GÜCÜNÜN SIRRINI KEŞFET (1)

Fuad Hamidoğlu

Yepyeni bir eser ile sizleri buluşturuyor ve değerli Kardeşimiz, Fuad Hamidoğlu tarafından kaleme alınan “Gücünün Sırrını Keşfet” adlı kitabı, yazı dizisi halinde sizlerle paylaşmak istiyoruz. Müelliften ve emeği geçen herkesten “Allah razı olsun” diyerek, Rabbimizden, onları hayırla mükâfatlandırmasını niyaz ediyoruz. Eserin hazırlanması ve gerekli basım işleri bittikten sonra bu kitabı inşaAllah yakın bir zamanda sizlerle buluşturacağız.

Önsöz

Bir zamanlar İslâm Ümmeti, hayatın muhtelif alanlarında ışık saçıcı olarak ilmî bulguları, çeşitli uzmanları ve bilim adamları yetiştirmenin kaynağını teşkil ediyor, büyük işler ve muazzam projeler gerçekleştiriyor, başarı üstüne başarılar katıyor ve tarihin önemli olaylarını yönetiyordu. O hiç kimseye değil, bütün dünya ona hayranlık duyuyor ve tâbi oluyordu. O, bunların yanı sıra hayatın ışığı idi ve hayat onsuz düşünülemiyordu. O insanların ürettiğini tüketen değil, insanların tükettiğini üreten bir ümmetti. Büyük işleri gerçekleştirmede ve yüksek hedeflere ulaşmada İslâm Ümmeti hem fert, hem aile, hem toplum ve hem de devlet olarak ‘Kudvetun Hasane’ yani uyulması gereken güzel bir örnek olup hak ettiği yüksek bir konumda idi. Öyle bir konumda idi ki, her işin birinciliğini kazanıyor ve bu işin altına tarihî imzasını atıyordu. Her safın önünde o vardı. İnsanlık treninin lokomotifiydi adeta. O kadar ki -Allah’ın izni ve yardımıyla- hemen hemen ele almadığı hiçbir bilim, geliştirmediği hiçbir teknik ve hakkında fikir beyan etmediği hiçbir mesele yoktu.

Kısacası; İslâm Ümmeti asırlardır zilletin, zulmün, karanlıkların, cehaletin, geri kalmışlığın, çöküşün ve yenilginin ne olduğunu bilmezdi. Hatta bu sözcükler ona çok yabancı idi. Elbette ki, İslâm Ümmeti’nin içinde bulunduğu bu yüksek konumdan sadece Müslümanlar değil, onlarla asırlardır sorunsuz olarak beraber yaşamış gayri Müslimler de yararlanıyordu. ‘Altın çağ’ veya ‘Aydın çağ’ diye nitelenen dönem buydu. İslâm Ümmeti’ni bu yüksek konuma taşıyan tek faktör, ‘İslâm Akidesi’ ve bu Akide’den alınan hayat ile ilgili doğru, güçlü ve etkileyici olan anlayış ve bakıştı.

Ne yazık ki, İslâm Ümmeti hayata ilişkin bu doğru ve güçlü anlayış merkezinden uzaklaşınca, Allah’ın kendisine bahşettiği ‘birincilik’ konumunu ve dünya liderliğini yavaş yavaş kaybetmeye başladı. Hayat düzenleyicisi olan İslâm’ı hayatın bütün alanlarında ihmal edip, bunun yerine kendisine yabancı ve dışarıdan ithal edilmiş hayat ile ilgili anlayış ve bakışlardan etkilenince, bu büyük kayıp daha da büyüdü ve İslâmî anlayışın hayatın hemen hemen hiçbir alanında etkisi ve başarısı kalmadı.

Artık üretkenlik yerine tüketicilik, izzet yerine zillet, adalet yerine zulüm, nur ve hidayet yerine karanlıklar, ilim yerine cehalet, gelişmişlik yerine geri kalmışlık, yükseliş yerine çöküş ve zafer yerine yenilgi geçti. İslâm Ümmeti artık her hususta ve hayatın her alanında inanılmaz derecede geriledi, ‘birincilik’ konumunu iyice kaybetti, gücünü büyük ölçüde yitirdi ve safların en arkalarına düştü. 

Sonuçta yükseliş dönemi de düşüş dönemi de Allah’ın koyduğu ilahî nizama uygun olarak gerçekleşmiştir. Kuşkusuz yükselişin de, düşüşün de sebepleri, her ikisine götüren yolları vardır. Köklü bir geçmişe sahip olan İslâm Ümmeti’nin tekrar ‘birincilik’ konumunu kazanması ve bütün dünyaya liderlik yapabilmesi için yükselişin sebeplerini incelemesi artık kaçınılmaz bir gerçektir. Çünkü -İslâm Ümmeti hariç-, artık gerçek manada insanlığa liderlik ve ‘birincilik’ yapacak ve karanlıklarda bocalanan insanlığı elinden tutup hidayete erdirecek ne bir inanç, ne bir sistem, ne bir ümmet ve ne de bir proje kaldı. Zira parlak geçmişini ve şanlı tarihini; saygıyla anmayan, onlarla iftihar etmeyen ve onlarla bağlarını koparan ümmetin, ne geleceği parlak olur, ne de şanı. 

İslâm Ümmeti’nin bütün insanlığa yapacağı ‘şahitlik’, davetçiliği ve liderlik görevi, Allahu Teâlâ’nın kendisine yüklediği bir görevdir. Bu görev kula kulluk değil, Allah’a kulluk görevidir. Bu yüksek hedeften, bu büyük işten daha yüksek ve büyük bir iş yoktur. İslâm Ümmeti herhangi bir ırktan veya coğrafik yapısından dolayı değil, takva özelliği, tek çözüm ve kurtuluş yoluna sahip olduğu için bu seçkin göreve seçilmiştir.

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمُ

“Muhakkak ki, Allah yanında en üstün olanınız, Allah’tan en çok korkanınızdır.” (el-Hucurat 13)

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا

“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahit olması için sizi adil bir ümmet kıldık.” (el-Bakara 143)

İslâm Ümmeti, bu yüce görevin ve üstün vazifenin farkına varmadığı sürece, insanlığın şu an içinde bulunduğu bu karanlık dehlizlerin sonu gelmeyecektir.

İslâm Ümmeti, yüksek bir hedef ve büyük bir iş olan insanlığa şahitlik ve liderlik yapmak için, ‘birincilik’ konumu, üstünlük, seçilmişlik, izzet ve kalkınmışlığın sebeplerine, geçmişte olduğu gibi bugün de tekrar sımsıkı sarılırsa ve bunun üzerinde sebat ederse Allah onun emeğini asla zayi etmeyecek ve onu mutlaka başarılı kılacaktır.

Bu âcizane çalışmada ele alınan konu oldukça önemli ve her Müslüman’ı ilgilendiren bir konudur. Çünkü İslâm Ümmeti’nin kendisi ve başkası için hayat bulması, hayat-memat meselesidir. Bu bir grup, cemaat, parti ve teşkilat meselesi değildir. Yine bu mesele, belli bir ırk, belli bir dil, belli bir renk, belli bir toprak ve belli bir coğrafya meselesi de değildir. Bu sorunu bütün Müslümanların üstlenmeleri gerekir ve bu konuyu ciddi olarak her Müslüman ele almalıdır.

  1. Sebep-Sonuç İlişkisinin Sözlük Anlamı ve Kullanım Alanı

Bazı bilim adamları ve fikir uzmanları sebep-sonuç ilişkisini şöyle tanımlamışlardır: “Nedensellik; genel olarak nedensellik ilkesi olarak bilinen, olay ve olguların birbirine belirli bir şekilde bağlı olması, her şeyin bir nedeni olması ya da her şeyin bir nedene bağlanarak açıklanabilir olması ya da belli nedenlerin belirli sonuçları meydana getireceği, aynı nedenlerin aynı koşullarda aynı sonuçları vereceği iddiasını içeren felsefe terimidir.” Kökü Arap lisanından gelen السَّبَبْ ‘sebep’ kelimesinin lügat manası ile ilgili olarak Arap Lisanı Uzmanı ibni Manthur ‘Lisan-ul Arab’ adlı muhteşem eserinde konu ile alakalı olarak şu sözlere yer vermektedir:

وَالسَّبَبُ: كلُّ شئٍ يُتَوَصَّلُ به إلى غيره؛ وفي نسخة: كلُّ شئ يُتَوَسَّلُ به إلى غيرِهِ، وقد تَسَبَّبَ إليه، والجمْعُ أَسْبَابٌ؛ وكلُّ شئ يُتَوَصَّلُ به إلى الشَّئ، فَهُوَ سَبَبٌ. 

“Başkasına ulaşmayı sağlayan her şeye ‘sebep’ denmektedir. Bir başka baskıda; başkasına ulaşmak için tutunmak istenen hususa ‘sebep’ denilmektedir. “Ona sebep oldu” ifadesi de bu türdendir. Çoğulu ise “esbab”(sebepler)dır. Dolayısıyla herhangi bir hususa ulaşmak için kullanılan her şey sebep olur.” 

Yine Muhammed bin Ebi Bekir er-Razî ‘Muhtar-ul Sihah’ adlı kitabında şu ifadelere yer vermektedir: “Başkasına veya elde edilmek istenilen bir hedefe ulaşmayı sağlayan hususa ‘sebep’ denir.” Zira köklü ve eski Arap dil bilgisi uzmanları ‘sebep’ kelimesini bu manada kullanmışlardır. Konu ile alakalı olarak da Zuheyir bin Ebi Selma isimli meşhur bir Arap Şairi şöyle der:

وَمَنْ هَابَ أَسْبَابَ المَنِيَّةِ يَلْقَهَا وَلَوْ رَامَ أَسْبَابَ السَّمَاءِ بِسُلَّمِ

 “Kim ecelin yollarından korkarsa onları bulacaktır.

Göklerin yollarına merdiven uzatsa da...”

Kısaca; sebep-sonuç prensibi hakkında kesin iki hususun ittifakla bulunmaları şarttır: Birincisi: Bir sonucun meydana gelmesi için onun bir sebebi ve dış etkenin olması. İkincisi ise; Sıralama bakımından sonucun sebepten önce değil, sebebin yani dış etkenin sonuçtan önce olması. Çünkü sıralamada bir yanlışlık olursa, sebep-sonuç prensibinin hem anlamı kalmaz hem de geçerliliği kalkar.

‘Sebep’ kavramı fıkıh usulü, tefsir, Arapça dil bilgisi ve İslâm fikri gibi önemli dallarda yer alarak konumuna ve durumuna göre sıkça kullanılmaktadır. Örneğin, ünlü Fıkıh Usulü Âlimi Seyfeddin bin Muhammed el-Âmidî fıkıh usulü açısından sebebin tanımı hakkında şöyle der: “Sebebin lügat anlamı ise ‘Amaçlanan bir şeye ulaştıran husus’tan ibarettir.” 

Ayrıca aynı mana olarak ‘sebep’ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de de geçmiş ve Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ

“İşte o zaman -görecekler ki- kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve -o anda her iki taraf da- azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.” (el-Bakara 166)

أَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبَابِ

“Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler -görelim-!” (Sa’d 10)

وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ. أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ

“Firavun, “Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa’nın İlahı’nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum.” dedi. Böylece Firavun’a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun’un tuzağı tamamen boşa çıktı.” (el-Ğafir 36-37)

Müfessir Kurtubî bu ayetlerin tefsirinde şöyle demektedir: “Sebebin sözlük anlamı olarak, “elde edilmek istenilen bir şeye ulaşmak için ip, vb. araç olarak kullanılan her şeye sebep denilmektedir.”

Bir diğer Müfessir Taberî ise bu ayetlerin tefsiri hakkında şöyle demektedir: “Araplarda sebebin aslı ise; “elde edilmek istenilen her şeye ulaşmak için ip, araç-gereç, rahim, akrabalık veya yol gibi kullanılan vasıta”ya denilir.”

Yine Müfessir Ebu’l-Kasım bin Ömer el-Zemahşerî ‘Keşşaf Tefsiri’nde ise bu ayetleri şöyle tefsir etmektedir: “Öyleyse onlar Arş’a ulaştıran yüksek dereceler ve yollarla çıksınlar. Göklerin sebepleri yani onlara giden ve götüren yolları ve kapıları...”

Ayrıca ‘sebep’ kelimesi fıkıh usulü âlimleri tarafından da şer’î hükmü tanıtan husus ve şer’î mana olarak kullanılmıştır. Örneğin, farz olan zekâtın düşmesi için kullanılan ‘nisab’, malın belli bir miktara ulaşması demektir. Keza, farz olan akşam namazını kılmak için güneşin batması yani vaktin girmesi gerekir. Yine farz olan Ramazan orucuna başlamak, hilalin görülmesine bağlıdır. Bu nedenle fıkıh usulünce zekâtın sebebi nisab, akşam namazının sebebi de güneşin batması ve orucun sebebi ise hilalin görülmesidir.

Buna göre hayatta belirlenen herhangi bir hedefe ulaştıran ve götüren yol, vb. hedefin sebebi olur. Bunun pratik anlamı ise, tayin edilen hedefe ulaşmak için götüren yolda mutlaka hırs ve gayret göstermek gerekir. Hedefe ulaşmada geciktiren ve oyalayan maddî ve manevî her türlü engele aldırış etmeyip hedefe devam etmek gerekir. Aksi takdirde hedefe asla ulaşılamaz. Zira her hedefin ve işlemin bir takım sebepleri vardır. Onlar olmadan hedefe ulaşmak imkânsızdır.

Bütün bunlara göre ‘sebep’ kelimesinin tanımı şöyledir: “Elde edilmek istenilen her şeye ulaşmak için kullanılması gereken yollardır.”

“Sebep” kelimesinden başka bir tanımın anlaşılması söz konusu değildir. Ayrıca sebep, mutlak anlamda ve her zaman beraberinde ‘sonuç’ gerektirir. Zaten ona sebep denmesinin hikmeti kesin olarak onun sonuç getirmesidir. Bu tanım ve mana; yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim, eski ve köklü Arapça dil bilgisi uzmanları, fıkıhçılar, âlimler ve fıkıh usulcüleri tarafından çok sıkça kullanılmıştır. Buna binaen susuzluğu gidermek üzere suya ulaşmak için kuyunun derinliğine salınan ip, İslâm’ın emrettiği Kur’an ve Sünnet merkezli yine İslâmî hayatın başlatılmasını sağlayan İslâm Devleti, ecelin bitmesi, gerekliliklerin yapılması, vb. hususlar birer sebeptirler. Çünkü elde edilmek istenilen şeye ancak bunların vasıtasıyla ulaşılabilir. Bu bağlamda, İslâm’da İktisadî Nizam’da ‘Mülk Edinme Yolları’ dediğimizde; daha önce sahip olunmayan bir malın mülkiyetinin bir şahsa verilmesini sağlayan yol demektir. Yine Kur’an tefsirinde ayetin nüzul sebebi/iniş nedeni dediğimizde de; ayetin nazil olduğu mesele/durum demektir. Misal olarak şu ayet-i kerimeyi ele alalım:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نادِمين

“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (el-Hucurat 6)

Büyük Mufessir Kurtubî, bu ayetin tefsiri hakkında şöyle der: "Bu ayetin nüzul sebebi, Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse... buyruğu denildiğine göre el-Velid b. Ukbe b. Ebi Muayt hakkında inmiştir. Buna sebep, Said’in Katade’den rivayet ettiğine göre şudur: “Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem el-Velid b. Ukbe’yi zekâtlarını toplamak üzere Mustalıkoğullarına göndermişti. Onlar Velid’i görünce ona doğru yürüdüler, o da onlardan korktu. -Bir rivayete göre bu korkmasının sebebi (cahiliye döneminden kalma) aralarındaki bir husumet idi.- Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e geri dönerek İslâm’dan irtidat ettiklerini haber verdi. Bunun üzerine Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Halid b. el-Velid’i göndererek ona, işi iyice tespit edip araştırmasını ve acele etmemesini emretti. Halid yola koyuldu, nihayet geceleyin onların yurduna vardı. Gözcülerini gönderdi, geri geldiklerinde Halid’e Mustalıkoğullarının İslâm’a sımsıkı sarih bulunduklarını, ezan okuduklarını ve namaz kıldıklarını duyduklarını haber verdiler. Sabah olunca Halid onların yanına vardı ve gözcülerin söylediklerinin doğruluğunu gözleriyle gördü. Allah’ın Rasulü’ne dönerek ona durumu haber verdi. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu."

Bu hadiseden anlaşılacağı üzere bir Müslüman hakkında bir hüküm vermek için yeteri kadar araştırmak gerek. Özetle; hedefe ulaştıran husus sebep, hedefin kendisi ise sonuçtur. İşte bundan dolayı sebep-sonuç ilişkisi doğmuştur.

Sebep-sonuç ilişkisi ise, sebepleri sonuçlarına doğru bir şekilde ilişkilendirerek bağlamak ve hedefe ulaşmak için gerekli hazırlıkları yapma prensibidir. Bu ise tevekkülden apayrıdır. Her ikisi de çok farklı konulardır ve birbirleriyle karıştırmaması gerekir. Biri yapılırken “ötekine lüzum yoktur” anlayışı çok yanlıştır. Bu anlayışa göre hareket edilirse hiçbir hedefe ulaşılamaz. Zira önemli işleri gerçekleştirme ve yüksek hedeflere ulaşma kuralı, güncel ve pratik olan sebep-sonuç prensibine bağlıdır. Bu işler ne kadar küçük veya büyük olsa da ve bu hedefler ne kadar uzak veya yakın olsa da durum aynıdır. Bazı örnekler verelim:

  • Esnaf, bir şirket kurup mal ile ilgili gerekli tanıtım ve reklamları yaptığı zaman,

  • Yolcu, Eminönü’den Üsküdar’a gitmek üzere feribot’a bindiği zaman,

  • Dava taşıyıcısı, İslâmî hayatı başlatmak amacıyla İslâm Devleti’ni kurmaya çalıştığı zaman,

  • Çiftçi, ekin mevsiminde toprağı sürüp tohumu ve gübreyi toprağa attığı ve toprağı suladığı zaman,

  • Ordu komutanı, düşmanın gücü ve hazırlıkları hakkında bir takım haberler toplayıp ordunun sayısını ve donanımını arttırdığı zaman,

  • Hasta, gerekli tedavi yöntemine bağlı kalarak, doktorun belirlediği ilacı aldığı zaman,

  • Ve bir mahalle sakinleri, bulundukları semtte bir okul inşa etmek üzere proje haritası, finans kaynağı, ilgili resmî makamların müsaadesi ve inşaatın yapılmasına ilişkin işçiler alındığı zaman… İşte bütün bunlar, sebeplerin sonuçlarına bağlanması kabilinden olan örneklerdir. Hedefe ulaşmak ve onu gerçekleştirmek, sadece ilgili ve gerekli sebeplere bağlıdır.

Fakat esnaf şirket açmazsa, yolcu da feribot’a binmezse, Müslüman kimse İslâmî hayatı başlatmak için İslâm Devleti’ni kurmazsa, çiftçi de tohumu toprağa vermezse, ordu komutanı da askerî hazırlıklarını yapmazsa, hasta tedavi yöntemine başvurmazsa ve mahalle sakinleri okul inşaatı için gerekli malzemeleri tedarik etmezlerse, bunların hiçbiri hedefine ulaşamaz. Gerekli ve ilgili işlemler yapılmadığı sürece bir hedefi belirlemenin de hiçbir manası yoktur. Şayet kişi; bu farklı işlemlerdeki gerekli hazırlıkları yapmaz, asalak tavır içerisinde işi oluruna bırakır da; “Nasıl olsa iş olacaksa, ancak Allah’ın takdir ettiği şekilde olur.” sözüne güvenip yan yatarsa ve bu şekilde Allah’a tevekkül ettiğini zannederse hayatında hiçbir hedefe ulaşamaz. Aksine bu tür düşüncelere ve hayallere kapılanlar, kahrından ölürler. Ayrıca bunun adı tevekkül değil, tevaküldür (tembelliktir). Zira İslâm, tembellik ve asalaklık dini değil; hareketlilik, canlılık ve üretkenlik dinidir. O kadar ki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Allah’a yönelerek şöyle dua ettiği rivayet edilmiştir:

أعُوذُ بِاللهِ مِن العَجْزِ وَالكَسَلِ وَالجُبْنِ وَالبُخْلِ وَالهَمِّ وَالحَزَنِ وَغَلَبَةِ الدَّيْنِ وَقَهْرِ الرِّجَالِ

“Acziyetten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, kederden, hüzünden, borcun galip gelmesinden ve kişilere musallat olmaktan Allah’a sığınırım.” 

Zira Allahu Teâlâ, kendisine ancak hakkıyla tevekkül edip sebepleri sonuçlarına sahih bir şekilde bağlayana muvaffakiyet verir. Sorumluluk bakımından sebep-sonuç ilişkisi, kaza dairesinde değil, insanın kontrol ettiği dairededir.

Sonuç olarak sebep-sonuç prensibi, belli bir amaca veya belli bir hedefe ulaşmak için maddî sebepleri yine maddî sonuçlarına sahih bir şekilde ilişkilendirerek bağlamak demektedir. Bu da; sonuca/hedefe kesin olarak ulaştıran sebepleri araştırıp bilmeyi ve sahih olarak bağlanmayı gerektirir. İşte bu işlem yapıldığı takdirde -kaza dairesinde Allah’ın takdir ettiği durum müstesna insanın mükellef olduğu dairede- belirlediği hedefe Allah’ın izniyle kesin olarak ulaşacaktır. Tevakül/tembellik ise; sebepleri sonuçlarına hiç bağlamamak veya kısmen bağlamak ve sonucu oluruna bırakıp her şeyi bilinmeyene/gaybe bırakmak demektir. Bu durumun da iki sebebi vardır:

  1. Hedefe ulaştıran ilgili sebepleri hiç araştırmamak veya incelememek,

  2. Sebepleri sonuçlarına doğru olarak bağlama noktasında büyük bir gevşeklik göstermek ve sonuç olarak da işi tamamen belirsizliğe bırakmaktır.


Devam Edecek…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz