BATI’NIN NÜKLEER TEKNOLOJİYİ TEKELLEŞTİRMESİ VE MÜSLÜMANLARIN DURUMU

Talha Yaşar


Günümüzde teknolojinin ulaştığı boyutlara baktığımızda oldukça ileri bir seviyeye geldiği yadsınamayacak bir gerçektir. Günümüzde çok ileri ve çeşitli teknolojiler kullanılmaktadır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: Uzay ve Havacılık, Bilgisayar ve de Nükleer teknolojiler. Bu teknolojilerin her bir alanı içerisinde binlerce gelişme olmuş ve halen olmaya da devam etmektedir. Bununla birlikte bunlar, kendilerini kullanan devletlerin birçok alanda öne geçerek, askerî, iktisadî ve siyasî alanda üstünlük sağlamalarına vesile olmuştur. Bu gelişmeler ışığında konumuzun odak noktasını devletlerarası siyaseti en fazla meşgul eden, güçlü devletlerin diğerlerini ekarte etme aracı olarak kullandıkları, nükleer teknoloji oluşturacaktır. 1896’da uranyumun keşfedilmesiyle birlikte nükleer teknolojiye ilk adım atılmış oldu. Uranyum elementinin ayrıştırılmasıyla (füzyon) ortaya çıkan muazzam enerji, bilim dünyasında adeta bir devrim niteliğinde olmuştur. Bu buluşla, sanayi devrimiyle birlikte kömürün enerji sağlamadaki öneminin, geri plana atılacağı kanaatleri de oluşmaya başlamıştır. 

Nihayetinde bu muazzam enerji, sanayi, tıp, gibi alanlardan önce askerî amaçlı olarak geliştirilmiş ve nükleer silaha sahip olan ABD, II. Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda, 1945 yılında bu silahı Japonya’ya karşı kullanarak büyük bir caydırıcılık gücüne sahip olduğunu dünyaya kanıtlamıştır. Yüz binlerce insanın ölümüne yol açması ve bıraktığı tahribat, bu silahın caydırıcılık boyutunu gözler önüne sermiştir. ABD’ye askerî, iktisadî ve siyasî üstünlük sağlayan bu gelişme, ABD’nin, dünya siyasetinde daha fazla söz sahibi olmasını sağlayarak Kapitalist ideolojinin en büyük temsilcisi olduğunu ortaya koymasında önemli bir etken teşkil etmiştir. ABD’nin bu hamlesi, rakip devletlerin harekete geçmesine sebep olmuş, bu devletler de bu devrimden istifade etmenin yollarına başvurarak devletlerarası siyasî arenada güç olduklarını ispatlamaya çalışmışlar. Akabinde 1948’de Rusya, 1952’de İngiltere, 1960’da Fransa, 1964’de Çin, 1974’de Hindistan, 1998’de ise Pakistan, nükleer silahlara sahip olmuşlardır. 

Nükleer teknoloji, tabii olarak sadece askerî silahlarla sınırlı kalmadı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra hızlı bir sanayileşme süreciyle birlikte ortaya çıkan enerji sıkıntısı, sanayinin olmazsa olmazı olan enerjiyi bu yolla karşılama yolunda adımlar atılmasına sebep oldu. 1950’de ABD tarafından nükleer enerji tesisleri kurulmaya başlanmış ve birçok sanayileşmiş ülke de, sanayileri için gerekli olan enerjiyi temin etme yoluna başvurmuşlardır.

Bugün, dünya üzerinde 442 adet nükleer enerji tesisi mevcut olup, bunun 104 tanesi ABD’de, 59 tanesi Fransa’da, 54 tanesi Japonya’da, 32 tanesi Rusya’da, 19 tanesi İngiltere’de, 17 tanesi Almanya’da ve kalanı da diğer Batı, Uzakdoğu, Latin Amerika ülkelerinde yer almaktadır. Genel itibariyle gelişmiş ülkeler bu teknolojiden istifade etmektedirler. Bu teknolojiye sahip olmasını istemedikleri -özellikle Ortadoğu merkezli- devletlerde de, çok farklı entrikalar üretmektedirler. Mesela, Türkiye’de yıllarca, bu enerjinin çok pahalı bir enerji olduğu, çevreyi çok fazla kirlettiği, risklerinin fazla olduğu yönünde birçok yanıltıcı haberlerle, emirlerindeki STK, TV ve gazeteler aracılığıyla, bu enerjiye sahip olunmaması yönünde kamuoyunu yönlendirmişler. Türkiye’de, halen bir nükleer enerji tesisi kurulamamıştır. 

Peki, Batı, neden Ortadoğu merkezli devletlerde bu teknolojinin kullanılmasını istemiyor? 

Nükleer enerji tesislerinin kurulmasıyla birlikte başlayacak olan nükleer teknolojik gelişme, süreç içerisinde kendi kontrolleri dışındaki merkezlerde geliştirilip, kendileri aleyhine bir askerî tehdit olabilir. İşte bunun önüne geçmek için tedbir amaçlı olarak bu teknolojinin, özellikle Müslümanların elinde kendilerinden bağımsız bir halde bulunmasının hatta daha tehlikelisi Müslümanların bir devlet olarak karşılarına çıkacağı gün böylesi bir teknolojinin bu devlette bulunacağı ihtimali -sadece enerji için dahi olsa bile-, bu tesislere izin vermemek için sömürgeci kâfirlerin nasıl bir oyunun içerisinde yer aldıklarını göstermeye yeterlidir. Bugün ABD enerjisinin %20’sini, Fransa %70’ten fazlasını, Japonya %30’unu nükleer enerji tesislerinden sağlıyor. Fransa’daki bir nükleer tesis, Fransa için gerekli olan yıllık enerji ihtiyacının iki katı kadar enerji üretmekte, bununla birlikte Fransa, AB ülkelerine nükleer enerji ihraç etmektedir. Çünkü bu enerjinin devasallığı şu şekilde açıklanabilir: 1 kg odundan 1 kwh elektrik, 1 kg kömürden 3 kwh elektrik, 1 lt petrolden 4 kwh elektrik, 1 kg. uranyumdan 50 bin kwh elektrik üretebilirsiniz, başka bir ifade ile 1 gr uranyum 2,5 ton taş kömürünün verdiği enerjiye denk gelmektedir. Batılılar, radyasyon, nükleer atık, çevre felaketi gibi sunî meselelerle bu gerçeğin üstünü örtmüşler ve 50 yıldır kendileri bu enerjiyi kullanırken, Müslüman halkın başındaki ajan idarecilerin elleriyle de Müslümanların beldelerini, enerjide % 80-90 oranında bağımlı hale getirip, kaynakları sınırsız olmasına rağmen Müslümanlara dünyanın en pahalı elektriğini kullandırtmışlardır. 

Sömürgeci kâfir devletler, istedikleri bir şeyi bir yerde yaptırmak için kendileri için gerekli kamuoyunu oluşturacak, hedef saptıracak bir takım STK, TV ve gazeteleri yerinde kullanarak oralara askerle, silahla girmeden, bu gayesine ulaşabilmektedir. Buna en iyi örnek ise, 1986 yılında Ukrayna’daki nükleer enerji tesisinde meydana gelen, Çernobil kazasında binlerce kişinin öldüğü binlerce dönüm arazinin kullanılamaz hale geldiğine yönelik asılsız haberleridir. O dönemde AB ülkelerine en fazla çay satan Türkiye’nin, bu çayların radyoaktiviteye maruz kaldığı gerekçesiyle bu pazardan çekilmesi sağlanırken, üretici dahi olmayan İngiliz çayları, 10 yıl boyunca AB’de en büyük pazarı oluşturmuştur. Ne gariptir ki, çay ile aynı yerde yetişen fındık için böylesi bir radyoaktiviteye maruzluk söz konusu olmamıştır. Bunun nedeni de herhalde, fındık üretiminde başat olan Türkiye fındığının büyük çikolata şirketlerinin fındık ihtiyacını karşılaması olsa gerektir. 

Ayrıca yine bu nükleer teknoloji üzerindeki mugalâtalara benzer bir yanıltmaca örneğini Türkiye halkı, altın madeni arama-çıkarma faaliyetleri çerçevesinde Bergama’da yaşadı. Siyanürün toprağa ve havaya karıştığı dolayısıyla bitki, hayvan ve insanları zehirlediği iddiasıyla siyanürle altın aranmasının önüne geçilmesi amacıyla tepkiler verilmişti. Bergama köylülerinin bayraklaştırılmasıyla medyada kara kampanya yapılan bu altın arama-çıkarma faaliyetinde ise gerçekler hiç de medyanın afişe ettiği gibi değil. Tabii burada bu meselenin detayına girecek değilim, fakat şunun bilinmesinde fayda var ki, altının çıkarılmasında değil de altının ayrıştırılmasında altın kullanılıyor. Ve bu yöntem, yaklaşık yüz yıldır ve dünyadaki yaklaşık 800 altın madeninde uygulanan bir yöntem. Bir not daha; bu altın ayrıştırmasının yapıldığı ortamlarda kullanılan siyanür oranı bir sigara dumanınınkinden daha azdır ve yüz yıldır uygulanan bu siyanürlü yöntemden ölen bir kişi bile olmamıştır. (www.karaklavye.com/altin-siyanur-cevreye-etkileri-zararlari.html) Bu kısa açıklama sömürgeci kafirlerin ve yerli işbirlikçilerinin manipülasyon kabiliyetin yönelik bir dipnottu. Bugün bu manipülasyon şuanda da nükleer enerji alanında sergilenmekte ve özellikle Müslümanların bu ve benzeri enerji sistemlerinden uzak durmaları istenmektedir. 

Halkı Müslüman olan sadece bir devlette yani Pakistan’da, sadece bir (1) nükleer enerji tesisi var. Halkı Müslüman olmasına rağmen, Pakistan’da nükleer enerji tesisinin var olmasının sebebi, Amerika güdümündeki Pakistan’ın, bölge dengeleri açısından, İngiliz güdümündeki Hindistan karşısında -ki, Hindistan’da da nükleer tesis mevcuttur-, eşit bir pozisyonda bulunabilmesidir. Pakistan dışında halkı Müslüman olan hiçbir devlette, ne nükleer enerji tesisi ne de askerî amaçlı nükleer silahlar mevcuttur. 

Önümüzdeki günlerde Türkiye’de nükleer enerji santrali çalışmaları yürütülecektir. Bu gelişme, yukarıda ifade edilen, Batı’nın, halkı Müslüman olan ülkelere böyle bir teknolojinin kullanmasına yönelik ambargosunu ortadan kaldırmış olmuyor mu, sorusunu gündeme getirebilmektedir. el-Cevap: Hayır! Bu gelişme, bağımlılığı daha da arttıracaktır. Çünkü Aralık 2010’da imzalanan Yakıt Bankası’nın süreci, bu gelişme ile başlatılmış oldu. 

Yakıt Bankası ne ifade ediyor? 

ABD, Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere devletleri, Devletlerarası Atom Enerjisi Kurumu aracılığıyla uranyumun zenginleştirilmesi ve satılmasını sağlayacak. Yani bu ülkelerin dışında uranyum zenginleştirme çalışmaları yapılamayacağı için diğer ülkelerin bu teknolojiden istifade etmelerine ambargo konulmuş olacak. Bununla bu devletler, nükleer yakıtta tekel oluşturarak, bundan hem çok büyük paralar kazanacaklar, hem de, devletlerarası siyasette bu enerjiyi, istemedikleri ülkelere vermemiş olacaklar. Türkiye gibi tamamen dışa bağlı ülkelerde çalışması yeni başlayan nükleer enerji meselesi, artık avantajlı olma durumundan dezavantajlı bir hale gelmiş olacak ve kurulacak santraller tamamen bu güç odaklarının insafına kalmış olacaktır. Özellikle bugünlerde AKP Kabinesi’ndeki bakanların, başta Enerji Bakanı’nın nükleer enerjiyle birlikte Türkiye’nin büyük oranda enerji sorununun çözüleceği iddiaları, kendilerinin dahi inanmadıkları kocaman bir yalandır. Yukarıda bahsettiğimiz Yakıt Bankası Anlaşması’nın gerçekleşmesiyle birlikte bugün enerjide %70’in üzerinde olan bağımlılığının, nükleer enerjiyle birlikte %90’lara çıkacağı kesindir. Nedeni ise şöyle açıklanabilir: 

Sizler, bu santrallerin kurulması noktasında tamamen dışarıya bağımlı olmanız, yani teknik eleman, malzeme ve en önemlisi bu santraller için gerekli olan hammaddeyi saydığımız ülkelerden almak zorunda olacağınız için, her şeyiyle göbekten onlara bağlı kalacaksınız. AKP Hükümeti, ya Yakıt Bankası Anlaşması’yla bu halkın kaynaklarını sömürgeci kâfirlerin pençesine vermekle nasıl bir gafletin içerisinde olduğunun farkında değildir ya da bu meseleyi de diğer meselelerde yaptığı gibi Ümmet’in kaynaklarını hainlikle kâfirlere peşkeş çekmek kullanacaktır. Bugün nasıl ki Türkiye doğalgazda, % 80-90 oranında Rusya’ya bağlıysa, petrolde, %90 ABD’ye bağımlıysa, kurulacak nükleer tesislerin hammaddesi için de, %100 Yakıt Bankası anlaşmasındaki devletlere bağımlı olacaktır. Nasıl ki aldığınız petrolün dışarıda bir kuruş artması burada 10 kuruş artmasına neden oluyorsa, her kış kullandığınız doğalgazın fiyatı katlanıyorsa, %100 bağımlı olduğunuz nükleer enerjiyle birlikte her ay vatandaşın faturası biraz daha kabaracak. 

Bu durum, sadece Türkiye’de yaşanmıyor tabii ki. Bilakis bu durum, Türkiye gibi uydulaştırılan tüm devletlere ait bir karakterdir. Batılıların bu enerjiden, elektrik üretiminde, askerî teçhizatta ve uzay ve tıp alanında 50 yıldır faydalanmalarına rağmen, halkı müslüman olan beldeler bu teknolojiye ulaşmanın önünde büyük bir ambargoyla karşılaşıyorlar maalesef.

Batı, bu teknolojinin, çevreyi kirlettiği, ekonomik olmadığı yönündeki asılsız haberlerle İslamî Ümmeti uyutmayı ve işlettiği yüzlerce santrali, benzer spekülasyonlarla kamuoyunun dikkatinden uzak tutmayı da büyük bir kurnazlıkla başarmıştır. Yine kimse, bu enerjiye sahip ülkelerin -özellikle ABD’nin- 1950’lerden bu yana denizaltı araçlarına, savaş gemilerine, kruvazörlerine, firkateynlerine deniz üstünde ve altında az bir yakıtla çok uzun bir süre hareket kabiliyeti sağlayan nükleer enerjinin, çevreyi kirlettiğinden ya da ekonomik olmadığından bahsetmemiştir. Nihayetinde bu askerî araçlar için yaklaşık 1000 adet nükleer reaktör kullanılmaktadır. Bu teknoloji, uzay araçlarının yakıtı, imalatı, tıpta çeşitli cihazların yapımı, gıdada, temizlik ürünlerin imalatında, sanayide kalite kontrolün yapılması gibi birçok alanda önemli bir yeri doldurmaktadır. Askerî alanda nükleer silah yapımı gibi önemli bir tehdit ve caydırıcı özelliği bulunan bu teknoloji sayesinde ABD 3.500, Rusya 2.500, Fransa 400, Çin 400, İngiltere 200, Hindistan 35, Pakistan 25, “İsrail” ise 20 adet nükleer başlıklı füzeye sahip olmuşlardır. Hal böyle olunca, bu sayılan devletler, kendileri karşısında başka yeni devletlerin -özellikle Müslümanların- elinde böylesi bir teknolojiyi bulundurmasını istemeyeceklerdir.

Batı, Yakıt Bankası sistemi ile bu teknolojinin kendileri dışındaki güçlerin eline geçmesini engellemiş oldu. Buna rağmen sadece nükleer enerjiden yararlanmak isteyen ülkeler, çok yüksek meblağlar karşılığında ve sadece enerji alanında kullanabilecekleri yakıtı sadece bu Banka’dan alabilecekler. Bu Yakıt Bankası anlaşmasıyla oluşan tekel sayesinde, dünya üzerinde var olan uranyum, toryum gibi madenleri çıkaran fakat işleyemeyen ülkeler de, bu stratejik önemi olan madenleri Yakıt Bankası üyesi ülkelere çok ucuza satmak durumunda kalacaklar. Geleceğin enerjisi olan termonükleer enerji için gerekli olan hammadde de bu yolla sağlanmış olacak. Bu vakıalar, mevcut konjonktürdeki gelişmelerdir.

Fakat Batı’nın tüm bu engelleme çabalarının altındaki saik, müstakbel Hilafet Devleti’nin her an ikamesi ihtimalidir. Müstakbel İslamî Devlet’in eline geçebilecek böylesi bir teknoloji, onu devletlerarası arenada zirve konumuna taşıyacak önemli bir silah olacak. Zira onlar çok iyi biliyorlar ki bu Devlet, -bugün olduğu gibi- kendi hegemonyasında olan devletler ve bunların Müslümanların başlarına çöreklenmiş ajan yöneticiler gibi olmayacak. Bilakis dünya liderliği yarışında kendilerine rakip olacak, Ümmeti uyuduğu uykudan uyandırıp onları sahip oldukları mevcut teknolojiden çok daha üst seviyelere çıkarabilecek bir potansiyele sahiptir.

İslam Beldelerinde bol miktarda bulunan petrol, doğalgaz, kömür, uranyum, toryum gibi madenler sayesinde Hilafet Devleti’nin bir enerji sıkıntısı olmayacaktır. Ayrıca dünya devletlerini bir takım anlaşmalarla bağımlı hale getiren BM, NATO, Yakıt Bankası gibi kurum ve anlaşmaları da tanımayacağından bağımsız bir yapıda olacak ve gerek nükleer enerji santrallerinin kurulmasında ve gerekse nükleer silahların üretilmesinde kimseye hesap verici olmayacaktır. 

Ayrıca bu teknoloji için gerekli olan teknik donanım, kalifiye eleman, uranyum ve toryum gibi madenler, Müslümanların beldelerinde oldukça fazladır. Yine bu teknoloji, askerî amaçlar için de en yüksek oranda kullanılabilecek bir potansiyele sahiptir. İster donanma araçları için olsun, ister nükleer silahlar için olsun, bu teknolojiye ve daha ileri teknolojilere (termonükleer enerji gibi) sahip olması İslamî Devlet için zorunluluk haline gelmiştir. Çünkü düşmanı korkutmak, caydırmak için bu silahlara sahip olması farziyet kazanmıştır. 

Bu güç, Ümmet’e güven verirken sömürgeci kâfirlere ise korku salacaktır. Devlet, bu teknolojiyi kullanırken bugünkü Kapitalist devletlerin yaptığı gibi, ekini ve nesli mahveden bir mahiyette bu teknolojiyi bünyesinde bulundurmayacak, kaymağını yiyip zehirli çöplüklerini üçüncü dünya ülkelerine atmayacak. İnsanî, ahlakî, ruhî kıymetler, üzerinde yükselen bir medeniyetin salt maddî kıymet üzerine inşa edilmiş bir ideoloji gibi hareket etmesi beklenemez zaten. Zira tarih ve beldeler İslam İdeoloji’nin ortaya çıkardığı eserlere şahitken, Kapitalist ve Komünist ideolojilerin yaptığı tahribat ve yıkımlara da şahittir. İnsan merkezli bir devlet olan Hilafet Devleti, bırakın insanların hayatıyla oynamayı, çevreyi, bitki ve hayvanları dahi koruyacak planlar projeler ortaya koyacaktır. Nükleer teknoloji bir devrimdir, fakat Kapitalist devletlerin elinde insanlığın faydasından ziyade, insanlığın katline kullanılan bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu, Japonya’da, Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta, Çeçenistan’da ve diğer beldelerde yakinen görülmüştür, yaşanmıştır. 

Hilafet Devleti’nde ise bu teknoloji, öldürmek için değil yaşatmak için, fakirleştirmek için değil refah seviyesini yükseltmek için, mutsuzlaştırmak için değil, mutlu bir yaşam sürdürülmesi için en üst seviyede kullanacaktır, inşaAllah.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz