ANADİLLE EĞİTİLMEK!

Cevher Kara

Müslümanlar, uzun bir süredir kendi gündemlerini belirleme iradesinden yoksundurlar. Bu yoksunluk, hayatın her alanında yakıcılığını hissettirmekle beraber, doğal bir sonuç olarak Müslümanlar, başkalarının ısmarladığı, kesip biçip önümüze sunduğu gündemleri yine o başkalarının uygun gördüğü tarzda, onay verdiği mefhumlarla tartışmaktadırlar. Çünkü biz, akidemizin bir ‘çözüm kaynağı’ olduğu düşüncesinden, dünyaya hayır namına bir şeyler verebileceğimizden vazgeçirtildik ve muasırlara yetişmekten başka iyi bir şey yapamayacağımıza inandırıldık. Şimdi de bunun ceremesini çekiyoruz. Misaller vermek mümkün: Başörtüsünün, Allah Azze ve Celle’nin tesettür emrinin gereği olduğu, bir mümin için şüphesizdir. Fakat egemenler, ilk olarak başörtümüze ‘türban’ diyerek ismini, ‘siyasal bir simge’ diyerek konumunu, ‘demokratik bir hak olup olmadığı’ muvacehesinden ele alarak tartışma zeminini belirlemeye yelteniyorlar. Biz de bu yeltenişe -ne yazık ki- engel olamıyoruz. Hatta çoktan ikna olduğumuz da söylenebilir. Oysa başörtüsünün tek bir konuşulabilirlik zemini vardır o da: ‘Başörtüsü Müslüman kadının tacıdır’ ve bu, sadece ve sadece Allah Subhanehu öyle istediği için öyledir. Egemenlerin rahatsızlığı ise, ne sadece mü’mine kadındır ne de onun başörtüsüdür. Onların asıl rahatsızlığı İslam’dır, İslam’ın, hâkimiyetlerini ellerinden alabilme gücü ve yeteneğidir. Meseleyi bu meyanda ele almadıkça bütün ele alma çabalarımız bizi İslamî olmayan bir noktada durduracaktır.

Temsil ve misallerin, giriş için yaptıkları yardımdan sonra, İslam ailesinin bir ferdinden bahsetmek istiyorum ki, kendisine yaklaşık yüz yıldır zulmün her çeşidi reva görülmektedir: Kürt. İslamî Hilafet’in adil yöneticilerinin dirayetlerini, ferasetlerini ve hâkimiyetlerini yitirmesi ve bu topraklardan el-etek çektirilmesi ile zulmün başlaması, sistematik bir karaktere bürünmesi ilginç bir şekilde aynı zamana denk geliyor. Tabi bu durum yalnızca Kürtlerin yaşam alanlarına sirayet etmekle kalmadı; İslam Ümmeti’nin tümü ve insanlığın da ‘Batılı olmayan tarafı’ (Afrika, Latin Amerika), Kapitalist ve Sosyalist sömürüden nasiplendirildi. Uygulanan zulmü, ölümler, baskılar, işkenceler, talan edişler, vs. gibi somut yönüyle değerlendirmek bize harekete geçmek için bir atılım verse bile, işin ideolojik boyutunu değerlendirmeden yapacağımız bir atılım sömürgenlerin hesabına hizmet edebilir. Peki, nedir mevzuun ideolojik boyutu?

Ulusçuluk: Bir Kapitalist Proje.

Birtakım Kürtçü kardeşlerimiz, Kürtçülüklerine dinî bir meşruiyet kazandırmak için bazı ayet-i kerimeleri getirip önümüze koyuyorlar:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (el-Hucurat 13)

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, âlimler (bilenler) için gerçekten ayetler vardır.” (er-Rûm 22)

Oysa bu delilleri (ayetleri) Kürtçülük dâhil bütün milliyetçi ve ulusçu fikirleri reddeden kardeşlerine değil, insanın doğuştan edindiği özellikleri yadsıyan, bu edinimleri bir aşağılama ve sömürü malzemesi yapan Batılı ‘kâfirlere’ okumalılar. Ama sevgili kardeşlerimiz, bunu yapacakları yerde onların ‘self determinasyon’, ‘reel politik’ gibi bir tek Batılıların çıkarlarına hizmet eden zokaları yutmakta bir beis görmüyorlar. Bugün, mahkemelerine gözlemciler gönderen, eğitim kampları kuran, hiçbir ‘demokratik’ yardımı Kürtler’den esirgemeyen Batılının daha dün Urfa’sını, Maraş’ını işgal ettiğini, bu işgali bile buraya kendi kuklasını bırakarak sona erdirdiğini unutuyorlar. Hâlihazırdaysa yanı başlarındaki Türkmen ve Arap kardeşlerine her türlü zulmü reva gören, Kuzey Irak’ın petrollerini yağmalayan, Afganistan’da koalisyon halinde zulümler işleyen yine Batı değil midir? 

Gelelim ayetlerin tevilindeki hataya… 

Rabbimiz Zülcelâl, insanları halklar, kabileler, farklı dil ve ten renklerinde yaratmasını bir ‘tanışma, kaynaşma’ vesilesi kılarken, bu ayetler o kardeşlerimizin elinde bir ‘ayrışma’, ‘ümmet vasfına halel getirtme’ işlevi görüyor. Nihayetindeyse Rabbimiz, üstünlüğün, takva (Allah’ın rızasını yitirmekten sakınma) dışında herhangi bir şey ile olmadığını belirtiyor ki, bu bile milliyetçi bütün çabaların (menfî-müspet) fasitliğini ortaya koymaktadır. 

İşin altında yatan şeyse, Batıcı ve doğal olarak ulusçu Türkiye Cumhuriyeti’nin yapmış olduğu imha ve asimilasyon faaliyetlerine verilen cevabın tepkiselliğidir. Her tepkisel karşı koyuş gibi bu karşı koyuş da, tepki verdiği şeyden beslenmektedir: Türklük bilincine, Kürtlük bilinciyle cevap vermek! Bu problem, Batı’nın icat ettiği, ihraç ettiği bir problemdir. Bu probleme Batıcıl çözümler getirmek ne kadar yanlışsa, gayri-İslamî bir yönetimde gayri-İslamî bir hükümet ve örgütten taleplerde bulunup buna ‘Kürt meselesine İslamî çözüm’ demek de o derece yanlıştır. İster Müslim ister gayrimüslim olsun, tebaasının dilini yasaklamak, meşru kültürüne engel koymak, İslam’ın ve onun yönetim tarzı olan Hilafet’in öngördüğü, onayladığı bir şey değildir. İslam’ın böyle bir handikapı yoktur, bu sorunlar, O’nun egemen olduğu bir yerde ancak birer fantezi şeklinde var olabilir. Delili ise, yüzyıllardır İslam bayrağı altında, herhangi ciddi bir engelle karşılaşmadan yaşayan dil ve kültürlerdir.

Arapçanın Müstesnalığı

Allah Subhanehu, son vahyini Farsça, Türkçe, Kürtçe veya İngilizce inzal etmedi. İslam için dil olarak Arapçayı seçti ki bu, O’nun hükmündedir ve O, hükmünde hikmet sahibidir. Dileseydi farklı bir dil seçerdi ama seçmedi. İşbu sebepten, Allah’ı razı etmek adına İslam’ı hakkıyla anlayıp, onunla amel etmek isteyen âdemoğlu, bu dili öğrenmelidir. Eğitim ve öğretim mekanizmalarını elinde bulunduran İslamî yönetim de, bu dilin Müslümanlar arasında kâmil bir şekilde var olabilmesi için elinden geleni yapmalıdır. Tabi ‘elinden gelen’ kapsamına, Arapçanın eğitiminin verilmesi ve ana eğitim dili haline getirilmesi de girer. Arapçanın müstesnalığı, muhteşem bir dil olmasından daha çok -ki muhteşem bir dildir-, İslam Dini’nin, İslam İdeolojisi’nin Arapça bir kitaba ve Arapça hadislere sahip olmasıdır. Birileri sivrilip “Bu Arapçılıktır” derse, ya onca sayıp döktüğümüz şeyleri zerre miskal anlamamıştır ya da bağcıya kastı vardır. 

Dünyayı İslam’ca anlayıp, İslam’ca yorumlamanın ve bunu Ümmet sathına yaymanın başka bir hal çaresi yoktur. Eğer bunu geliştirebilmiş olsaydık, yenilmiş ve her alanda işgale uğramış bir ümmet değil de, dünyayı huzura sevk eden ‘en hayırlı ümmet’ olarak kalacaktık. Zira bizim yenilgimiz ‘fikren’ başlamıştır ve bu fikrî yenilgi, Akidemizin esaslarıyla bağımızı kuran ve ‘ictihad dilimiz’ olan, dolayısıyla ‘tefekkür dilimiz’ olan Arapçanın, medreselerde ‘nasara, yensuru’ darlığında bırakılmasıyla doğrudan, çok doğrudan ilgilidir. Batı, yeni bir ideoloji ile ayaklanırken, bunu yaymağa başlamışken, her alana milliyetçi tohumlar serpiştirirken, biz, Arapçayı ve içtihat kurumunu ihmal etmemizin bedeli olarak afallayıp kaldık. “Kem, küm” etmeğe başladık, şaşkınlığımız hayranlığa dönüştü; celladımıza hayran kaldık.

Anadilde ‘Ne’yin Eğitimi, ‘Nasıl’ Eğitim?

Dil hakkında ne kadar çok konuşursak konuşalım, ne kadar çok yazarsak yazalım haddi zatında dil, bir araç! İletişmek için kullandığımız bir araçtan bahsediyoruz ‘dil’ deyince. Duygumuzu, düşüncemizi, ideolojimizi ve anlayışımızı aktarmak için kullandığımız bir ‘şey’. Eğer dili, ‘anadil’ ve ‘eğitim’ başlıkları özelinde ele alıyorsak, o halde anadilde ‘ne’yin eğitimini aldığımız konusu bütün önemiyle önümüze dikiliyor. Yani onu ‘ne’ye araç kılıyoruz, alet ediyoruz? Evet, anadilimizde neyi tedris ve talim edeceğiz? el-Cevap: Bilimsel metodun ilahlaştırıldığı, evrim teorisinin esas alındığı, insanı birbirinin kurdu diye tanımlayan, pragmayı ideal ölçü diye sunan, hasılı kendisini ve dünyayı zulmün ve çirkefin batağına sürükleyen modern, kapitalci, materyalist insanı oluşturacak laik bir eğitimdir, bize gördürülecek olan. 

Bundan daha önemsiz olmayan bir diğer husus ise, bu eğitimin ’nasıl’ verileceğidir. Hangi şartlar altında verilecektir, bu eğitim? Mesela, ‘karma sistem’ desek, ‘başörtüsünün yasak edildiği bir sistem’ desek yeterince aydınlatıcı olur mu? Peki, Müslüman ebeveynlerin böyle bir eğitim hakkında düşünceleri ne olmalıdır? İslam, bu hususta bize neyi yasak, neyi mubah kılmıştır? Cinsel eğitim adı altında, flörtün ve evlilik dışı cinsel ilişkinin doğal gösterilmesi, bir tarafa teşvik edildiği bir eğitim sistemi bizce ne anlama gelmelidir? Bu soruların cevaplarını Akidemize yaslanarak cevaplamamız, en azından şu dil, anadil mevzuunda ısmarlama gündemleri ve onları değerlendiriş şeklini terk etmemizi sağlayacak, gösterilmek istenmeyeni görmemize yardımcı olacaktır.

Tabi, bu başlık altında saydığımız hassasiyetler, İslamî hassasiyetlerdir. Zaten biz de mevzua İslam’ca, Müslüman’ca bir perspektiften bakmaya çabalıyoruz. Eğer Kürtlerden veya Türklerden yahut Araplardan bahsedecekseniz, onlar adına bir şey söylemeye yeltenecekseniz, İslam’ı başrole almak zorundasınız. Zira bu kavimler, İslam’a kopmaz bağlar ile bağlanmışlardır ve onların da diğer insanların da maslahatı İslam’dadır, İslam’ın çözümlerindedir. İslam’ın çözümleri de ancak O’nun hâkim bir güç haline gelmesiyle olacaktır. Hamdolsun ki, bunu da uzak görmüyoruz. 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz