AMERİKA ÖLDÜ! SÜLEYMAN ALEYHİ’S-SELAM’IN CİNLERİ GİBİ OLMAYIN!

Ahmet Sadık Altınel

Şu anda Obama’nın baş danışmanlığını yürüten eski ABD Millî Güvenlik Sekreteri Zibigniev Brzezinski, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından 1994 yılında çıkan “Kontrolden Çıkmış Dünya” adlı kitabında bir süper güç olarak Amerika’nın bu konumunu dört şeye borçlu olduğunu söylüyordu. Brizezinski, Amerika’yı süper güç yapan bu dört unsuru şu şekilde sıralamaktadır: 

  1. Küresel ideolojik ve kültürel çekicilik 

  2. Küresel ekonomik dinamiklik 

  3. Küresel askerî erişim 

  4. Küresel politik güç. 

  1. Küresel İdeolojik ve Kültürel Çekicilik:

Evet, kısmî olarak gerçekliğini göz ardı edemeyeceğimiz bu durum kendilerini Batılı Kapitalist uygarlık ailesinden kabul eden bir avuç muktedir azınlığın, yıllardır Batılı kültür ve değerlerini toplumlarına aşılamaları; eğitim sistemlerini tamamen laik paradigma üzerinde şekillendirmeleri, kitle iletişim araçları, yaygın ve örgün eğitim kurumları aracılığıyla Batılı kültürü İslam Ümmeti’nin evlatlarının temiz dimağlarına zerk etmeleri sonucunda çok yüzeysel ve yapay bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Lakin “Köpük, havaya uçup gider” ayetinin beyan ettiği gibi; dalgaların kıyıya vurduğunda çıkardığı köpüğün dalga çekilirken hemencecik kayboluşu gibi yalan ve karartmalarla oluşturulmuş bu büyüleyici illüzyonist sahte uygarlığın çehresi sıyrılınca gerçek ortaya çıkmıştır. 

Bakın, Kapitalist kültürün dünya çapında çekiciliğinden söz eden Brizezinski, adı geçen eserinde Batılı kültürün içler acısı halini nasıl değerlendirmektedir: 

“…şiddet olaylarını gündelik hale getiren televizyon ve film kültürü, uygar ülkeler içinde ABD’yi en yüksek cinayet oranına ulaştırmıştır. Televizyon, eğlendirme adı altında cinsellik ve şiddet sergileyip izleyicilerde ihtiyaçlarını anında karşılama duygularını körüklemektedir. Televizyon eğlencelerinde hatta haberlerde, yenilik adına gerçekler magazinleştirilerek sınır aşılmış, her türlü ahlâkî değerden soyutlanmış ve gayr-ı meşru münasebetler normal, hatta arzulanır bir tavır olarak sunulmuştur. Modern toplumlarda tüketimi zorunluluk haline getirilen popüler kültür, uyandırılmış taleplere göre biçimlendirilir. Maddî temeller üzerine inşa edilen bu yeni dünyanın, “meta kültürü”nü kullanmaya yönlendirilen insan, “kullan-at” kültürünün âleti olmaktan kurtulamamıştır. Bütün bunların sebebi, televizyonların popüler kültür öğelerinin en büyük pazarlayıcısı olmasıdır. Bu sayede gelir düzeyi ne olursa olsun, hangi ülkede yaşarsa yaşasın insanların çok büyük bir kısmı blucin giymektedir. Müziğin sanat değeri ilgililerce tartışıladursun, herkes televizyonların empoze ettiği şarkıları dinlemekte, cola içmektedir. Popüler kültür, her şeyi birbiriyle karıştırır, homojenleştirir Bu sebeple popüler kültürün yayılması, sadece genel bir kültürsüzleştirme tehlikesi meydana getirmez, hâkim güçlerin ideolojilerine göre yönlendirildiği için aynı zamanda totalitarizme hizmet eder. Hâlbuki “Kültür, bir milletin kendine has çizgide gelişip yükselmesinde sık sık başvuracağı önemli bir kaynaktır. Millet hayatının hayat ve istikametiyle, kültür kaynaklarının duruluğu arasında her zaman sıkı bir münasebet mevcuttur. Başka milletlerin kültür ve medeniyetleri ile güya gerdeğe girip, kendi varlık ve bekasını devam ettirmeye çalışan toplumlar, dallarına başkalarına ait meyveler takılmış ağaçlar gibidirler ki, hem gülünç, hem de aldatıcıdırlar.”

Bundan dolayı sözü edilen kültürel çekicilik hiçbir zaman İslam Ümmeti’nin kahir ekseriyetinin seküler, laik temellere dayanan Batılı dünya görüşünü ideolojik manada içselleştirmesi, benimsemesi şeklinde değil, sadece Batılı kimi markaların ürettiklerini tüketmesi, onun sanatı ve modasını taklit etmesi şeklinde tezahür etmiştir. Yoksa İslam Ümmeti bu dönem içinde kendisini yönetenlerin düşündüğü gibi Kapitalizm’i bir dünya görüşü olarak benimsemiş değildi. Ümmet’i tarihinden, Akidesi’nden, kendi kültürel kodlarından koparan, onu kah Doğu Bloğu ideolojisi Komünizm’in kah Batı Bloğu ideolojisi Kapitalizm’in politikalarına angaje edenler, hep Müslüman beldelerdeki derin yapılar, Batılı paradigmayı benimsemiş “siyasetçi, aydın ve entelektüeller” olmuştur. 

Bu söylediklerimizi teyit eder nitelikte, hem de Batılı bir ağızdan çok ilginç bir değerlendirmeyi burada paylaşmak istiyorum. Francis Robinson, Kitap Yayınları’ndan çıkan “İslam Ülkeleri Tarihi” adlı eserinin giriş bölümünde bakın bu gerçeği nasıl teslim ediyor: 

“Müslümanlar bin yıl boyunca Avrupa’yla fazla ilgilenmediler; ne Avrupa’nın dillerini öğrenmek ne de bu ülkeleri gezmek istediler. Avrupa’da kendilerine hiçbir değer veremeyecek daha düşük bir uygarlık olduğuna inanıyorlardı. Müslümanlar Avrupa ile ilgilendikleri kadarıyla yaklaşımlarında şu eğilimler egemendi: Avrupalılar, Hıristiyan olarak “Ehli Kitap”, yani Allah’ın bilgi bahşettiği insanlardı; ama aynı zamanda Allah’ın mesajını yanlış anlamış insanlar, yani kâfirlerdi. Gerek konuşmalarda gerek resmî belgelerde onlardan kâfirler olarak söz edilir, çoğu kez buna birde beddua eklenirdi; pistiler: Bir Müslüman, orta çağda Frenkler için yılda en fazla iki kez yıkanıp paklanırlar, giysileri de üzerine giydikten sonra yırtılıp parçalanıncaya kadar yıkamazlar” yorumunu yapıyordu.”

Robinson, İslam dünyasında seçkin yönetici ve aydın elitin öncülüğünde Batı’ya ilk ilginin 19. yüzyılda, o da Batı’nın daha çok sanayi ve askerî gücüne iç geçirme ile başlayan bir hayranlık olduğunu, bu iç geçirmenin çok geçmeden öfke duyguları ile yer değiştirdiğini aktarıyor. “Batılı güçlerin, Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgal ile başlayan ve İngilizlerin I. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’u (Payitahtı) işgaline kadar İslam dünyasındaki her kazanımları Müslümanların ruhlarındaki öfkeyi derinleştirdi.” 

İslam Beldelerinde Batılı kültür ve yaşam biçimine yönelik ilginin bir avuç seçkin ve işbirlikçi azınlık tarafından yukarıdan aşağıya zorla ve yapay biçimde oluşturulmuş bir ilgi olduğu tezimizi Robinson’un şu sözleri açık bir biçimde ortaya koyuyor: 

20. yüzyılda daha karmaşık yaklaşımlar gelişti. Laik Müslüman yöneticiler, devlet ve toplumu kendi ayakları üzerinde durabilecek güce ulaştırmak için Batı’nın yöntemlerini taklit etmişlerdir. Bu, aşırıya götürüldüğünde Batılı yaşam biçiminin zorla benimsetilmesi anlamına gelebilmektedir. Örneğin çağdaş Türkiye’nin kurucusu Atatürk 1927 yılında TBMM’de şunları söylüyordu:

“Beyler ulusumuzun kafasında bir cehalet, gaflet, taassup, ilerleme ve medeniyet düşmanlığı olarak duran fesi kaldırmak, bunun yerine tüm medenî dünyanın giydiği şapkayı getirmek, böylece Türk ulusunun gerek düşünce, gerekse tüm medenî yönlerden diğer toplumlara ters düşmediğini göstermek zorundayız.”

Evet, Batılı bir giyim modeli olarak şapka için başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere Ümmet’in kıymetli alimlerinden nicelerinin dar ağaçlarında sallandırıldıklarını ve böylece baskı ve jakoben yöntemlerle tefessüh etmiş kültürün zorla benimsetilmeye çalışıldığını hepimiz biliyoruz. 

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُواْ إِلَى الصَّلاَةِ قَامُواْ كُسَالَى يُرَآؤُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّهَ إِلاَّ قَلِيلاً مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لاَ إِلَى هَؤُلاء وَلاَ إِلَى هَؤُلاء وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً

“Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı pek az anarlar. İki taraf arasında yalpalarlar. Ne bu tarafa ve ne de o tarafa yar olurlar.” (en-Nisa 142, 143) 

Biz tekrar konumuza dönecek olursak, kısaca şunu söylemek isteriz ki; zaten yapay bir şekilde, bin-bir baskı, dayatma ve entrika ile benimsetilmeye çalışılan bu kültür, artık İslam Ümmeti’nin nezdinde çekiciliğini yitirmiştir. Ümmet’in beldelerinde işbirlikçi yöneticilerin her türlü allama ve pullama çabalarına rağmen Batılı yaşam modeli ve kültürü artık düşünce sahibi her Müslüman’ın burun kemiklerini sızlatacak kadar derin bir öfke uyandırmaktadır. Demek ki Amerikan’ın süper güç konumunu borçlu olduğu unsurlardan biri olan kültürel ve ideolojik çekicilik yerini, Amerika şahsında Kapitalist ideolojiye düşmanlığa bırakmıştır. Bunu en güzel şekilde “Tercih” adlı en son kitabında yine Brzezinski, “Amerika, 1,2 milyar insanının çoğunun Amerika’yı amansız bir düşman olarak gördüğü İslam dünyası ile uzun dönemli ilişkilerini yapıcı bir şekilde idare edebilir mi?” sorusunu sorarak ifade etmiş oluyor. Brzezinski’nin sözünü ettiği düşmanca yaklaşımın ötesinde İslam Ümmeti artık kendi kültürüne ve İslam Akidesi’nden türemiş olan çözümlere güven tazelemekte dahası onun hayata hâkim olacağı günü özlemle beklemektedir. 

2. Küresel Ekonomik Dinamiklik:

II. Dünya Savaşı’ndan sonra aktif bir şekilde dünya siyasî sahnesine giren Amerika’nın ekonomisi de SOS vermektedir. Bugün Amerika, dünyanın en fazla borçlu olan ülkesidir. Üç milyondan fazla evsiz-barksız vatandaşı vardır. Dönemsel olarak krizlerle baş etmek zorunda kalan, kırılgan Kapitalist ekonomisi ile Amerika halen, geçtiğimiz yıllarda patlak veren yeni bir ekonomik krizle boğuşmaktadır. Burada derinlemesine ekonomik tahliller yapacak değilim. Bu benim uzmanı olmadığım alan değildir. Yalnız bu son küresel kriz Amerika’da ilk defa patlak verdiğinde dikkatimi çeken çok çarpıcı bir şeyi sizlerle paylaşmak isterim. Başkan Bush krizle baş etmek için batan banka ve kimi küresel şirketleri devlet uhdesine almak istediğinde ve bunun için gerekli olan 800 milyar dolarlık maliyetin üstlenilmesi için Amerikan Senatosu’na teklif sunduğunda, Amerikan toplumu ayağa kalkmıştı. Bunun üzerine Başkan Bush, dikkatlerden kaçan ve maalesef bizim basınımızda hiç de üzerinde durulmayan fakat bence çok çarpıcı olan bir şey söyledi: 

“Beyler, bütün dünya halklarının gözü önünde Kapitalist İdeolojinin tartışılır olmasına göz yumamayız.” İşte bu söz, bence Kapitalist sömürü uygarlığının bittiği yerdir. Brzezinki’nin sözünü ettiği küresel ekonomik dinamiklik tezi de artık geçerliliğini yitirmiştir. 

Geçenlerde yabancı bir ekonomi dergisi, dünyanın ilk 1000 zengini diye bir liste yayınlamıştı. Bu listede 60 tane Türk zengin de yer alıyordu. Dünyanın ilk 1000 zengininin toplam servetleri veriliyordu, bu haberde. Acaba bu kan emici komprodorların toplam servetleri ne kadardır sizce. Sıkı durun, 55 trilyon dolar. Dikkat ediniz bu sadece ilk 1000 zenginin toplam serveti. Ya ilk 2000’i, 5000’i ya da 10.000’i işin içine kattığımızda, sadece belirli ellerde toplanan sermayenin tutarının ne ölçülere varacağını tahmin etmek bile güçtür. Bu rakamlarla dünyada beslenme, barınma, eğitim, sağlık, vs. kısaca temel insanî ihtiyaçlarını temin edememiş kimse kalır mı? Necip Fazıl Kısakürek’in bir benzetmesi aklıma geliyor. Üstat şöyle der: 

“Dokuz kişiye bir pul, bir kişiye dokuz pul/Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.” Yani ortada bir ekmek var, on dilime bölüyorsunuz, bir kişinin önüne dokuz dilim, dokuz kişinin önüne de bir dilim ekmek koyuyorsunuz ve “nasıl doyarsanız doyun”, diyorsunuz. İşte bu taksimi ancak aynaya bakmasa gözündeki çapağı görmekten aciz, sınırlı ve eksik olan insan aklının ürettiği Kapitalist sömürgeci ekonomi yapabilir!

Beni dehşete düşüren bir diğer husus, ilk 1000 zenginin bu devasa boyuttaki servetlerini kazandıkları alanlara baktığımda, bunların ağırlıklı olarak enerji alanları olması oldu. Hâlbuki İslam’ın enerji ya da genel anlamda tükenmeyen maden veya kaynaklara ilişkin siyaseti; onların insanlığın ortak malı olduğu, asla özelleştirilemeyeceği, devlet tarafından işletilerek gelirlerinin toplumun refahını temin etmek üzere kamu yararına kullanılabileceği şeklindedir. 

Öyle ya, bir düşünelim. Bilim adamları big bang’den bu yana dünyanın yaklaşık 5 milyar yılı geride bıraktığını söylüyor. Yani evren bir gaz bulutuydu ve (tabii ki, en ince detayına kadar Rabbimizin belirlediği bir planlamayla) patlamayla var edildi. Bu varoluşta yerin sakladığı, ama insanlığın bilim ve teknolojiyi geliştirmesi ile ortaya çıkarabileceği petrol, doğalgaz, vs. binlerce maden de var edildi. Şimdi soruyorum: Oluşumunda ve üretiminde insanoğlunun hiçbir katkısı olmamışken insanlığın ortak servetleri olan bu zenginlikleri kim ne hakla bireysel mülkiyete devredebilir? İşte Kapitalizm’in yaptığı budur. İnsanlığa kastı olan “cin/hin” fikirli birisi çıkmış, doğal kaynakları insanlığın kahir ekseriyetinin istifadesinden mahrum eden liberal bir sistem geliştirmiş. 

Bu ekonomi sisteminin insanlığa hayır getirmeyeceği gayet açıktır. Sadece bu açıdan bakıldığında dahi İslam’ın ekonomi modelinin insanlığın insanca yaşayabilmesi için yegâne doğru çözümler getirdiğini anlamak mümkündür. Dolayısıyla bu açıdan da İslam Ümmeti kendi Akidesi’nden çıkan çözümlere, ideal ekonomi modeline güven tazelemekte ve hatta bu ekonomi modelini hayata tatbik edecek siyasal bir erk’in/İslam Devletinin varlık sahnesine çıkmasını dört gözle beklemektedir. 

3. Küresel Askerî Erişim:

Brzezinski, bugün Amerikan’ın 100’ün üzerinde askerî üssünün, dünyanın önemli denizlerinde güçlü donanmalarının olduğundan ve her an, istediğinde 100.000 kişilik askerî bir birliği istediği noktaya sevk edebilecek hareket kabiliyetinin olduğundan söz ediyor. Evet, bu doğru olabilir. Lakin özellikle 11 Eylül hadiselerinden sonra İslam Beldelerine ilişkin siyasetini tamamen askerî politikalar temelinde geliştiren Amerika, kendince tehdit olarak algıladığı “İslam” gerçeği ile baş edebilmiş midir? Bunca gelişmiş ve donanımlı askerî gücü ile Irak’ta ve Afganistan’da son derece yetersiz koşullar içinde direnen mücahitlere karşı ne yapabilmiştir? Amerika Irak’tan çekilmek zorunda kalmadı mı? Üstelik bizler bu günlerde Amerikan ve İngiliz yetkili ağızlarından direnişçiler karşısında çaresizliklerini ve evet, yenilgilerini ifade eden demeçler işitiyoruz. Bunlardan en yakın tarihlerde basına yansımış olan haberlerden bir kaçı şöyledir: 

• İngiltere Savunma Bakanı Liam Fox, “Afganistan’da uzun süreli istikrar için askerî müdahalenin yeterli olmadığını, Taliban ile görüşülebileceğini” söyledi. 

• Richards, Sunday Telegraph gazetesine verdiği demeçte, “Öncelikle, militanları kesin bir bozguna uğratmak gerekli mi, bunu sormamız lazım. Bunun gereksiz olduğunu ve hiçbir zaman (bu hedefe) ulaşılamayacağını savunuyorum.” dedi. 

• Amerika’nın CBS Televiyonunda yayınlanan “60 Minutes” programına katılan ABD’li komutan John Hintz, gözyaşlarını tutamadı. Spikerin soruları karşısında çaresizliğini itiraf eden Hintz, Taliban saldırılarından bunaldığını söyledi. Sorumluluğu altındaki 300 kilometrelik bir alanın küçük bir bölümünü kontrol edebildiğini söyleyen John Hintz, kendisine 6 ay verilirse bir köyü geri alabileceğini iddia etti. Fakat spiker, “Bunu başaramazsınız aslında değil mi?” diye sorunca, “Evet” cevabı verdi. (www.pressmedya.com/haber_detay.asp?haberID=2793)

Üstelik Batı’nın bu çaresizliği, Ümmet’in coğrafyasını kalkanı ile koruyacak, işgalcilere karşı bütün gücünü seferber edecek güçlü bir Hilafet Devleti ve onun ölüme susamış askerî varlığından yoksun olduğu bir konjektürde yaşanmaktadır. Ya böylesine bir devlet olmuş olsaydı, Brzezinski’nin bu “Küresel askerî erişim” tezi çürüyecek, zira bu durumda Amerika, zaten kendisine süper güç olanaklarını verecek boyutlara varamayacak, zaten kendi kıtasından bile çıkamayacak, belki de kendi kıtasında bile rahat uyuyamayacaktı. 

4. Küresel Politik Üstünlük 

Brzezinski “küresel politik güç” derken; ülkesinin dünyanın sıcak coğrafyalarında; Ortadoğu ve geniş anlamda Avrasya’da diğer aktörlere nazaran daha avantajlı konuma sahip olduğunu ifade etmektedir. 

Amerika bu politik üstünlüğünü, halklarına ihanet içinde olan, onları köleleştiren, zenginliklerini sömüren, topraklarını Batılı askerî varlığın garnizonu haline getiren ve yıllardır kendilerine hiçbir hayrı dokunmamış olan bir avuç yönetici ve kanaat önderi; yazar-çizer, entel taifesine borçludur. Onların, Ümmet’in hayrına olanın Amerikan politikalarına angaje olmada olduğu noktasındaki olağanüstü çabalarına rağmen artık Ümmet, onların ikiyüzlü tavırlarını, kendilerine asla huzur ve refah getirmeyecek olan projelerini, zaten ezelden beri Batı’nın Doğu ile sadece onu ve kaynaklarını sömürmek için ilişki kurduğunu, bunu yaparken yerli devşirmeler icat ettiğini görmüştür. Zaten Amerika bu bölgede politikalarını ihale ettiği uşaklarının sarsılan itibar ve iktidarlarına güvenemediği için bölgede çıkarlarını korumak adına bizatihi kendisi askerî varlığıyla bu bölgeye gelme ihtiyacı hissetmiştir.

Dünya gündemine bomba gibi düşen ve “Amerikan diplomasisinin 11 Eylül’ü” yakıştırmalarına neden olan Wikileaks belgeleri de İslam Beldelerindeki yöneticilerin Amerika ile nasıl kirli diplomatik ilişkiler geliştirdikleri konusunda çarpıcı gerçekleri gözler önüne sermiştir. Belgeler Batı’nın desteğiyle ayakta duran ve onların emperyalist çıkarlarını gözetmek üzere kendisi ile kirli ihanet ilişkilerine giren İslam Beldelerindeki hain yöneticilerin gerek kendi halkları, gerekse halkı Müslüman olan diğer Müslüman beldeler üzerinde ne kadar çirkin komplolar tezgâhladıklarını açığa çıkarmıştır. Gerçekte Wikileaks belgelerinin açığa çıkarttıkları; siyasî hadiseleri duygusal değil de belli bir perspektifle takip eden, uyanık bir bakışla, seçici bir akılla okumaya çalışanlar için sadece malumun ilamı olmuştur. 

Bütün bunlar, Brzezinski’nin Amerikan süper gücünü dayandırdığı temellerden birisi olarak politik üstünlüğünün de sarsıldığını gösteriyor. Zaten bu tespitlerini kaleme almasının üzerinden henüz 15-20 yıl geçmeden yazdığı “Tercih” adlı son kitabında Brzezinski, ülkesi için “dünya hâkimiyeti” yakıştırmasını yapmaktan özenle kaçınıyor. O, daha çok “dünya liderliği” rolünün üstlenilmesi gerektiğinden söz ediyor. Aynı şekilde daha önce kaleme almış olduğu “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabında da Avrasya için Amerika’dan daha üstün, hâkim bir güç öngöremezken, dolayısıyla 21. yüzyılda da ülkesinin süper güç olma konumunu koruyacağını iddia ederken, henüz daha kitabının mürekkebi kurumadan baş danışmanlığını yaptığı ABD Başkanı Obama yakın bir geçmişte “Amerikan çıkarları için kıtamıza çekilmeliyiz, küçülmeliyiz” cümleleri ile yeni politikalarını özetliyordu. Bundan dolayı bir süre güç için gerekli olan ve Amerika’nın sahip olduğu düşünülen “küresel politik üstünlük” meselesi de artık geçerliliğini yitirmiş bir argümandır. Artık Amerika kontrol altında tuttuğu bölgelerden göreceli olarak çekilmekte, politikalarını bölgesel aktörlere ihale etmektedir. 

َلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ 

“Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Onur kırıcı angaryaların sıkıntısını çekmezlerdi) (Sebe 14)

İşte tam bu noktada Kur’an ayeti ışığında şunu söylemek istiyorum: 

Şayet Amerika’nın süper güç olduğuna ilişkin içimizdeki illüzyonistlerin yıllarca oluşturduğu şeyin derin bir rüya hali olduğunu fark etmiş olsak zillete denk bu yaşamı, başta Amerika’nın ve Batılı ülkelerin dayattığı aşağılık Kapitalist hayatı ve onun getirdiği angaryaların; siyasî bağımlılığın, askerî işgallerin, ekonomik sömürünün sıkıntısını çeker miyiz??? 

O yüzdendir ki, bizler şerefli Ümmetimize Süleyman Aleyhi’s-Selam’ın ölmüş olmasına rağmen onu ayakta tutan değneği konumunda olan illüzyonist yönetici ve sözde aydınlara ve siyaset yorumcularına itibar etmemelerini, bir ağaç kurdunun yemesi sonucu Süleyman Aleyhi’s-Selam’ın yıkılması ve öldüğünün anlaşılması gibi, ruhunu ve güç dayanaklarını kaybetmiş olan Kapitalist uygarlığın ve onun temsilcisi konumundaki Amerika’nın yıkılışının sadece zaman meselesi olduğunu hatırlatmak isteriz. 

إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا وَنَرَاهُ قَرِيبًا

“Onlar onu uzak görüyorlar. Biz ise, onu pek yakın görmekteyiz.” (el-Mearic 6-7)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz