TUNUS’TA DEĞİŞEN, SADECE ÜSLUPTUR

Hakkı Eren

Bazı bilgiler vardır ki, onların asla unutulmaması gerekir. Gelişen bütün olaylar, o bilgilerin üzerine intibak edilmeli ve değerlendirme, o bilgilerin oluşturduğu zaviyeden yapılmaya çalışılmalıdır. Bu bilgiler İslam hükümleri olduğu gibi, aklın ortaya koyduğu yalın gerçekler de olabilir. İşte bu bilgilerden yola çıkarak Tunus’ta ortaya çıkan karmaşayı ve arkasında neler olabileceğini irdelemeye çalışalım.   

Sömürgecilik, Batılı kâfir devletlerin adeta aslî işi olmuştur. Kapitalizm’in felsefesi gereği bu kaçınılmaz bir olgudur. O yüzden batılı kâfir devletler, coğrafî keşifler neticesinde keşfedilen bölgelere, bir takım fennin dışında zulüm, talan ve sömürü götürmüşlerdir. Dönemin, güneşi batmayan imparatorluğu olan İngiltere, bu alanda en büyük sömürgeci devlet olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, O’nun hâkimiyeti altında bulunan coğrafyalar askerî işgallerle tanışmışlar, daha sonra yine kâfirlerin sinsi planları neticesinde göstermelik savaş ve yapay kahramanlar eliyle de bu işgallerden kurtulmuşlardır. Fakat bu bölgelerden kalkan sadece askerî işgaller olmuş, siyasî işgaller ise iyice kalıcı hale getirilmiştir. Müslümanların özellikle Hilafet varken sahip olduğu güçten korkan Batılı kâfirler, bu vakıayı bir daha yaşamamak adına, kültürel ve fikrî işgallerini halen daha sürdürmektedirler. 

İşte Tunus da bu işgali yaşamış ülkelerden biridir. Sömürgeciler bu ülkeden çekilirken sadece askerlerini çekmişler, yerlerine manda valisi konumunda olan yöneticiler bırakmayı ihmal etmemişlerdir. Bir de askerî kuvvetleri kendilerine tam bağlı hale getirmişlerdir. Halkının %99’unun Müslüman olduğu bir ülke olan Tunus, Arap coğrafyasında Anayasası laik olan tek ülkedir. Nasıl bir yönetim anlayışına sahip olduğunun ve halkına hangi gözle baktığının anlaşılması için şu veriler yeterlidir: Tunus’ta 30 bin asker bulunurken, 120 bin polis bulunmaktadır. Yani aynen Türkiye’de olduğu gibi halk, potansiyel düşman olarak görülmekte ve kamusal alanlarda İslamî hükümlerin uygulanmasına izin verilmemektedir. Bu hikâye bizlere hiç de yabancı gelmiyor değil mi? Bu gerçeklerden yola çıkarak şunu söylemek mümkündür. Tunus, Fransız işgalinden dolayı kültürel olarak Fransız kültürünü taşımakla birlikte, Fransız askerî sömürgeciliğinin topraklarından çıkmasından sonra yine İngiliz ve Fransız nüfuzuna boyun bükmüş bir ülkedir. Aynen Orta Doğu’daki diğer bazı ülkeler gibi… 

Fakat daha sonra dünya sahnesine güçlü bir giriş yapan Amerika, bu planları darbelerle ve siyasî çekişmelerle değiştirmeye çalışmıştır. Bazı ülkelerde başarılı olmuş, bazılarında da halen başarılı olmak için çalışmaktadır. İşte Tunus bu ülkelerden biridir. Tunus’a tesir etmeyi planlayan Amerika, seksenli yılların sonunda 61 milyon dolar tutarında cömert güvenlik yardımları vermeye başlamıştır. Ayrıca Amerikan eski Başkanı Bill Clinton’ın 1995’te Tunus duvarını delme girişimi de başarılı olamamış ve dönemin Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Pellitro’nun çabaları boşa çıkmıştır. Fakat daha sonra Amerika’nın bölgeye bakışı farklı bir hal almış ve BOP çerçevesinde bölge devletlerine sunduğu reformların gerçekleştirilmesine dönük baskılarını daha da artırmıştır. 11 Eylül hadisesi de bu sürecin başlamasına vesile olmuştur. Fakat tüm bu çalışmalara rağmen Amerika, Tunus’ta somut sonuçlar elde edememiştir. 

Amerika’nın özgürlükçü, yenilikçi ve ılımlı İslam sentezi ekseninde uygulamaya çalıştığı bu baskılar ve değişen yeni dünya düzeni, Avrupalı devletleri, kendi sömürü kalelerini korumaya ve sağlamlaştırmaya itmiştir. Bu nedenle İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci ülkeler, çağın ve konjonktürün gerektirdiği üzere bir takım değişiklikler yapma ihtiyacı hissetmişlerdir. Zira bu yeni dünya düzeninde, artık diktatör rejimlere yer bulunmamaktadır. Bu minvalde mevcut coğrafyalarda bazı yönetim değişikliklerinin olması kaçınılmazdır. Dünya artık diktatörlük vb. gibi yönetim şekillerini kaldırabilecek durum ve şartlarda değildir. O yüzden bu türden yönetimler, ya Amerika’nın baskıları ve sistemli planları neticesinde değişime zorlanacak, ya da İngiltere gibi mevcut sömürgeci ülkeler bu tehlikeyi bertaraf edecek değişiklikleri kendileri gerçekleştireceklerdir. 

Muhakkak ki Avrupalı sömürgeci ülkeler, Amerika’nın Tunus’a, hatta tüm Kuzey Afrika’ya ciddî bir önem verdiğinin farkındadırlar. İşte bunun içindir ki Avrupalılar, daha önce Tunus’taki otoritenin, kendi siyasetleri ışığında hareket eden Habib Burgiba’dan alınıp onun güvenini kazanmış olan Zeynelâbidin’e aktarılmasını tertipledikleri gibi, benzer şekilde şimdi de otoritenin Zeynelâbidin’den alınıp yine kendilerine bağlılığını sürdürerek ona halef olacak kişiye aktarılmasını tertiplemektedirler. 

Tunus’da meydana gelen olaylar, işte bu türden bir değişimin tabanını oluşturmak için tertiplenmiştir. Zira yaptığı zulüm, katliam ve baskılar had safhaya ulaşan Zeynelâbidin bin Ali, artık yaşlanmıştır ve bu değişimi algılayabilecek birisi değildir. Aynen Habib Burgiba ile değiştiği gibi, o da şimdi yeni halefi ile değişecektir. Bu gelişmelerden yola çıkarak farklı bir devrim beklemek çok yanlıştır. Burada tam bağımsız bir halk hareketinden bahsetmek de mümkün değildir. Zira yapısı ve anlayışı itibariyle Türk ordusuna benzeyen Tunus ordusu, gelişen olaylara müdahale etmemiş ve seyretmekle yetinmiştir. Şu da unutulmamalıdır ki Tunus, gerçek bir halk hareketini çok kanlı bir şekilde bastıracak kadar acımasız yöneticilerin ve komutanların yaşadığı bir ülkedir. Değişen, büyük ihtimalle sadece Zeynelâbidin bin Ali ve onun yönetim anlayışı olacak gibi gözükmektedir. Zira yeni hükümet modellerinde Zeynelâbidin ile görev yapan önemli isimlerin yer alması buna bir delildir. 

Tüm bu yaşanan olayların ardından “Muhammed Gannuşî” ve diğer azgın bir mücrim olan “Abdullah Kallal” Tunusluların yarasına merhem olmayacak, hatta tam tersine kanayan yaralarını daha da çok acıtacaktır. Her iki isim de zalim Zeynelabidin bin Ali ile zamanında çalışmış ve aynı zalimane uygulamalarda bulunmuş olan kişilerdir. Tunus’ta dikkat edilmesi gereken isimlerden bir tanesi de eski Savunma Bakanı, en son ise Dışişleri Bakanlığı ile meşgul bulunan “Kemal Mercan”dır. Kemal Mercan, Tunus’ta oldukça yetkin bir diplomattır ve yurtdışı görevleri ile şöhret kazanmıştır. Bir de Zeynelâbidin bin Ali ile nesep, akrabalık ve aşiret bağı vardır. Her ikisi de Hammân Sûse şehrindendir. Kemal Mercan’ın hanımı, Zeynelâbidin’in bacısının kızıdır. Üstelik tilki kurnazlığı ve İngiliz siyasî şirreti ile meşhur Zeynelâbidin, Savunma ve Dışişleri Bakanlığı gibi kilit konumları kendisine teslim edecek kadar Kemal Mercan’a güvenmektedir. Uzun yıllar üstlendiği yurtdışı görevlerinden dolayı, devletlerarası toplumda meşhur ve saygın bir konuma da sahip olmuştur. En önemlisi Tunus devletinin iç politikalarından uzak olmasından dolayı, -her ne kadar bilhassa Birleşmiş Milletler önünde yaptığı konuşmalarda ülkesini savunmuş olsa da- Tunus devletinin halkına ve ülkesine karşı işlediği zulümlere ve cürümlere adı doğrudan karışmamıştır. Bu bakımdan yerel ve devletlerarası düzeyde kabulünün daha rahat ve daha kolay olması mümkündür. Bu yüzden Zeynelâbidin bin Ali’den boşalan makama onun geçmesi de olasılıklardan biridir. Ancak ister Kemal Mercan olsun, ister Kallal, isterse de Gannuşî, değişen sadece üslup olacaktır. Çünkü eksen de, zihniyet de aynıdır. Bu sebeple Tunusluların dikkatli hareket etmesi gerekir.

Tunus’ta meydana gelen olaylara bu pencereden bakmak gerekir. Meselenin daha net anlaşılması için Türkiye’den örnek verecek olursak, CHP’deki yönetim ve üslup değişikliğini gösterebiliriz. CHP, AKP iktidarı karşısında varlık gösterebilmek için yeni bir değişimi zorunlu görmüştür. Ancak CHP, Deniz Baykal gibi eski bir yüzle yenilenemeyeceği gibi, Önder Sav gibi bir zihniyetle de asla üslup değiştiremezdi. Bu sebeple AKP’nin daha fazla güçlenmemesi ve en azından tek başına iktidar olmaması için zoraki de olsa bir değişiklik gerçekleştirilmiş ve bu iki isim CHP’den uzaklaştırılmıştır. Bu minvalde Amerika’nın dünyada sahip olduğu konumundan rahatsız olan Avrupalı ülkeler de, mecburen de olsa hareket tarzlarını değiştirmek zorunda kalmışlardır. Tunus’ta Zeynelabidin bin Ali ile bu değişikliklerin olmayacağını ve kimsenin de buna inanmayacağını bildikleri için de oyuncusunu değiştirmişlerdir. 

Ancak medya tarafından “yasemin devrimi” olarak adlandırılan bu ayaklanma, sanki Avrupalılar tarafından kasıtlı olarak uzatılmakta ve olayların diğer komşu ülkelere sıçraması istenmektedir. Özellikle de Amerika’nın bölgedeki baş aktörü olan Mısır’a. Çünkü İngiltere ve Fransa gibi Avrupalı ülkeler, Mısır’ın bölgedeki ABD yanlısı siyasetinden oldukça rahatsızdır. Bölgeye baktığımız da “İsrail”den sonra en çok Amerikan yardımı alan ülkenin Mısır olduğu görülecektir. Zalim Mübarek’in yaşı ve durumu da, bu hamleleri cesaretlendirmektedir. Ayrıca Arap ülkelerinde oluşan bu doğal atmosferi değerlendirmek isteyen sömürgeci kâfirler; Yemen, Ürdün, Libya, Cezayir, Suudi Arabistan gibi ülkelerde hegemonya mücadelesine, karşılıklı olarak devam edeceklerdir. 

Tüm bu üslup değişiklikleri sorunlara çözüm getirmeyeceği gibi, Kapitalizmin ister diktatör, isterse ılımlı siyaset güden yönetim anlayışları, asla insanlara refah sağlamayacaktır. O yüzden de bu yönetimlerin hepsi bir gün yıkılmaya mahkûmdurlar. Türlü oyun ve hilelerle, halklarını sokaklara dökerek, yapay çatışma ortamları oluşturarak hâkimiyetlerini pekiştirmeye çalışan bu yöneticiler, çok yakında gerçek bir inkılâpla karşı karşıya kalacaklardır. Gün gelecek eskiden olduğu gibi bu coğrafyalar tekrar İslam nizamı ile şereflenecek, huzura ve refaha kavuşacaklardır. Allah’ın izni ile örümcek ağı misali olan bu diktatör rejimler yıkılacaktır ve o günler Allah’ın izniyle çok yakındır… 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz