Her konuda olduğu gibi
hilafet konusunda da asr-ı saadetteki uygulama ve örneklere bakmamız
gerekmektedir. Hilafet ve seçimi hususunda elde edilen deliller ve Hz Peygamber
(s.a.v)'den sonraki Hulafa-i Raşidîn Dönemi seçim uygulamasında, üç şekilde
hilafet seçimine rastlıyoruz.
1)
Ümmetin seçmesi: Mü’minlerin Emîrinin vefatından sonra emîr, şayet yerine
bir veliaht tayin etmediği zaman ümmet derhal harekete geçer ve halifeyi
seçerek biat ederler. Hz Ebubekir'in hilafeti bu şekilde olmuştur. Rasül-i
Ekrem (s.a.v) vefatından önce halife
adayı seçmemiş işi ümmete havale etmiştir. Ümmet de Ensâr ve Muhacirler olmak
üzere evvela Medine'de Hz. Ebubekir'e biat etmişler. Sonrada diğer bilâd-ı
İslam biat ederek itaat etmişlerdir.
2)
Veliaht tayini suretiyle seçmek: Önceki halifenin kendisinden sonrası
için veliaht tayini şeklinde olması; Halife vefatından önce Ümmete "falan zâtı size halife adayı
gösteriyorum." diye ilan eder. Daha sonra ümmetin biat etmesi ile
Hilafet meşruiyet kazanır. Hz Ebu Bekir, vefatından önce, kendisinden sonra
Müslümanların halifesi olması için Hz. Ömer’i tayin etmiştir. İslam ümmeti de
Hz. Ömer’e biat ederek bu durum meşruiyet kazanmıştır.
3)
Şuranın Seçimi: Ehlu'l-hal ve'l akd olan ilim ve fazilet sahibi ve de
ümmetin itibar ettiği zevâtın oluşturduğu şûra heyetinin bir zatı seçmesiyle
sabit olur. Hz Osman’ın seçimi böyle olmuştur. Ehlu'l-hal ve'l akd olan altı
zât kendi aralarında toplanıp Hz Osman’ı seçip O’na biat etmişlerdir.
Hz Ali’nin seçimi ise Hz
Ebu Bekir’in seçimi gibi ümmet tarafından yapılmıştır. Ancak Hz. Ebu Bekir’in
hilafet seçiminde icmâ oluşmuş iken Hz Ali'nin seçiminde ümmetin cumhurunun
tercihi belirleyici olmuştur.
Ümmet
İdaresindeki İhtilaf Sebepleri
Hulefa-i Raşidîn Dönemi’nde
başlamış olan ihtilaflardan ümmet idaresinde meydana gelen ihtilaf sebeplerini
birkaç madde halinde tasnif edebiliriz.
a) Liderlik ve Hükmetme İradesi
Liderlik ve hükmetme
ihtilafın siyasi sebeplerinden olmuştur. Hükmetme arzusunda olan çok kişiler
kendi arzu ve heveslerinden veya emellerinden kaynaklanan yönetime ilişkin bir
takım görüşlere kapılarak, kendi hayatlarında takıntı ve ideal haline
getirdikleri bu görüşlerini savunmaya matuf çabalarıyla nassları kendi arzuları
istikametinde yorumlamaya çalışırlar. Hatta kendileri bile bu görüş ve ideallerinde
çok samimi olduklarına ve doğru bir istikamet üzerinde bulunup doğru söylediklerine
inanmaya başlarlar. Bu ihtilaflara bazen milli ve etnik asabiyet de sebep
olabilir. Bu da liderlik ve hükmetme arzusuna girer. Liderlerin yanında bulunan
onun yoluna çağrı propagandası yapan ve onun görüşlerini ilan eden yardımcıları,
çağrısını yaptıkları şeyin hak olduğu hususunda kendi kendilerini de
kandırırlar. Bu tip kralcı kesimler insanlara karşı en tehlikeli sınıftırlar.
Hz. Peygamber (s.a.v) bir Hadis-i Şerifi’nde şöyle buyurur:
“Ümmetim hakkında en çok
dilce âlim, kalbi hikmetten nasib almamış münafık kimseden korkuyorum. Onları,
konuşma gücü ile etkiler ve cehaleti ile saptırır.” [1]
Esasen bu tür idareler
adil idare konumundan çıkar. İslam'da idarenin maksadı İslam'a ve Müslümanlara
hizmettir. Şüphesiz bu da Allah’ın rızası çerçevesinde olur.
Günümüzde bu tehlike
kendini en zararlı bir şekilde devam ettirmektedir. Şöyle ki: teoride de pratikte
de İslam'ı ve esaslarını değiştirmeye çalışmak suretiyle yapılmaktadır.
Geçmişteki Avrupa müsteşriklerinin yerini günümüzdeki ilahiyatçılar almıştır.
Bunların tahribatı müsteşriklerden daha fazladır. Aydınlanma felsefesi ile
dinin toplumdan çıkarılması ve devlet üzerindeki etkisinin tamamen ortadan
kaldırılması maksadıyla İslam’ın ahkâm yönünün unutturulmaya çalışıldığı
görülmektedir. Bu durumun negatif sonuçları günümüzde çok etkin bir şekilde
görülmektedir. Din kisvesi altında ilahiyatçı tasavvufçular, entellektüeller ve
günümüz siyasetçilerinin büyük ekseriyeti dinin ahkâm yönünden bahsetmez veya dinin
değişmezlerinin beşeri sistemlere uyarlanarak değiştirilebileceğini
iddia ederler. Bu tür görüşler ve çabalar geçmişteki bâtıl mezheplerde daha
tehlikeli ve zararlı olmuştur. Ayrıca Ehl-i Sünnet mezheplerini de tahrif ve
dolayısıyla tahribe çalışmaktadırlar. Bunların tek gayesi dinin beşeri
sistemlere mahkûmiyetinin devam etmesini sağlamaktır.
وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم
بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ
عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ
اللّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ
أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ
مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى
أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ
إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
“(Habîbim) sana da hak olarak kitabı (Kur'ânı)
-kendinden evvelki kitab(lar)ı tasdik edici (ve doğrultucu) ve ona karşı
bir şâhid olmak üzere- gönderdik. O halde (bütün ehl-i kitab)
aralarında Allahın (sana) indirdiği ile hükmet, sana gelen hakikatten (dönüp
de) onların hevâ (ve heves)lerine uyma. (Ey Musâ’nın, İsâ’nın,
Muhammed’in, ümmetleri) sizden her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik.
Eğer Allah dileseydi (topunuzu bir şeriata tâbi) bir tek ümmet yapardı.
Fakat O, size verdiği (Muhtelif şeriatlar dâiresi)nde sizi imtihan etmek
için (ayırdı.) Öyle ise (hepiniz) hayırlı işlerde birbirinizle
yarış edin. Zâten topunuzun en son dönüp gelişi Allah’adır. Artık O, hakkında
ihtilâf etmekte olduğunuz şeyleri size (orada) haber verecektir. (Ve
şu emri indirdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği (vech) ile hükmet,
onların keyiflerine uyma, Allah’ın sana indirdiği (hükümlerin) bir
kısmından seni sapıtacaklar diye kaçın onlardan. Eğer onlar (indirilen
hükümleri kabulden) yüz çevirirlerse bil ki Allah, günahlarının (yalınız
(şu) biri (veya şu yüz çevirmeleri) sebebiyle bile kendilerini mutlaka
musibete uğratmak istiyordur. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki Allah’ın emrinden
dışarı çıkanlar (gürûhu)dur. Onlar
hâlâ cahillik (devri)nin (o kötü) hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz
bir kanâata sahip olacak bir kavim indinde hükmü Allah’tan daha güzel olan da
kimdir?”[2]
Bu ayeti kerimelerin
sibakına baktığımızda önceki ehl-i kitabın kendilerine nazil olan ilahi hükümlerden
taviz verdikleri için kâfir, fasık ve zalim olduklarının açıkça ifade
olunduğunu görürüz.
Günümüzde de ruhları demokrasi
ve batı kültürü ile kirlenen, Din bilgini vasıflarıyla bilinen bazı kimseler
burada ancak Tevrat ile ya da İncil ile hükmetmeyenlerin kâfir olduklarını
savunmaktadırlar. Oysa Kuran-ı Kerim'in kıyamete kadar geçerli, daha mükemmel
bir İlahi kitap olması hasebiyle O'nunla hükmetmeyenler de neticede Allah’ın
hükümleri ile hükmetmemiş olduklarından dolayı kâfirlerin ta kendileri olurlar.
Zira bundan sonra gelen ve yukarda işaret ettiğimiz ayeti kerimelerde bu kitap
da (Kuran-ı Kerimde) nazil olan Allah’ın hükümler ile hükmedilmesi ve de başka
kanunlarla (Onun dışındaki kanunlarla)
hükmedilmemesi emir buyrulmuştur.
Bu ayetlerde ifade
olunan hükümleri üç temel esas içerisinde özetleyebiliriz.
1)
Allah’ın kitabından kesinlikle taviz verilmeyecek ve tedrici olarak
uygulanmayacaktır. Bir bütün olarak hâkim kılınması emir olunmuştur.
2) Kuran-ı Kerim’in ahkâmı nazil olduktan sonra önceki
kitapların hükümleri tamamen nesh olunmuş geçersiz kılınmış, Hristiyan ve
Yahudiler üzerinde İslam ahkamı hakim kılınıp onunla hükmedilmesi Allah
tarafından emredilmiştir.
3) İslam ahkâmı artık nazil olduğu günden kıyamete kadar
İslam’ın dışındaki hiçbir din ve ideoloji ile beraber yaşatılmaz. İslam, gayri
İslami hiçbir sisteme hiçbir maddesi ile ihtiyaç duymaz. Çünkü İslam’ın dışındaki bütün sistemler
insanların heva ve heveslerinden kaynaklanarak üretilmiştir. Ancak Allah’ın
hükümleriyle hükmedip insanların heva ve heveslerine uymamak bizzat Allah(c.c) tarafından
emredilmektedir.
Ümmet idaresinde meydana
gelen ihtilaf sebeplerinden bir diğeri de ırkçılıktır. Nasyonalizm hareketlerinin
başlangıcı, Osmanlı devletinin yıkılış sebeplerinden biri oluşu ve günümüzde
İslami tebliğin ve ümmetin ittihadının önündeki engellerden oluşu nedeni ile
Irkçılık da ümmetin idaresinde meydana gelen ihtilafın siyasi-idari
sebeplerinden biridir. Irkçılık ümmetin parçalanmasına sebep olan temel
ihtilaflardandır. Kuran ve Sünnet’te ırkçılığın reddi çok sarih delillerle
sabittir. Bu hususta Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ
إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا
إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
"Ey insanlar, gerçekten, biz
sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi
halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız
takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah Alîm’dir, Habîr’dir."[3]
Bu hususta Hz. Peygamber
(s.a.v)’de şöyle buyurmuştur:
“Irkçılığa davet eden
bizden değildir.”[4]
Başka bir hadiste;
“Hepiniz Âdemdensiniz
Âdem ise topraktandır. Bir arabın bir aceme üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva
iledir.”[5]
Hz. Peygamberin (s.a.v)
Ashabından Selman-ı Farisi İran'dan, Süheyb-i Rumi Rumlardan, Bilal-i Habeşi
Habeşistan'dan, Abdullah-i Kürdi Kürdistan'dan, Ebu Zerr-i Ğıfâri Mekke
civarında Ğifâr kabilesinden idi. Mekkeli ve Medineli Müslümanlar hiçbir
farklılık olmaksızın hiç bir ayrım gözetmeksizin ancak ve ancak kardeşler
olmuşlardı. Bu itibarla Hz. Peygamber (s.a.v)'in dönemindeki cahiliyyede
kavmiyet taassubu ve ırkçılık bütün şiddetiyle mevcut olduğu halde Müslümanlar
arasında kendi kötü çehresini gösterememiştir. Bu kötü haslet Müslümanların
sımsıcak yaşadıkları İslam kardeşliği potasında eriyip yok olmuştur. Bu durum Hz.
Osman (r.a)'ın hilafeti dönemine kadar bu şekilde sürmüştür. O'nun döneminin
sonlarında ürkütücü bir güçle yeniden İslam âlemi içerisinde bulaşıcı bir
hastalık gibi ortaya çıkmıştır. Irkçılığın ortaya çıkmasında önceleri Emeviler
ile Haşimiler arasındaki rekabetin, sonraları da Hariciler ve diğerleri
arasında meydana gelen ihtilafın büyük bir payı olmuştur. Malum olduğu üzere,
Haricilik Rabia Kabileleri arasında yayılmış, Mudar Kabileleri arasında yayılmamıştı.
Rabia ve Mudar Kabileleri arasında cahiliye döneminde çekişmelerin varlığı
bilinmektedir. İslam geldiği vakit bunu ortadan kaldırmış, bastırıp yok
etmişti. Ne var ki, Hariciye fırkası bu çekişmeyi yeniden hortlatmıştır.
c) İmamet - Hilafet
Ümmet arasında siyasi ihtilafa yol açan temel sebeplerden biri de hilafet (imamet) meselesidir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonra ona kimin halef olacağı ümmet içerisinde tartışma konusu olmuştur. Ensar’dan olan Müslümanlar "Rasulullah’ı ve muhacir ashabını biz barındırdık ve onlara yardım ettik, dolayısıyla Hilafet’e biz daha layıkız." diyordu. Muhacirler ise "Biz daha önce İslam’a girdik, bu uğurda biz daha çok işkence ve eziyet gördük. Bundan ötürü biz daha layıkız." diyorlardı. Ancak Muhacir’in feraseti ve Ensar’ın iman gücü çekişmeyi önlemişti. Hz. Ebu Bekir’in hilafetinde bütün Müslümanlar ittifak etmişlerdi. Önceki çekişmelerinin de bu durum üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi olmadı. Fakat daha sonra hilafet hususundaki ihtilaflar yeniden şiddetlendi. Halife olmaya kim layıktı? Halife herhangi bir Kureyşli olabilir mi? Yoksa sadece Hz. Ali evlatlarından mı olacaktı? Ve yahut hiçbir Müslümanın diğerine üstünlüğü olmadığından dolayı Müslümanlar içerisinde herhangi birisi olabilir miydi? Zira bütün Müslümanlar Allah katında eşittir. Bu hususta Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:
“Allah katında en üstününüz en muttaki olanınızdır.”[6]
Hz. Peygamber (s.a.v) de
bu hususta şöyle buyurmaktadır:
“Bir Arabın bir Aceme üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva
iledir.”[7] Bu tartışmalar
sebebiyle Müslümanlar arasında ilk çıkan ve ayrılığa düşen mezhepler Şia ve
Hariciler olmuştur.
Ümmet Arasındaki İhtilafların Alanı
İhtilafların bazı
sebeplerine yukarıda değindik. Esasen ihtilaflar devamlı olarak dış yüzünü gösterir.
Asıl faktörler ise gizlidir. Araştırmacılar tarafından bir kısım gizli
faktörler ortaya çıkarılır. Bir kısmı da tarihin derinliklerinde kaybolur
gider. Bazen bu faktörler doğrudan ayrıntılı bir olay olur. Bunun ardından
genel sorunlar üzerinde ayrılıklar başlar. Devreye bir de nefisler, kendi
başına çıkan anlayışlar ve çeşitli farklılıklar girerse bu durum daha da
tehlikeli boyutlara gelebilir.
İhtilafların bir teorik
bir de pratik alanı vardır. İslam toplumu arasında görülen pratik ihtilaflar,
Haricilerin Hz. Osman’a karşı çıkışı, Hz Ali ile Hariciler arasında çıkan
anlaşmazlık, Abdullah b. Zübeyr ile Emeviler arasındaki anlaşmazlık, yine
Haricilerin Emeviler ile anlaşmazlığı gibi ihtilaflardır. Bunlar siyasi tarihin
incelediği, İlmi sebeplerin açıkladığı ve sebep-sonuç ilişkisinin kurmaya
çalıştığı olaylardır.
Bu hususta M. Ebu Zehra
Mezhepler Tarihi kitabında şöyle diyor:
“Olayları değil de ilim
ve mezhepler tarihini sırf nazari-ilmi araştırma konusu yapanlar, sadece olayların
fikri gruplar üzerinde ve gruplarında olaylar üzerindeki etki sınırını
öğrenmekle ilgilenirler. Örneğin; Hz. Ali (r.a) ile kendisine karşı çıkan
Emeviler arasında ihtilafın şu düşünceden kaynaklandığını görüyoruz: Halifeyi
seçmek kimin hakkıdır? Bu hak, sadece Medinelilerin olup diğer insanlar onlara
tabi mi olacaktır, yoksa seçme hakkı her yöredeki Müslümanlara mı aittir?
İmamu'l Huda, Hz. Ali ile Emeviler arasında meydana gelen bu şiddetli
anlaşmazlıktan Haricilik, Şia ve diğerleri gibi değişik mezhebi fırkaların
doğduğunu görüyoruz. Haricilerin ortaya çıkmasıyla da, önce onlarla Hz. Ali
arasında, ikinci olarak da onlarla Emeviler arasında şiddetli savaşlar
çıkmıştır. Şiilerin çıkmasıyla da savaşlar başlamış ve bu savaşlar, ilk
kuruluşunda Şii olan Abbasi devletinin kurulmasıyla son bulmuştur.”
Böylece siyasi gruplar
ile çıkan olaylar arasında bir yekdiğerini gerektirme ilişkisi olduğunu görüyoruz.
Bu gerektirme Müslümanları büyük sıkıntılara sürükleyecek kadar ileri
gitmiştir.
İşte pratik ihtilafın
teorik ihtilafı da doğurması Müslümanlar arasında görülen ihtilafların görüş
temeline dayandığı ve henüz sultanlar arasında görülen, galibiyet ve taraftar
ihtilafına dönüşmediği bir dönemde olmuştur. Ancak görülen ilk ihtilaflar
sultanların ve taraftarlarının da bir nevi başlangıcını oluşturur. Bu durum
sultanların Müslümanlara hükmetmelerine ve onları boyunduruk altına almalarına
yol açmıştır.
Bütün bunlar, Hz.
Peygamber (s.a.v)’in şu Hadis’ini doğrulamaktadır.
“Hilafet benden sonra
otuz sene sürecek, sonra ısırıcı bir saltanata dönüşecektir.”[8]
İki nur sahibi Hz. Osman
(r.a) ile İslam kahramanı Hz. Ali (r.a)’nın zamanında gelişen olaylar, Emevi
saltanatını ortaya çıkarmış, ta ki İslami yönetim nâdiren adil ve çoğu kez
zâlim bir ısırıcı saltanata dönüşmüştür.
Müslümanlar arasında
görülen ikinci ihtilaf alanı ise nazari-ilmi (teorik) türdendir. Bu ihtilaf, akideye
ilişkin hususlarda, bazen de fer’i meselelerde ortaya çıkmıştır. Akaid ve fıkha
ilişkin konularda meydana gelen ihtilaf, teori ve fikri yönelme sınırını
aşmamıştır. Çünkü bu tür ihtilafa dalan âlimler arasında fiilen çekişmeye
dönüşen bir durum olmamıştır. Esasen yaşadıkları ilmi hayatın tabiatı da,
onlara ihtilafı ilim meydanından amel meydanına götürme izni vermemiştir. Hem
aralarındaki nazari ihtilaf da kavgaya dönüşecek boyutlara ulaşmamıştır. Bu
ihtilaf sadece birinin diğerini hata veya bid’atçılıkla değerlendirmesiyle
kalmış hatta fıkhî ihtilaflar, bir tür görüş ayrılığının ötesine dahi gitmemiştir.
Öyle ki, ihtilaf eden tarafların her biri diğeri hakkında şöyle demiştir:
“Bizim görüşümüz doğrudur, ancak hata ihtimali vardır.
Onların görüşü ise hatalıdır, ancak doğruluk ihtimali vardır.”
Pratik ihtilafların
teorik ihtilaf alanında pek rolü bulunmamakla beraber, bazı zamanlar devlet,
âlimlere işkence etme hırsına kapılmıştı. Bunun sebebi, devletin, âlimlerin
yaptığı incelemelerde kışkırtıcı bir metod kullandığından kuşkulanmasıydı. Ya da
devlet âlimlerin görüşlerinin fitne çıkaracağından endişe ediyordu.
Bazen de ortaya konan
görüşler, İslam'ın dışına çıkıp zındıklığa davet ediyordu. Bunun da arkasında
siyasi bir sebep yatmaktadır. Çünkü zındıklık, içinde siyasi bir maksat
gizliyordu. Örneğin; Abbasi devletinde “mehdi” döneminde ortaya çıkan zındıklık
bu türdendi. Halife Mehdi onların peşini bırakmadı. Ve bu zındıkları takip
altında tuttu. Çünkü zındıklık İslam yönetimini yıkmayı amaçlayan Horasan
kaynaklı bir akımdı. Bunu yapmak için, İslam düşüncesini çökertmekle işe
koyulmuşlardı. Mehdi, bu isyancılarla iki alanda savaştı. Onlara düşünce
alanında savaş açtı. Şöyle ki, cedel yapmasını iyi bilen din âlimlerini onlara
karşı, felsefelerini ve tartışma metodlarını çürütmek üzere görevlendirdi.
Sonra da onlarla cenk meydanında savaştı. Örneğin; bu sapık davanın arkasında
bulunan “Mukanna el Horasani” ile vuruştu.
Teorik ihtilaflar,
derecesi ne olursa olsun, ister siyasi, ister akaid ve fıkıh ilimleri konusunda
olsun, İslam’ın özüne dokunmamıştır. Daha önce de değindiğimiz gibi, bu
ihtilaflar, şüphe taşımayan kesin bir yolla gelen dini bilgiden veya inkârı
mümkün olmayan temel bir prensipten yahut İslam’ın yapısını taşıyan temel bir
rükünden kaynaklanmamıştır.
İslam itikadına dokunan
görüşler ortaya çıktığında, İslam âlimleri bu görüş sahiplerinin Müslümanlar
arasında kalmasına müsaade etmemişlerdir. Örneğin; Hz Ali (r.a) zamanında çıkan
ve Sebeiyye adını alan bir grup, Allah’ın Ali b. Ebu Talib’e geçtiğine
inanıyordu. “Ğurabiyye” diye adlandırılan bir grup da risaletin aslında Hz. Ali
(r.a)’ye geldiğine, ancak Cibril’in hata yaparak onu Hz. Muhammed (s.a.v)’e
indirdiğini savunurdu. Ancak bütün Müslümanlar bu iki fırkanın İslam ile hiçbir
ilişkisi kalmadığını ifade etmişlerdir. Haricilerin bir grubu da Yusuf Suresi’ni
inkâr etmektedir. Bu da Müslümanların İslam'la ilgisi kalmadığına karar verdiği
bir başka gruptur.”[9]
İslam’ın yegâne yönetim
şekli Hilafet’tir. Hilafet’in üzerinde birçok çeşitli tartışmalar meydana gelse
de esasen Hilafet seçiminin yukarıda belirtildiği gibi üç şekli vardır ve
bunlar da gayet açıktır.
Hilafet yönetimi dışında
Müslümanların başka hiç bir yönetim şekli olamaz. Beşeri yönetim şekilleri Hilafet
yönetimine bazı yönleriyle benzerlik taşısa da, taşımasa da onların hepsi ve
her çeşidi Hilafet’ten çok uzaktır. Benzerlik taşıyıp taşımamaları İslam’a
yakınlık ve uzaklık farklılığını ortaya koymaz. Yakın gibi görünenlerin de
Müslümanlara hiçbir faydası olmaz. Hepsi bâtıldır. Küfürdür İslam’ın karşısında
bütün küfür tek millettir.
[1] Ahmet
b. Hanbel Cilt 1/22,44
[2] Maide
Suresi 48/49/50
[3] Hucürat
Suresi 13
[4] Müslim
İmaret /57, Ebu Davud Edep/113; İbni Mace Fiten/7
[5] Ahmed
b. Hanbel 5/411
[6] Hucürat
Suresi 13
[7] Ahmed
b. Hanbel 5/411
[8] Ahmed
b. Hanbel 4/273;5/220
[9]
Mezhepler Tarihi M. Ebu Zehra cilt 1 s.25,27


Yorumlar