HİLÂFET’İN SEÇİM ŞEKİLLERİ VE ÜMMETİN İHTİLAF SEBEPLERİ

Şahı Merdan Sarı

Her konuda olduğu gibi hilafet konusunda da asr-ı saadetteki uygulama ve örneklere bakmamız gerekmektedir. Hilafet ve seçimi hususunda elde edilen deliller ve Hz Peygamber (s.a.v)'den sonraki Hulafa-i Raşidîn Dönemi seçim uygulamasında, üç şekilde hilafet seçimine rastlıyoruz.

1) Ümmetin seçmesi: Mü’minlerin Emîrinin vefatından sonra emîr, şayet yerine bir veliaht tayin etmediği zaman ümmet derhal harekete geçer ve halifeyi seçerek biat ederler. Hz Ebubekir'in hilafeti bu şekilde olmuştur. Rasül-i Ekrem (s.a.v)  vefatından önce halife adayı seçmemiş işi ümmete havale etmiştir. Ümmet de Ensâr ve Muhacirler olmak üzere evvela Medine'de Hz. Ebubekir'e biat etmişler. Sonrada diğer bilâd-ı İslam biat ederek itaat etmişlerdir.

2) Veliaht tayini suretiyle seçmek: Önceki halifenin kendisinden sonrası için veliaht tayini şeklinde olması; Halife vefatından önce Ümmete "falan zâtı size halife adayı gösteriyorum." diye ilan eder. Daha sonra ümmetin biat etmesi ile Hilafet meşruiyet kazanır. Hz Ebu Bekir, vefatından önce, kendisinden sonra Müslümanların halifesi olması için Hz. Ömer’i tayin etmiştir. İslam ümmeti de Hz. Ömer’e biat ederek bu durum meşruiyet kazanmıştır.

3) Şuranın Seçimi: Ehlu'l-hal ve'l akd olan ilim ve fazilet sahibi ve de ümmetin itibar ettiği zevâtın oluşturduğu şûra heyetinin bir zatı seçmesiyle sabit olur. Hz Osman’ın seçimi böyle olmuştur. Ehlu'l-hal ve'l akd olan altı zât kendi aralarında toplanıp Hz Osman’ı seçip O’na biat etmişlerdir.

Hz Ali’nin seçimi ise Hz Ebu Bekir’in seçimi gibi ümmet tarafından yapılmıştır. Ancak Hz. Ebu Bekir’in hilafet seçiminde icmâ oluşmuş iken Hz Ali'nin seçiminde ümmetin cumhurunun tercihi belirleyici olmuştur.

Ümmet İdaresindeki İhtilaf Sebepleri

Hulefa-i Raşidîn Dönemi’nde başlamış olan ihtilaflardan ümmet idaresinde meydana gelen ihtilaf sebeplerini birkaç madde halinde tasnif edebiliriz. 

a) Liderlik ve Hükmetme İradesi                                    

Liderlik ve hükmetme ihtilafın siyasi sebeplerinden olmuştur. Hükmetme arzusunda olan çok kişiler kendi arzu ve heveslerinden veya emellerinden kaynaklanan yönetime ilişkin bir takım görüşlere kapılarak, kendi hayatlarında takıntı ve ideal haline getirdikleri bu görüşlerini savunmaya matuf çabalarıyla nassları kendi arzuları istikametinde yorumlamaya çalışırlar. Hatta kendileri bile bu görüş ve ideallerinde çok samimi olduklarına ve doğru bir istikamet üzerinde bulunup doğru söylediklerine inanmaya başlarlar. Bu ihtilaflara bazen milli ve etnik asabiyet de sebep olabilir. Bu da liderlik ve hükmetme arzusuna girer. Liderlerin yanında bulunan onun yoluna çağrı propagandası yapan ve onun görüşlerini ilan eden yardımcıları, çağrısını yaptıkları şeyin hak olduğu hususunda kendi kendilerini de kandırırlar. Bu tip kralcı kesimler insanlara karşı en tehlikeli sınıftırlar. Hz. Peygamber (s.a.v) bir Hadis-i Şerifi’nde şöyle buyurur:

“Ümmetim hakkında en çok dilce âlim, kalbi hikmetten nasib almamış münafık kimseden korkuyorum. Onları, konuşma gücü ile etkiler ve cehaleti ile saptırır.” [1]

Esasen bu tür idareler adil idare konumundan çıkar. İslam'da idarenin maksadı İslam'a ve Müslümanlara hizmettir. Şüphesiz bu da Allah’ın rızası çerçevesinde olur.

Günümüzde bu tehlike kendini en zararlı bir şekilde devam ettirmektedir. Şöyle ki: teoride de pratikte de İslam'ı ve esaslarını değiştirmeye çalışmak suretiyle yapılmaktadır. Geçmişteki Avrupa müsteşriklerinin yerini günümüzdeki ilahiyatçılar almıştır. Bunların tahribatı müsteşriklerden daha fazladır. Aydınlanma felsefesi ile dinin toplumdan çıkarılması ve devlet üzerindeki etkisinin tamamen ortadan kaldırılması maksadıyla İslam’ın ahkâm yönünün unutturulmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu durumun negatif sonuçları günümüzde çok etkin bir şekilde görülmektedir. Din kisvesi altında ilahiyatçı tasavvufçular, entellektüeller ve günümüz siyasetçilerinin büyük ekseriyeti dinin ahkâm yönünden bahsetmez veya dinin değişmezlerinin beşeri sistemlere uyarlanarak değiştirilebileceğini iddia ederler. Bu tür görüşler ve çabalar geçmişteki bâtıl mezheplerde daha tehlikeli ve zararlı olmuştur. Ayrıca Ehl-i Sünnet mezheplerini de tahrif ve dolayısıyla tahribe çalışmaktadırlar. Bunların tek gayesi dinin beşeri sistemlere mahkûmiyetinin devam etmesini sağlamaktır.

وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

“(Habîbim) sana da hak olarak kitabı (Kur'ânı) -kendinden evvelki kitab(lar)ı tasdik edici (ve doğrultucu) ve ona karşı bir şâhid olmak üzere- gönderdik. O halde (bütün ehl-i kitab) aralarında Allahın (sana) indirdiği ile hükmet, sana gelen hakikatten (dönüp de) onların hevâ (ve heves)lerine uyma. (Ey Musâ’nın, İsâ’nın, Muhammed’in, ümmetleri) sizden her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi (topunuzu bir şeriata tâbi) bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği (Muhtelif şeriatlar dâiresi)nde sizi imtihan etmek için (ayırdı.) Öyle ise (hepiniz) hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin. Zâten topunuzun en son dönüp gelişi Allah’adır. Artık O, hakkında ihtilâf etmekte olduğunuz şeyleri size (orada) haber verecektir. (Ve şu emri indirdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği (vech) ile hükmet, onların keyiflerine uyma, Allah’ın sana indirdiği (hükümlerin) bir kısmından seni sapıtacaklar diye kaçın onlardan. Eğer onlar (indirilen hükümleri kabulden) yüz çevirirlerse bil ki Allah, günahlarının (yalınız (şu) biri (veya şu yüz çevirmeleri) sebebiyle bile kendilerini mutlaka musibete uğratmak istiyordur. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki Allah’ın emrinden dışarı çıkanlar (gürûhu)dur. Onlar hâlâ cahillik (devri)nin (o kötü) hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz bir kanâata sahip olacak bir kavim indinde hükmü Allah’tan daha güzel olan da kimdir?”[2]

Bu ayeti kerimelerin sibakına baktığımızda önceki ehl-i kitabın kendilerine nazil olan ilahi hükümlerden taviz verdikleri için kâfir, fasık ve zalim olduklarının açıkça ifade olunduğunu görürüz.

Günümüzde de ruhları demokrasi ve batı kültürü ile kirlenen, Din bilgini vasıflarıyla bilinen bazı kimseler burada ancak Tevrat ile ya da İncil ile hükmetmeyenlerin kâfir olduklarını savunmaktadırlar. Oysa Kuran-ı Kerim'in kıyamete kadar geçerli, daha mükemmel bir İlahi kitap olması hasebiyle O'nunla hükmetmeyenler de neticede Allah’ın hükümleri ile hükmetmemiş olduklarından dolayı kâfirlerin ta kendileri olurlar. Zira bundan sonra gelen ve yukarda işaret ettiğimiz ayeti kerimelerde bu kitap da (Kuran-ı Kerimde) nazil olan Allah’ın hükümler ile hükmedilmesi ve de başka kanunlarla (Onun dışındaki kanunlarla)  hükmedilmemesi emir buyrulmuştur.

Bu ayetlerde ifade olunan hükümleri üç temel esas içerisinde özetleyebiliriz.

1) Allah’ın kitabından kesinlikle taviz verilmeyecek ve tedrici olarak uygulanmayacaktır. Bir bütün olarak hâkim kılınması emir olunmuştur.

2) Kuran-ı Kerim’in ahkâmı nazil olduktan sonra önceki kitapların hükümleri tamamen nesh olunmuş geçersiz kılınmış, Hristiyan ve Yahudiler üzerinde İslam ahkamı hakim kılınıp onunla hükmedilmesi Allah tarafından emredilmiştir.

3) İslam ahkâmı artık nazil olduğu günden kıyamete kadar İslam’ın dışındaki hiçbir din ve ideoloji ile beraber yaşatılmaz. İslam, gayri İslami hiçbir sisteme hiçbir maddesi ile ihtiyaç duymaz.  Çünkü İslam’ın dışındaki bütün sistemler insanların heva ve heveslerinden kaynaklanarak üretilmiştir. Ancak Allah’ın hükümleriyle hükmedip insanların heva ve heveslerine uymamak bizzat Allah(c.c) tarafından emredilmektedir.

b) Irkçılık   

Ümmet idaresinde meydana gelen ihtilaf sebeplerinden bir diğeri de ırkçılıktır. Nasyonalizm hareketlerinin başlangıcı, Osmanlı devletinin yıkılış sebeplerinden biri oluşu ve günümüzde İslami tebliğin ve ümmetin ittihadının önündeki engellerden oluşu nedeni ile Irkçılık da ümmetin idaresinde meydana gelen ihtilafın siyasi-idari sebeplerinden biridir. Irkçılık ümmetin parçalanmasına sebep olan temel ihtilaflardandır. Kuran ve Sünnet’te ırkçılığın reddi çok sarih delillerle sabittir. Bu hususta Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

"Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah Alîm’dir, Habîr’dir."[3]                

Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.v)’de şöyle buyurmuştur:

“Irkçılığa davet eden bizden değildir.”[4]

Başka bir hadiste;

“Hepiniz Âdemdensiniz Âdem ise topraktandır. Bir arabın bir aceme üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva iledir.”[5]

Hz. Peygamberin (s.a.v) Ashabından Selman-ı Farisi İran'dan, Süheyb-i Rumi Rumlardan, Bilal-i Habeşi Habeşistan'dan, Abdullah-i Kürdi Kürdistan'dan, Ebu Zerr-i Ğıfâri Mekke civarında Ğifâr kabilesinden idi. Mekkeli ve Medineli Müslümanlar hiçbir farklılık olmaksızın hiç bir ayrım gözetmeksizin ancak ve ancak kardeşler olmuşlardı. Bu itibarla Hz. Peygamber (s.a.v)'in dönemindeki cahiliyyede kavmiyet taassubu ve ırkçılık bütün şiddetiyle mevcut olduğu halde Müslümanlar arasında kendi kötü çehresini gösterememiştir. Bu kötü haslet Müslümanların sımsıcak yaşadıkları İslam kardeşliği potasında eriyip yok olmuştur. Bu durum Hz. Osman (r.a)'ın hilafeti dönemine kadar bu şekilde sürmüştür. O'nun döneminin sonlarında ürkütücü bir güçle yeniden İslam âlemi içerisinde bulaşıcı bir hastalık gibi ortaya çıkmıştır. Irkçılığın ortaya çıkmasında önceleri Emeviler ile Haşimiler arasındaki rekabetin, sonraları da Hariciler ve diğerleri arasında meydana gelen ihtilafın büyük bir payı olmuştur. Malum olduğu üzere, Haricilik Rabia Kabileleri arasında yayılmış, Mudar Kabileleri arasında yayılmamıştı. Rabia ve Mudar Kabileleri arasında cahiliye döneminde çekişmelerin varlığı bilinmektedir. İslam geldiği vakit bunu ortadan kaldırmış, bastırıp yok etmişti. Ne var ki, Hariciye fırkası bu çekişmeyi yeniden hortlatmıştır.

c) İmamet - Hilafet

Ümmet arasında siyasi ihtilafa yol açan temel sebeplerden biri de hilafet (imamet) meselesidir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonra ona kimin halef olacağı ümmet içerisinde tartışma konusu olmuştur. Ensar’dan olan Müslümanlar "Rasulullah’ı ve muhacir ashabını biz barındırdık ve onlara yardım ettik, dolayısıyla Hilafet’e biz daha layıkız." diyordu. Muhacirler ise "Biz daha önce İslam’a girdik, bu uğurda biz daha çok işkence ve eziyet gördük. Bundan ötürü biz daha layıkız." diyorlardı. Ancak Muhacir’in feraseti ve Ensar’ın iman gücü çekişmeyi önlemişti. Hz. Ebu Bekir’in hilafetinde bütün Müslümanlar ittifak etmişlerdi. Önceki çekişmelerinin de bu durum üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi olmadı. Fakat daha sonra hilafet hususundaki ihtilaflar yeniden şiddetlendi. Halife olmaya kim layıktı? Halife herhangi bir Kureyşli olabilir mi? Yoksa sadece Hz. Ali evlatlarından mı olacaktı? Ve yahut hiçbir Müslümanın diğerine üstünlüğü olmadığından dolayı Müslümanlar içerisinde herhangi birisi olabilir miydi? Zira bütün Müslümanlar Allah katında eşittir. Bu hususta Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

Allah katında en üstününüz en muttaki olanınızdır.”[6]

Hz. Peygamber (s.a.v) de bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Bir Arabın bir Aceme üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva iledir.”[7] Bu tartışmalar sebebiyle Müslümanlar arasında ilk çıkan ve ayrılığa düşen mezhepler Şia ve Hariciler olmuştur.

Ümmet Arasındaki İhtilafların Alanı                                                                            

İhtilafların bazı sebeplerine yukarıda değindik. Esasen ihtilaflar devamlı olarak dış yüzünü gösterir. Asıl faktörler ise gizlidir. Araştırmacılar tarafından bir kısım gizli faktörler ortaya çıkarılır. Bir kısmı da tarihin derinliklerinde kaybolur gider. Bazen bu faktörler doğrudan ayrıntılı bir olay olur. Bunun ardından genel sorunlar üzerinde ayrılıklar başlar. Devreye bir de nefisler, kendi başına çıkan anlayışlar ve çeşitli farklılıklar girerse bu durum daha da tehlikeli boyutlara gelebilir.

İhtilafların bir teorik bir de pratik alanı vardır. İslam toplumu arasında görülen pratik ihtilaflar, Haricilerin Hz. Osman’a karşı çıkışı, Hz Ali ile Hariciler arasında çıkan anlaşmazlık, Abdullah b. Zübeyr ile Emeviler arasındaki anlaşmazlık, yine Haricilerin Emeviler ile anlaşmazlığı gibi ihtilaflardır. Bunlar siyasi tarihin incelediği, İlmi sebeplerin açıkladığı ve sebep-sonuç ilişkisinin kurmaya çalıştığı olaylardır.

Bu hususta M. Ebu Zehra Mezhepler Tarihi kitabında şöyle diyor:

“Olayları değil de ilim ve mezhepler tarihini sırf nazari-ilmi araştırma konusu yapanlar, sadece olayların fikri gruplar üzerinde ve gruplarında olaylar üzerindeki etki sınırını öğrenmekle ilgilenirler. Örneğin; Hz. Ali (r.a) ile kendisine karşı çıkan Emeviler arasında ihtilafın şu düşünceden kaynaklandığını görüyoruz: Halifeyi seçmek kimin hakkıdır? Bu hak, sadece Medinelilerin olup diğer insanlar onlara tabi mi olacaktır, yoksa seçme hakkı her yöredeki Müslümanlara mı aittir? İmamu'l Huda, Hz. Ali ile Emeviler arasında meydana gelen bu şiddetli anlaşmazlıktan Haricilik, Şia ve diğerleri gibi değişik mezhebi fırkaların doğduğunu görüyoruz. Haricilerin ortaya çıkmasıyla da, önce onlarla Hz. Ali arasında, ikinci olarak da onlarla Emeviler arasında şiddetli savaşlar çıkmıştır. Şiilerin çıkmasıyla da savaşlar başlamış ve bu savaşlar, ilk kuruluşunda Şii olan Abbasi devletinin kurulmasıyla son bulmuştur.”

Böylece siyasi gruplar ile çıkan olaylar arasında bir yekdiğerini gerektirme ilişkisi olduğunu görüyoruz. Bu gerektirme Müslümanları büyük sıkıntılara sürükleyecek kadar ileri gitmiştir.

İşte pratik ihtilafın teorik ihtilafı da doğurması Müslümanlar arasında görülen ihtilafların görüş temeline dayandığı ve henüz sultanlar arasında görülen, galibiyet ve taraftar ihtilafına dönüşmediği bir dönemde olmuştur. Ancak görülen ilk ihtilaflar sultanların ve taraftarlarının da bir nevi başlangıcını oluşturur. Bu durum sultanların Müslümanlara hükmetmelerine ve onları boyunduruk altına almalarına yol açmıştır.

Bütün bunlar, Hz. Peygamber (s.a.v)’in şu Hadis’ini doğrulamaktadır.

“Hilafet benden sonra otuz sene sürecek, sonra ısırıcı bir saltanata dönüşecektir.”[8]

İki nur sahibi Hz. Osman (r.a) ile İslam kahramanı Hz. Ali (r.a)’nın zamanında gelişen olaylar, Emevi saltanatını ortaya çıkarmış, ta ki İslami yönetim nâdiren adil ve çoğu kez zâlim bir ısırıcı saltanata dönüşmüştür.

Müslümanlar arasında görülen ikinci ihtilaf alanı ise nazari-ilmi (teorik) türdendir. Bu ihtilaf, akideye ilişkin hususlarda, bazen de fer’i meselelerde ortaya çıkmıştır. Akaid ve fıkha ilişkin konularda meydana gelen ihtilaf, teori ve fikri yönelme sınırını aşmamıştır. Çünkü bu tür ihtilafa dalan âlimler arasında fiilen çekişmeye dönüşen bir durum olmamıştır. Esasen yaşadıkları ilmi hayatın tabiatı da, onlara ihtilafı ilim meydanından amel meydanına götürme izni vermemiştir. Hem aralarındaki nazari ihtilaf da kavgaya dönüşecek boyutlara ulaşmamıştır. Bu ihtilaf sadece birinin diğerini hata veya bid’atçılıkla değerlendirmesiyle kalmış hatta fıkhî ihtilaflar, bir tür görüş ayrılığının ötesine dahi gitmemiştir. Öyle ki, ihtilaf eden tarafların her biri diğeri hakkında şöyle demiştir:

“Bizim görüşümüz doğrudur, ancak hata ihtimali vardır. Onların görüşü ise hatalıdır, ancak doğruluk ihtimali vardır.”

Pratik ihtilafların teorik ihtilaf alanında pek rolü bulunmamakla beraber, bazı zamanlar devlet, âlimlere işkence etme hırsına kapılmıştı. Bunun sebebi, devletin, âlimlerin yaptığı incelemelerde kışkırtıcı bir metod kullandığından kuşkulanmasıydı. Ya da devlet âlimlerin görüşlerinin fitne çıkaracağından endişe ediyordu.

Bazen de ortaya konan görüşler, İslam'ın dışına çıkıp zındıklığa davet ediyordu. Bunun da arkasında siyasi bir sebep yatmaktadır. Çünkü zındıklık, içinde siyasi bir maksat gizliyordu. Örneğin; Abbasi devletinde “mehdi” döneminde ortaya çıkan zındıklık bu türdendi. Halife Mehdi onların peşini bırakmadı. Ve bu zındıkları takip altında tuttu. Çünkü zındıklık İslam yönetimini yıkmayı amaçlayan Horasan kaynaklı bir akımdı. Bunu yapmak için, İslam düşüncesini çökertmekle işe koyulmuşlardı. Mehdi, bu isyancılarla iki alanda savaştı. Onlara düşünce alanında savaş açtı. Şöyle ki, cedel yapmasını iyi bilen din âlimlerini onlara karşı, felsefelerini ve tartışma metodlarını çürütmek üzere görevlendirdi. Sonra da onlarla cenk meydanında savaştı. Örneğin; bu sapık davanın arkasında bulunan “Mukanna el Horasani” ile vuruştu.

Teorik ihtilaflar, derecesi ne olursa olsun, ister siyasi, ister akaid ve fıkıh ilimleri konusunda olsun, İslam’ın özüne dokunmamıştır. Daha önce de değindiğimiz gibi, bu ihtilaflar, şüphe taşımayan kesin bir yolla gelen dini bilgiden veya inkârı mümkün olmayan temel bir prensipten yahut İslam’ın yapısını taşıyan temel bir rükünden kaynaklanmamıştır.

İslam itikadına dokunan görüşler ortaya çıktığında, İslam âlimleri bu görüş sahiplerinin Müslümanlar arasında kalmasına müsaade etmemişlerdir. Örneğin; Hz Ali (r.a) zamanında çıkan ve Sebeiyye adını alan bir grup, Allah’ın Ali b. Ebu Talib’e geçtiğine inanıyordu. “Ğurabiyye” diye adlandırılan bir grup da risaletin aslında Hz. Ali (r.a)’ye geldiğine, ancak Cibril’in hata yaparak onu Hz. Muhammed (s.a.v)’e indirdiğini savunurdu. Ancak bütün Müslümanlar bu iki fırkanın İslam ile hiçbir ilişkisi kalmadığını ifade etmişlerdir. Haricilerin bir grubu da Yusuf Suresi’ni inkâr etmektedir. Bu da Müslümanların İslam'la ilgisi kalmadığına karar verdiği bir başka gruptur.”[9]

İslam’ın yegâne yönetim şekli Hilafet’tir. Hilafet’in üzerinde birçok çeşitli tartışmalar meydana gelse de esasen Hilafet seçiminin yukarıda belirtildiği gibi üç şekli vardır ve bunlar da gayet açıktır.

Hilafet yönetimi dışında Müslümanların başka hiç bir yönetim şekli olamaz. Beşeri yönetim şekilleri Hilafet yönetimine bazı yönleriyle benzerlik taşısa da, taşımasa da onların hepsi ve her çeşidi Hilafet’ten çok uzaktır. Benzerlik taşıyıp taşımamaları İslam’a yakınlık ve uzaklık farklılığını ortaya koymaz. Yakın gibi görünenlerin de Müslümanlara hiçbir faydası olmaz. Hepsi bâtıldır. Küfürdür İslam’ın karşısında bütün küfür tek millettir.



[1] Ahmet b. Hanbel Cilt 1/22,44

[2] Maide Suresi 48/49/50

[3] Hucürat Suresi 13

[4] Müslim İmaret /57, Ebu Davud Edep/113; İbni Mace Fiten/7

[5] Ahmed b. Hanbel 5/411

[6] Hucürat Suresi 13

[7] Ahmed b. Hanbel 5/411

[8] Ahmed b. Hanbel 4/273;5/220

[9] Mezhepler Tarihi M. Ebu Zehra cilt 1 s.25,27


Yorumlar

Yorum Yaz