Hilafet’in yıkılması ve Cumhuriyet’in kurdurulmasından sonra Batı, gayretlerini İslam Ümmeti’nin fikrî ve kültürel yıkımı üzerinde yoğunlaştırdı. Madden yenilen İslam Dünyası’nın tekrar ayağa kalkamaması için uyuşturucu fikir zerkine başlandı. Dinini, dilini, alfabesini, akidesini, hukukunu, ticaretini, yönetimini yeniden düzenleme çalışmasına girişildi. Atanmış sömürge valileri, efendilerin beklediğinden fazlasını yapma gayretindeydiler. Fakat yapılanlar, Batı’nın kötü bir taklidinden öte değildi.
Batı tarzı giyim, ilerlemenin ve kalkınmanın ön şartı olarak görülmeye başlandı. Anadolu insanının yerel kıyafetleriyle, Ankara’da Ulus ve Kızılay bölgelerine girme hakkı yoktu. Şapka giymek devrim kanunları ile zorunlu hale getirildi. “Burnunu göstermekten utanan” Müslüman kadın, okullarda, devlet dairelerinde, resmî törenlerde arz-ı endam ettirilmeye başlandı. İslamî tesettür yerine, Batı tarzı bir giyim anlayışı yerleştirilmeye çalışıldı. Bu noktada ibretamiz bir vakıa, 30’lu yıllardaki güzellik yarışmalarıdır. 1932’de, Rejim’in ismiyle müsemma gazetenin organize ettiği güzellik yarışmasında Keriman Halis birinci olarak seçilir. Ve Avrupa’da düzenlenen güzellik yarışmasına Türkiye’nin adayı olarak gönderilir. Bu yarışma öncesinde jüri üyelerine yapılan şu konuşma, bu yarışmayla neyin kastedildiğini çok net ortaya koymaktadır: “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Yüzyıllardır dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren Osmanlı İmparatorluğu artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar sokağı bile, pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi olan Türk güzeli Keriman Halis, karşımıza mayo ile çıkıp kendini bize beğendirmeye çalışmıştır. Bu Türk kızını kendi zaferimizin tacı kabul edeceğiz ve onu “kraliçe” seçeceğiz. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslam’ı ve Türkleri yenmenin zaferini kutluyoruz.”
Batı için “kadın” kavramı, İslam toplumları üzerindeki değerlendirmelerinde hâlâ belirleyici bir unsurdur. Batı’ya göre, toplumun ne kadar İslamî veya ne kadar Batılı olduğunun göstergelerinden biri, o toplumdaki “kadın” anlayışının ne kadar İslamî veya ne kadar Batılı olduğudur.
Batı’nın yerli uzantılarının İslam’a olan düşmanlıkları, İslam’ın şiarlarına odaklanır ve özellikle tesettürde belirginleşir. Rejimin kurulmasıyla başlayan, 28 Şubat ile ayyuka ulaşan başörtüsü ve tesettür düşmanlığı Müslümanların kalbinde kanayan bir yara olmaya devam etmektedir. Yıllardır uygulanan zulüm sebebiyle on binlerce Müslüman bayanın okuması engellendi. Başörtüsüne sahip çıkanlar ise ikinci sınıf insan muamelesi gördüler.
Fransız askerlerinin işgal ettiği Maraş’ta başaramadığı tesettürsüzlüğü, daha sonra Batıcılar kendilerine gaye edindiler. Lakin Sütçü İmam’ın şahsında bayraklaşan tesettür direnişi, sonraki Müslümanlar tarafından aynı duyarlılık ile devam ettirilemedi. İçerden ve dışarıdan yapılan tüm baskılar ve tertipler sonucu, Müslüman kadınların başörtüsü hassasiyeti törpülendi. Maalesef Müslümanlar bu baskılar ve kültürel cereyanlar karşısında dik durmayı bilemediler, “gassalin elindeki meyyit” gibi, küfrün elinde savruldular.
Azgın 28 Şubat zihniyetinin zinde olduğu zamanlar, Müslümanların birçoğu ve onların önderlerinden ekseriyeti İslamî bir duruş sergileyemediler. Allah’ın Şeriatı’nın “birinci düşman” olarak belirlendiği bu dönemde, Müslümanlar kendilerine sahip çıkacak, onlara yol gösterecek dirayetli liderlerin yokluğunu çok acı hissetti. Zira piyasada lider sıfatıyla dolaşanlar, tağutun her tuğyanı karşısında, bir emir eri tavrıyla, el-pençe divan durarak, boyun büker bir halde teslimiyetlerini ifşa ediyorlardı. Küfrün temsilcileri tesettüre saldırırken, onlar tesettürün “fürüat” olup olmadığını tartışmaktaydılar.
Okumak ve çalışmak uğruna başörtüsüzlük, şeytanın sağdan yaklaşması gibi güzel gösterildi. Tesettür, bırakılmaması gereken “Allah’ın Emri” olarak değil, “kar-zarar” anlayışı çerçevesinde değerlendirildi. “Tesettür mü, okumak mı?”, “tesettür mü, çalışmak mı” ikileminde kalan Müslüman hanımların meseleyi maddî ve manevî “menfaat” bağlamında değerlendirmesi öğütlendi hep. Başörtüsünü çıkarmanın günahı terazinin bir kefesine, başı açık olarak yapılacak İslamî(!) çalışmanın sevabı terazinin diğer kefesine konuldu. Tabii ki İslamî(!) çalışma ağır bastı. Allah için Allah’ın emrine isyan! Ne büyük aldatmaca… Başörtüsünü açıp okuluna devam eden ve bundan dolayı muzdarip olan genç kızların, başlarını açıp okullarına devam etmelerinden ötürü, “mele-i âlâ”dakiler tarafından alkışlandıkları dahi ifade edildi, İslamî liderler ve çevreler tarafından.
Bu tavır, Müslümanların “başörtüsü” kavramının öneminin yitirilmesine yol açmıştır. Artık şu anda “başörtüsü”, kolayca vazgeçilen bir ameldir. Okulda öğretmenin, üniversitede öğretim görevlisinin, işyerinde patronun, devlet dairesinde amirin emri, Allah’ın emrinin üstündedir. Ve neticede, yapılan kar-zarar hesabının küçük görülen zarar hanesi öyle büyüdü ki, bir nesil için Allah’ın tesettür emri sanki ilga oldu.
Bugün, üniversitelerdeki başörtüsü problemi yeniden gündemde... Fakat konu hâlâ Allah’ın emri olarak değil, özgürlükler babından ele alınıyor. Ve üniversitede serbestlik verilirken, ilköğretimde, lisede ve kamusal alanda yasaklama eğilimi devam ediyor. 28 Şubat tuğyanının dilinde “Allah’ı kamusal alana sokmayacağız” şeklinde ifade edilen laik anlayış, aynı şekilde devam ediyor. Müslüman hanımlar için Allah’ın emri, her yerde, her zamanda geçerli olmalıdır. Allah düşmanları istemese de, Müslüman’a düşen görev, O’nun emrine tâbi olmaktır. Başörtüsüne sahip çıkan Müslüman kadın bilmelidir ki, bu haliyle Allah’ın önünde eğilmekte ve tüm tağutî sistemlere baş kaldırmaktadır. Ne mutlu, bu başkaldırı bilinci ile bilinçlenenlere…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış