliştirmek, Müslüman toprağını pazarlık konusu yapmak kesinlikle caiz olmadığı gibi bu hadise tarihe bir ihanet olarak kaydolacaktır. Rabbimiz şöyle buyurdu: 

وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً

“Allah kâfirlere müminler üzerinde bir yol (egemenlik) edinmelerine asla izin vermez.” (en-Nisa 141) Yani kâfirler, ne müminler ne de onların toprakları üzerinde herhangi bir söz, yetki, statü, vs. hakkına sahip değildir. Elbette bu hüküm, sadece parçalanmanın arafesinde olan Sudan için geçerli değildir. Bu hüküm fiilî ya da kapitalist siyaset ve politikalarının uygulanmasıyla dolaylı olarak işgal altında olan bütün Müslüman coğrafyalar için geçerlidir. Müslümanlara ve onların yöneticilerine düşen, behemehâl bu toprakları İslam’ın hükmüne döndürmek ve İslam’ın hükmünü bu coğrafyalarda geçerli kılmaktır. 

Hal böyle iken referandumdan birkaç gün önce güney bölgesini ziyarete giden Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ayrılıp-ayrılmama noktasındaki kararı verecek olanın Güneyliler olduğunu, ayrılma kararı verecek olsalar dahi kendilerinin Güney’in kalkınması için ellerinden geleni vereceklerini söylüyordu. Neredeyse “Ayrılın…” demeye getiriyordu. Buradan sormak istiyorum: “Kimin malını, mülkünü veriyorsun sen!! O topraklar, Müslümanların tertemiz kanları dökülerek fethedildi. Çok merak ediyorum, acaba Ömer Beşir’in evinin bahçesindeki tavuğa “kışş” deseniz, bu kadar soğukkanlı davranır mı? Söz konusu bir Müslüman toprağı… Hem de Türkiye kadar yüz ölçümüne sahip bir toprak. Kendi Müslüman halkını ve İslam Ümmeti’ni de sürece hazırlamak için Ömer Beşir, referandum öncesi şu demeçleri verdi: 

“Güney ayrılırsa -Sudan’ın geri kalanında- Şeriat’a geçeriz.” Bu söz, ne büyük cürümdür. Yani Allah’ın Şeriatı ile yönetilme noktasındaki İslamî talebi, Müslüman toprağı satmak ve Müslümanları Allah’ın diniyle aldatmak. Ömer el-Beşir’in Şeriatı uygulama diye bir düşüncesi varsa Güney’le, Müslüman toprağı ile ilgili Şeriat’ın gereklerini yerine getirmesi gerekmiyor mu?! 

Bir de, burada değinmeden geçemeyeceğim; elim bir hadise olan Mavi Marmara olayının ardından Konya’da halka hitaben yaptığı heyecanlı konuşmasında “Konya’nın kaderi neyse, Gazze’nin kaderi de odur!” diyen Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Erdoğan, neden Güney Sudan’ın kaderi ile Konya’nın kaderi aynıdır, demiyor. Bunu demediği gibi şimdiden Güney Sudan’a gönderilen Türk Konsolosu, referandum sonrası gelişmelere hazırlık yapıyor. 

İngiliz sömürge yönetiminin Sudan’ı terk ettiği 1956’dan beri, başta İngiltere olmak üzere ABD ve “İsrail”in güneyi bölme planını uyguladığı bilinen bir şey. Özellikle “İsrail”in -ayrılıkçı hareketleri desteklemesi vs.- Sudan’ın güneyinin parçalanması noktasında sistemli bir politika izlediği herkesçe malum. Gazze konusunda “İsrail”le -sözüm ona- gerilimi göze alan Türkiye yöneticileri, neden Sudan’ın bölünmesi karşısında sus-pus beklemektedirler?! Yoksa Türkiye kadar yüzölçümüne sahip Güney Sudan, Gazze kadar değerli değil mi? Yoksa Gazze meselesi, Türkiye’nin Amerikancı politikalarını kamufle etmek için şimdilik yeterli bir malzeme mi? 

Statüsü şer’î hükümlerce belirlenmiş olan topraklarımızı, kâfirlerin necis varlıklarından temizleyerek birleştirecek, Müslüman beldelerde uygulanan sömürge sistemlerini sökerek tarihin çöp sepetine atacak ve topraklarımızda Ümmet’in refahını temin edecek şekilde İslam’ın siyasetini uygulayacak olan Müslümanların Halifesi’dir. 

İşte Osmanlı İslam Devleti’nin en zayıf/hasta olduğu dönemlerde Halifesi II. AbdulHamid, Filistin’e -bırakın sahip olmayı- kutsal mekânları ziyaret ettikleri sırada konaklamak üzere kendilerine kanton bir bölge tahsis etmesini isteyen Yahudilerin bu küstah politikalarına karşı nasıl bir siyaset izliyor. 

Siyonizm’in fikir babası olarak bilinen Teodor Hertzl, kendilerine Filistin’de toprak verilmesi için Sultan II. AbdulHamid’le görüşmeler yapmak istemiştir. Osmanlı Halifesi AbdulHamid onlarla görüşmeyi dahi kabul etmemiştir. Bunun üzerine Yahudi heyeti Başbakan Tahsin Paşa yoluyla tekliflerini iletmişlerdir. Yahudiler 1902 yılında Tahsin Paşa yoluyla Padişah’a ilettikleri tekliflerinde şunları bildiriyorlardı: 

Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler: 

  1. Osmanlı Devleti’nin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi, 

  2. İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı, 

  3. Devletin malî durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.

Bütün bunlar Yahudilerin, yılın herhangi bir gününde Filistin’e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade edilmesine ve Yahudilerin Kudûs-i Şerif’te kendi dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton) kurmalarına izin vermesine karşılıktır. Sultan II. AbdulHamid’e böyle bir teklifte bulunan heyetin başında Siyonizm’in babası, Hertzl vardı. İttihat ve Terakki’nin önde gelen liderlerinden biri olan Emanuel Karaso da bu heyetin içinde bulunuyordu. Yahudilerin bu teklifine Sultan II. AbdulHamid’in cevabı şu olmuştur: 

“Tahsin! Onlara de ki: Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir. Kudûs-i Şerif’i ilk önce Hz. Ömer RadiyAllahu Anh fethetmiştir. Burayı Yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdî ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem. Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devlet-i Âliye’nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir. Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar.”

Siyonist lider Teodor Hertzl de anılarında, Sultan II. AbdulHamid’in kendilerine şu cevabı verdiğini yazmaktadır: 

Doktor Hertzl’e bu konuda yeni adımlar atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman Yahudiler, Filistin’i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması, Filistin’in İmparatorluğumdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkânsız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem.” 

Sultan II. AbdulHamid, hatıralarında da Yahudilerin Filistin’e yerleşme fikirleri hakkında oldukça ilginç noktalara parmak basmaktadır. Şöyle diyor Sultan II. AbdulHamid: 

Yahudiler, Avrupa’da Doğu’da olduğundan daha fazla bir kudrete sahiptirler. Bu sebeple de birçok Avrupalı devlet çok artmış olan Semit (Yahudi) ırkından kurtulabilmek için Yahudilerin Filistin’e muhaceretini iyi karşılayacaklardır. Fakat bizim memleketimizde kâfi Yahudi vardır. Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikıyetini (üstünlüğünü) muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz... Siyonistler Filistin’de yalnız ziraat yapmak değil, orada hükümet kurmak, siyasî temsilcilerini seçmek gibi şeyler de arzuluyorlar.” 

İşte Osmanlı Hilafet Devleti’nin Halifesi AbdulHamid, Yahudilerle bu konuda görüşmeyi dahi kabul etmeyerek bu konuda gerekli olan şer’î hükümler doğrultusunda hareket etmiştir. Gerçekte mülkiyeti Ümmet’in tümüne ait olan Müslüman toprağı üzerinde Ümmet’in düşmanları ile diplomatik hiçbir ilişki içine dahi girmemiştir. 

Cennet mekân AbdulHamid’in meseleyi ölüm-kalım meselesi olarak değerlendirdiğini ise şu sözlerinden anlayabiliyoruz: 

Ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması, Filistin’in İmparatorluğumdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkânsız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem.”

Ayrıca AbdulHamid’in Müslüman toprağını şu ya da bu sebeple gözden çıkartmanın kelimenin tam anlamıyla Ümmet’in emanetine ihanet etmek anlamına geleceğini şu sözleri ile anlamış bulunuyoruz: 

Burayı Yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem. Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar.”

İhanete denk, bu elim hadise, Sudan’ın güneyinin kirli bir referandum sonucunda Ümmet’ten gasp edilmesi ile birlikte bir kez daha anlamış oluyoruz ki, Ümmet’in emanetlerine, canlarına, mallarına, servetlerine, onur ve haysiyetlerine ancak Allah’ın indirdikleri ile hükmedecek olan bir Halife sahip çıkabilir. Çünkü O, Ümmet’in maslahatlarına iman saikiyle sahip çıkacaktır. Kendisine yüklenen emanete ihanet ettiğinde huzur-u İlahî’de, Yüce Divan’da işlediği cürümlerden dolayı Rabbine hesap vereceğinin bilincindedir. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

 مَا مِنْ عَبْدٍ يَسْتَرْعِيهِ اللَّهُ رَعِيَّةً يَمُوتُ يَوْمَ يَمُوتُ وَهُوَ غَاشٌّ لِرَعِيَّتِهِ إلا حرم الله عليه الجنة

“Allah kime bir yöneticilik verir de, o öldüğü gün halkını aldatmış olarak ölürse, Allah ona Cenneti haram kılar.” (Muslim 142)

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

إنما الإمام جنة ، يقاتل من وراءه ، ويتقى به 

“Kuşkusuz İmam, kalkandır. Ancak onunla (düşmanlara karşı) savaşılabilir. Ancak onunla (canlar, servetler, topraklar) korunulabilir.” (Buharî, Muslim)

لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلْ الْعَامِلُونَ

“Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın.” (es-Saffat 61)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz