MODERNİZM, İSLAM’I BÂTILA UYARLAMA PROJESİDİR

Cahit Toprak

1789 Fransız İhtilali ve akabinde gerçekleşen Sanayi Devrimi, Avrupa’da farklı fikir akımları doğurmuş ve Avrupa’yı ekonomik gelişmişlik düzeyine çıkarmıştır. O dönemde meydana gelen Rönesans hareketleri, insanı tanrının boyunduruğundan çıkarıp özgürleştirirken, Reform hareketleri de Avrupa halklarının dini öcü olarak görmelerine, Katolik Hıristiyan din anlayışına ve kralların despotik “tanrı adına” zulüm yapma keyiflerini de akim bırakmıştır. Ardından bir isyan ateşi yakılmış, dahası liberal bir yaklaşımın doğmasına ve aklın hâkimiyetine götürecek bir yol haritası belirlenmiştir. Akabinde kralların otoritesini tasfiye etme çalışması başlamış ve 19. Yüzyıla damgasını vuracak bir liberal demokratik görünüme kavuşturulmuştur. 

Osmanlı’da ise Arapçanın ihmali ve yeni meselelere İslamî çözümlerin istinbat edildiği içtihat mekanizmasının gereği gibi kullanılmaması, Avrupa’ya nazaran bir adım geride durulmasına ve onların gelişmişlik düzeyine yetişilememesine sebep olmuştur. İşte tam da bu noktada, İslamî Ümmet’in âlimleri, Müslümanların düştüğü bu vahim durumdan kurtulması için çareler aramış ve ne yazık ki sömürgeci kâfirlerin altın tabaklarla sunduğu menhus ecnebi fikirleri, derman olsun diye yarasına basmaya başlamıştır.

Kapitalizmi benimsemiş olan dönemin sömürgeci kâfir devletleri, daha da ileri giderek “madem istiyorsunuz, o halde kazanmak için daha çok çalışmalısınız” diyecek kadar da ukalalaşmıştır. Dönemin Batı kültürünün etkisinde kalmış kanaat önderleri ve âlimleri ise; İslamî kalkınma için Müslümanların da Avrupalılar gibi dinin katı tahakkümünden kurtulması gerektiğini, dinin tutucu ve katı tahakkümünden kurtulunması sayesinde aklın, “fikir” üretebildiğini, bu sayede teknolojik buluşlar yaptığını, aklın öncülleşmesi sayesinde kendisi hakkında en doğru kararı verebildiğini, dahası özgürleşebildiğini, taklitçilikten kurtulabildiğini ve kalkınabildiğini iddia ederek, bu fasit düşüncelerini İslamî Ümmet’e de anlatmaya ve tüm bunlara ikna etmeye çalıştılar. 

Bu mana ekseninde sömürgeci kâfirlerin allayıp-pullayıp Ümmet’e sundukları, yerli destekleyicilerinin de yardımıyla İslamî Ümmet’e benimsetmeye çalıştıkları en önemli kavramlardan biri, modernizm kavramı olmuştur. Modernizmin savunucuları, “akıl, hüküm koyucu olabilir mi? Taklitten kurtulmak mümkün olabilir mi? Zamanın değişimi ve gelişimiyle hükümler farklılaşabilir mi?” gibi sorulara buldukları aklî çıkarımlarla Ümmet’i ikna etmeye başlamış ve hâlihazırdaki temsilcileriyle halen de bunu devam ettirmektedirler. Hatta şu günlerde büyük kentlerin meydanlarında, “Akıl mı? Vahiy mi?” başlıklı dergiler dağıtmaktadırlar. 

Modernistler tarafından meşru gösterilmeye çalışılan bu düşüncenin dayandırılmaya çalışıldığı ama asla sağlam bir yer bulamayacağı iddiaları ise şunlardır: 

  1. “İslam milleti (kale alınmayacak bir azınlık dışında) ittifak etmiştir ki, akıl ve nakil çatıştığında, aklın delaleti esas alınır.” (Muhammed Abduh, el-A’mâlu’l-Kâmile, III, 301) 

Bu iddia, aklın ve naklin çatışma halinde olduğu kanaatini oluşturur ki, bu tamamen yanlıştır. Eğer aklın ve naklin faaliyet alanları aynı olsaydı, çatışma doğal olurdu. Ancak nakil, müçtehidin şer’î hükümleri istinbat kaynağı iken, akıl bu hükümleri anlama, hikmetlerini düşünme mecrasıdır. Akıl, yaratıcı ve müdebbir olan Allah Celle Celalehû’yu bularak, O’nunla bağını kurma vesilesiyken, nakil ise, bağını kurduğu Yaratıcının, kulun fili ile alakalı hitabının ta kendisidir. Kul, acizliğini hissedip kendinden daha güçlü bir yaratıcı arayışına girdiğinde aklıyla tefekkür edip yaratıcının bir ve düzen koyucu olduğunu kavrar. İşte akılla idrak edilen yaratıcı, gerek kulun akidesiyle alakalı (Cennet, Cehennem gibi) gerek kulun fiilleriyle alakalı (namaz, oruç gibi) hitabı devreye girer ki bu, vahiydir. Hâsılı “aklın delaleti esas alınır” sözü sadece Akide için, dahası Akide’nin Yaratıcıya götürecek aklî muhakemede delaleti esastır. Yoksa Yaratıcının talep ettiği fiilin husn mü, kubh mu, olduğuna karar vermek için değil. Şer’î açıdan mesele irdelendiğinde ise durum iddia sahibi açısından daha da vahim hale gelmektedir. Ahzab Suresi 36. ayette Rabbimiz, وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا “Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” buyurmamış olsaydı, yine Nisa suresi 59. ayetinde

فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ

“Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve Ahiret Günü’ne gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.” buyurmamış olsaydı, iddia sahibinin ‘aklın delaleti esas alınır’ sözüne itibar edilebilirdi.

  1. Kur’an’ın tarihsel süreç içinde belli toplumlarda farklı uygulanabileceğini ileri süren bir başka modernist yazar kitabında şu ifadelere yer vermektedir: 

“Kur’an’da az sayıdaki “yasama ile ilgili” ayetler de Arap toplumunun örfü ve tatbikata ilişkin kuralları ile bağlantısı içinde doğmuştu.” (Fazlu’r-Rahman, İslam, 99) 

Oysa bu ifadeler Arap toplumunun örfü ve gelenekleri incelendiği zaman, Kur’an’ın Arap toplumunun yapısıyla alakalı ayetleri incelendiği zaman hiç de ifade edildiği şekilde olmadığı açığa çıkar. Mesela;

  1. Arabistan’da insanların genel ahlâkının bozulmuş olması nedeniyle fuhşun her çeşidi yaygındı. Kadın hamile kalıp çocuk doğurunca, çocuğunun kime ait olduğunu söylerse, o kişi çocuğun babası olurdu. Bu yaşam tarzı cahiliye döneminde Arapların örfündendi. Oysa bu gelenek, Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلاَ مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ “Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir…” (el-Mâide 5) buyruğu ile kaldırılmamış olsaydı ve yine وَلاَ تَقْرَبُواْ الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاء سَبِيلاً “Zinaya yaklaşmayın gerçekten o ‘çirkin bir hayâsızlık’ ve kötü bir yoldur.” (el-İsrâ 32) buyruğu ile hayâsızlık ve çirkin bir fiil olarak tarif edilmeseydi, bu örfe alışmış olan Araplar bu hükümlerden sonra da aynı fiilleri işler, onlardan uzaklaşmazlardı. İşte o zaman yasama ile örfü doğru orantılı olarak ilişkilendirmekte haklı olunabilirdi.

  2. Müşrik Araplar arasında yaygın olan batıl inançlardan biri, hac niyetiyle ihram giydikten sonra, evlerine kapılardan değil arka kapıdan, pencereden veya duvarı atlayarak girmeleriydi. Arap’lar, ayrıca hac yolculuğundan sonra evlerine döndükleri zaman da ana kapıyı kullanamazlardı. İşte bu örf, eğer ki Rabbimizin, وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوْاْ الْبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى وَأْتُواْ الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır. Evlere kapılarından girin, Allah’tan korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (el-Bakara 189) ayet-i celilesiyle kaldırılmamış olsaydı, yasamaya ilişkin hükümlerin toplumun örfüyle iç içe olduğu ve dahi örfünden kaynaklandığı fikri doğru olabilirdi.

  3. Cahiliyye döneminde kan davası, Arapların en önemli özelliklerinden biriydi. Bir aile veya kabile, kendi fertlerinden biri veya birden fazlasının öldürülmesinin bedelini takdir ettikleri ölçüde alırlardı. Yani bir insanın kanı ne kadar kıymetliyse, o kadar bedeli alınırdı. Bazen bir kişinin canı daha değerli sayılırdı ve karşılığında tek bir can alınması yetmezdi. O kadar ki, bir kabile reisi veya ileri geleni öldürülmüşse, öldüren kabile veya aileden 5-10 kişi, hatta yüzlercesi öldürülürdü. Bu Araplardaki yaygın örf şayet Rabbimizin, وَمَن قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهِ سُلْطَانًا فَلاَ يُسْرِف فِّي الْقَتْلِ “Kim mazlum olarak öldürülürse biz onun velisine (mirasçısına öldürülenin hakkını talep hususunda) bir yetki vermişizdir. O da öldürmede ileri gitmesin.” (el-İsrâ 33) ayeti olmasaydı ve yine “Her kimin bir yakını öldürülür ise o, iki hayırlı şeyden birisini yapmakta serbesttir. Ya fidye alır ya da (kısas gereği onu) öldürür.” İbni Mace hadisinde olduğu gibi kısası tek kişi ile sınırlandıran nasları olmasaydı, iddia sahibi haklı olurdu.

  4. Mekke de kız çocuklarını diri diri gömen Arapların bu örfleri Rabbimizin, وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلاَدَكُم مِّنْ إمْلاَقٍ نَّحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ “...Fakirlik yüzünden evlatlarınızı öldürmeyin. Sizin de, onların da rızkınızı biz veririz” (el-En’am 151) ayeti inmemiş olsaydı ve Araplar bu örflerini terk etmemiş olsaydı iddia sahibi haklı olmuş olurdu.

  1. Modernistler, Müslümanların bir müçtehidin mukallidi olmasını da eleştirerek, ”Çünkü kesinlikle bilinmektedir ki, Hıristiyanlar ve Yahudiler haham ve rahiplerine ibadet etmemekte, ancak onlara itaat ederek onların haram kıldıklarını haram, helal kıldıklarını da helal kabul etmektedirler. Bu Ümmet’in mukallid kesiminin yaptığı da budur. Hatta onlar, hahamlarını ve rahiplerini Rabb edinen Yahudi ve Hristiyanlara, yumurtanın yumurtaya, hurmanın hurmaya ve suyun suya benzemesinden daha fazla benzemektedirler…” (eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, II, 403-4) sözünü delil getirmektedirler. Ancak yanıldıkları nokta şudur; eğer taklit edilenler kendi hevalarına göre hüküm koymuş olsalardı yani hükmü açığa çıkarırken edille-i şeriye olan Kur’an, Sünnet, Sahabe’nin icması ve şer’î illete bağlı şer’î kıyas esaslarına bağlı olunmamış olsaydı haham ve rahipleri ilah edinmek mesabesinde olan taklit, körü körüne taklit ve haram bir taklit olurdu. Oysaki mümin, iman edeceği akide ile alakalı ve amel edeceği şer’î hükümlerle alakalı hususlarda nasslarla kayıtlıdır. Bu hususlarda haddi aştığında ise baği hükmüne girer. İslam müminden özgür olmasını değil, Rabbine kulluk vazifesini yapmasını talep etmektedir. Bu taleple karşı karşıya kalan kul ise, Rabbinden kendisine indirilen vahyi anlamak durumundadır. Müslümanlar nasslardan hüküm çıkaracak yetide olmuş olsaydı, zaten müçtehid olurdu. Ancak bu yetiye sahip değilse bir müçtehidi taklit etmesi kaçınılmaz olmaktadır. Zaten nasslar da dediğimiz hususu desteklemektedir. Rabbimiz, فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (en-Nahl 43) yine Allah Rasulü “Madem bilmiyorlardı niye sormadılar? Şüphe yok ki, cehaletin şifası sormaktır.” (Ebu Davud) yine Allah kime hayır dilerse, onu dinde fakih yapar.” (Buharî, Kitabu’l-İlm) hadisi dediğimiz hususu desteklemektedir. Zaten vakıası gereği de anlama ancak vukufiyet ile gerçekleşmektedir.

  2. Bir başka iddia da, Allah’ın mümin için kolaylık dilediği, zorluk dilemediğidir. Bunu da Mecelle’deki “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz”, “Âdet muhakkemdir”, gibi kaidelere dayandırarak, zamanın değişmesiyle ihtiyaçların ve hükümlerin değişebileceğini ve Müslümanın geleneksel olarak yapa geldikleri amellerinin zamana ve mekana göre değişebileceğini ve dahi İslam’ın kolaylık dini olduğunu söylediler. Mecelle’deki bu kaidelerin amellerde esas kılınması gerektiği, ancak kesin nasslarla belirtilmemiş ve Müslümanların tercihine bırakılmış olan meşru seçenekler hakkında kolaylık ilkesinin işletilmesi gerektiğini söylediler. Bu iddiayı ispat etmek için de, يُرِيدُ اللّهُ أَن يُخَفِّفَ عَنكُمْ وَخُلِقَ الإِنسَانُ ضَعِيفًا “Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (en-Nisa 28) gibi ayetleri de delil olarak kullandılar. Bu iddiaya cevap ise şöyledir:

Öncelikle “Ezmânın tegayyürü” yani “zamanın değişmesi” ile “ahkamın tebeddülü” yani hükümlerin değişmesi inkar olunamaz ifadesi, hem vakıayla hem de şer’î hükümlerle çelişmektedir. Şöyle ki; hükümlerin değişkenliği zamanın değişmesine bağlı kılındığı için hata yapıldı. Çünkü hükümler insanın fiilleri hakkında inmiştir, zaman hakkında değil. “Hükümlerin değişmesi için zamanın değişmesi gerekir” diyerek cümleyi tersten okursak o zaman her bir dakika yahut her bir saat yahut her bir yıl yahut her bir asır için Rabbimizin Kitab-ı Kerimi’nde zaman belirterek “filan zamanda şu hükmüm geçerlidir, filan zamana eriştiğinizde ise şu hükmüm geçerlidir.” demesi icap ederdi. Bu ise vakıayla çelişmektedir. O zaman insan Rabbinden gayb hakkında bilgiler almış olur ve zamana göre de kendini hazırlardı. Bu kaidenin şer’î açıdan izahına gelince; Rabbimiz, وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” (el-Maide 49) فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَن تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onun emrine (getirdiği dine) muhalefet edenler, kendisine musibet (sıkıntı) veya acıklı bir azabın gelip çatmasından sakınsınlar.” (en-Nur 63) diye buyurmaktadır. Yine Allah Rasulü, Kim bizim bu emrimizde (dinimizde) olmayanı (dindendir diye) icad ederse, o reddolunur. (Muslim, Akdiyye) diyerek hükümlerin ancak Allah ve Rasulü’nden alınması gerektiğini ifade etmektedir. “Âdet muhakkemdir” sözü ise âdetlerin hükmün kaynağı olduğunu salık verilmektedir ki, bu da batıldır; yukarıda izahını yapmaya çalışmıştık. 

“Kesin nasslarla belirtilmemiş ve Müslümanların tercihine bırakılmış olan meşru seçenekler” derken de “mubah” hükmünün kastedildiği aşikardır. Yani onlara göre mubah; Allah’ın hükmünü naslarda belirtmediği daha doğrusu hakkında hükmün olmadığı alandır. İşte tam da bu noktadan yaklaşarak “kolaylık” ilkesini “mübahlık” hükmüyle bitiştirerek güya Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hakkında hükmünün olmadığı alanlarda Müslümanlara kolaylık tanıdığı düşüncesi salık verilmektedir. Oysaki bir şeyin mubah olabilmesi için onun mubah olduğuna dair Şari’in hitabını gösteren bir şer’î delilin bulunması mutlaka lazımdır. “hakkında haram kılıcı delil olmadıkça, eşyada asıl olan mubahlıktır” şer’î kaidesi gereği delil aranmayan mubahlığın sadece eşya hakkında olması gerekirken insanın fiillerini de kapsamına alacak şekilde genişletmeleri de ayrı bir handikaptır. Şu, “deliller” dediğimiz hususu netleştirmektedir. Rabbimizin, (İhramdan) çıkınca avlanınız.” (el-Maide 2) yine “Namaz kılınca, dağılın.” (el-Cuma 10) buyrukları gibi. Yani illaki hakkında bir nass varit olması gerekir. Hâsılı gerçek anlamda Rabbe iman etmiş bir kul, ihlas ile samimiyet ile Rabbine iltica eden bir kul, Rabbinden gelen bütün emir ve yasakları kendisine kolay gelir, kolaycılığa(!) kaçmaz. 

  1. Modernistlerin en çok Sünnet hakkında ileri-geri konuştukları gözlemlenmiştir. Sünnet’in bağlayıcılığı hakkında, Kur’an’ın “herşeyi açıklayıcı” (en-Nahl 89) olduğunu “hiçbir şeyi eksik bırakmadığı” (el-En’âm 38), “ihtilafları açıklamak için” (en-Nahl 64) gönderildiği, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bile “Kur’an’dan başka hakem aramadığı” (el-En’âm 114) gibi hususları anlatan ayetlerin, Kur’an dururken Sünnet’e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğu şeklindedir. Bu iddia, Modernistlerin en çok dillerine pelesenk yaptıkları hususlardan biridir. Acaba Rabbimizin, كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden/arındıran, size Kitabı ve hikmeti öğreten ve bilmediklerinizi size öğreten bir Rasul gönderdik.” (el-Bakara 151) ayetindeki hikmetin manasını anlamışlar mı? Yahut Kur’an’ın ayetlerini açıklarken kendi sözlerini hikmetli söz olarak mı telakki etmektedirler. Acaba Rabbimizin, بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ “İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da zikri/risaleti indirdik.” (en-Nahl 44) buyruğunda olduğu üzere Rasul’ün açıklamalarını yeterli bulmamışlar mı? Acaba Rabbimizin, وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا “Rasul size ne verdiyse onu alın, size neden nehy etti ise ondan sakının.” (el-Haşr 7) buyruğunda olduğu üzere acaba sakındırmayı sadece Kur’an-ı Zişan ile mi sınırlandırmışlar. Rasul’ün Sünneti’ni bir an bile olsa bir kenara bıraktığımızı farz etsek, namazımızı nasıl kılacak, haccımızı nasıl ifa edeceğiz ve yiyecek-giyecek vs. ile ilgili pek çok unsurlarla ilgili helal-haramlar neye göre belirlenecek? O halde Modernistlerin bu iddiası, cevaplandırılmaya dahi ihtiyacı olmayan kelimeler toplamından başka bir şey değildir.

Böylelikle Modernistlerin göze çarpan belli başlı iddialarını incelemeye çalıştık. Ancak şu hususun bilinmesi elzemdir ki, o da; bu iddia sahiplerinin çoğunun vefat etmiş olmalarına rağmen, iddialarının İslamî mefhumlar açısından kıymeti haiz olmadıkları bilinmesine rağmen, Batılı Müşteşriklerce desteklenerek İslamî Ümmet’in evlatlarının İslamî değerleri ihmaline ve dahi terk etmelerine sebep olduğu bilinmesine rağmen ısrarla kitapları, tozlu raflardan indirilerek yeniden defaatle yorumlanıp pazarlanmaktadır. 

Bu tespitin izlerini, Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem “…bir kimsenin kanı(nın akıtılması) şu üç hal dışında helal değildir: Zina eden dul, (öldürdüğü bir) cana can ve cemaattan (İslâm’dan) ayrılarak dinini terk eden kimse.(Buharî, Diyat) buyurduğu halde aklı bir çıkarımla “Eğer dininden dönen, din değiştiren kimse bu yüzden öldürülseydi; yani din değiştirmenin cezası idam olsaydı, o zaman dinde zorlama olurdu. (Hayrettin Karaman, “İrtidad’ın Cezası Ölüm müdür?” isimli makale) sorgulama yapan anlayışta görmek mümkündür. Yine aynı anlayış, Allah Subhanehu Teâlâ’nın farz kılmış olduğu şer’î hükümlerden bir hüküm olan Hilafet hakkında aklî yorumlar yaparak şu cümleleri kullanmakta da bir beis görmemektedir: “…Böyle yapmaz da önce “hilafet, islam devleti vb.” derlerse İslam’a ve Müslümanlara zarar verirler.” (Hayrettin Karaman, “İslam Devleti ve Hilafet” isimli makale)

Son olarak, şunu ifade etmekte fayda vardır: İslamî kesimin, Modernistler ve Gelenekçiler diye sınıflara bölündüğü müşahede edilmektedir. Bu durum, Müslümanlar açısından çok tehlikeli olmakla birlikte, Müslümanların esasî uyanışına vesile olacak olan, vahdetini vakıasıyla hissettirecek olan, yeniden eski izzetli günlerine kavuşturacak olan Raşidî Hilafet Devleti’ni kurma farziyetinden de uzaklaştırmakta, onları bölmekte ve zayıf bırakmaktadır. Müslümanların bu süreçte siyasî ferasete sahip olmaları elzem bir durumdur. 

 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz