ŞER’Î HÜKME BAĞLANMAK NEDEN PROVOKASYON OLSUN!

Fatma Nur Şahin


Son günlerde siyaset dönüp dolaştı yine başörtüsü problemine kilitlendi. Siyasîler tarafından çözümsüzlüğün, çözüm olarak görüldüğü problemlerden biridir, başörtüsü sorunu. Bu haliyle onların daha çok işlerine yaramakta olan bu problemi, çözümü çok kolay olsa da çözümsüz bırakmayı tercih etmektedirler. Yasal bir sorun olmayan ve uygulamada çözüme kavuşabilecek olan bu problem her dönemde üzerinden siyasî rant elde edilen ve her hamlede daha da derinleşen bir yara haline dönüştürülmüştür. Siyasetçiler ellerindeki bu önemli malzemeyi adeta kaybetmek istemezmişçesine meseleyi sakız gibi çiğnemeye devam edip durmuşlardır. Şimdi de “tam çözüme kavuşturuldu” derken farklı bir noktadan tıkanma sinyalleri verilmeye başlamıştır. Bu yeni tıkanma noktası, güya ilköğretimdeki çocukların da bu taleple ortaya çıkmaları ve çözümün dışında kalmamak için örtülü eğitim haklarını dile getirmeleri olmuştur. Bu çocukların haklı taleplerini çözüm sürecini tıkamak olarak değerlendiren medya ve siyasîler, üç tane ilköğretim öğrencisi üzerinden adeta fırtınalar koparmış ve konuyu istedikleri yönde saptırarak yeni bir tartışma ortamı oluşturmuşlardır. Böylelikle bu haklı istek, bir anda arkasında karanlık güçlerin olduğu provokatif bir eylem havasına büründürülmüş ve insanların meseleyi bu şekilde değerlendirmeleri için her türlü yol denenmiştir.

Konu ile ilgili tüm haberlerde, Adana, Mersin ve Konya’da okula başörtülü giden ilköğretim öğrencileri, babalarının etkisinde kalan, hatta onların zoru ile bu şekilde hareket eden kızlar olarak gösterilmiş ve bu şekilde kızlar üzerinden yeni senaryolar yazılıp çizilmiştir. Haberlerde; Adana’da okula başörtüsü ilen giden kızın babasının, Hizbullah ile bağlantısı olduğu tespit edildiği için kapatılma kararı verilen Mustazaf-Der Adana Şubesi Başkanı; Mersin’deki kızın babasının ise Hizbullah üyesi olmaktan 6 yıl hapis yatmış birisi olduğu yer almıştır. Böylelikle Hizbullah bağlantısı ortaya çıktı diye kızların babalarının geçmişi sorgulanmış ve buradan yola çıkarak bu isteğin masum bir istek olmadığı, arkasında provokatörlerin olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca bu kızlardan bahsederken babalarının sahip olduğu ideolojiden yola çıkarak izleyenlerin zihninde olumsuz bir tablo oluşturmak için Hizbullah ile ilgili hatırlatmalar yapılmış ve işkenceler, mezar evler, domuz bağları, Gaffar Okkan suikastı gibi insanları tedirgin eden ve unutmaya çalışsalar da asla unutturulmayan örnekler arka arkaya sıralanmıştır. Böylelikle bu kızlar ve onlara destek olan babaları ile alakalı zihinlerde olumsuz bir etki bırakılmaya çalışılmıştır. Örgütün JİTEM tarafından kurulduğu iddiaları ile de bu yapılanın provokasyon olduğu ihtimali kuvvetlendirilmiş ve bu konudaki adres de böylelikle gösterilmiştir. Yani bunun masum bir istek olma ihtimalini ortadan kaldırmak için her türlü olasılık düşünülmüş ve kurulabilecek tüm bağlantılar kurulmuştur. Zira bu türden bağlantılar kurma noktasında ustalık kazanmış medyaya sahip bir ülkede yaşıyoruz. Medya, bu konuda o kadar marifetlidir ki, sıradan bir vatandaşı, gerek görüldüğünde devletlerarası terörist gruplarla bağlantısı olan azılı bir suçlu gibi yansıtabilir ve akşam haberlerine bu yeni haliyle konu edebilir. Maalesef, bunlar artık olağan şeyler haline dönüştü, yaşadığımız bu ülkede.

Tüm bakışların üzerlerine yönlendirildiği bu babalar zaviyesinden empati yaparak meseleye baktığımızda şu soruyu soruyoruz: “Dünyaya getirdiğimiz çocukları kendi doğrularımıza yani sahip olduğumuz mefhumlara göre yönlendirmemizin neresi yanlış?“ Yoksa çocukları biz dünyaya getiriyoruz da sonra onlar, bu sistemin çocukları mı oluyorlar? Bizler onları sadece dünyaya getirmekle mi görevliyiz? Kendi öz çocuklarımızı tasvip etmediğimiz bir sistemin istekleri doğrultusunda mı yönlendireceğiz? Onlardan, hem Allah katında hem de insanlar nezdinde sorumlu değil miyiz? 

Bununla ilgili şer’î hükme baktığımızda ebeveynin bu konudaki sorumluluğunu görüyoruz. Çocuklarını Allah’ın emirleri doğrultusunda yönlendirmemiş ve onlara akideleri ve şer’î hükümlere bağlanmaları noktasında doğru bir bakış açısı kazandıramamış ebeveynin Allah katında sorumlu olduklarını ve bundan hesaba çekileceklerini görüyoruz. Bu, meselenin şer’î boyutudur. Ayrıca aklen meseleyi değerlendirdiğimizde de, biz örtünün farziyetine inanmışken çocuklarımızı bundan men etmemizin nasıl bir açıklaması olabilir. Bu, aynen başı açık bir annenin kızını örtünmeye zorlaması gibidir. Oysa kişi neye inanıyor ve neyi uyguluyorsa, sorumluluğu altındaki çocuğunu da ona yönlendirmesi en doğal olandır ve insanlar bundan dolayı da kınanamazlar. Bu hadisede ise çocuklarına bu haklı isteklerinde destek olmuş ya da onları bu konuda yönlendirmiş olan babalar, sanki zalim ve bencil insanlar gibi yansıtılmıştır. Çocuklarını Cehennem azabından korumaya çalışan bu babalar -ne acıdır ki- sorumsuz, bencil ya da baskıcı olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Hatta meseleyi değerlendiren Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, çocuğunu türbanla okula yollayan ailelerin bu şekilde hareket ederek çocuklarının eğitim hakkını engellediğini ve bu durumun devamı halinde de çocuğun ailenin yanından alınıp Sosyal Hizmetlere verilebileceğini, bildiriyor. Bu aileler, dünyaya getirdikleri çocuklara inançları gereği yaşamayı öğretmiş ve bu doğrultuda yönlendirmiş oldukları için çocukların eğitim hakkını engellemiş sayıldılar. Yani suçlu yine vatandaş ilan edildi. Devletin bu konuda hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi sorunun kaynağı bu sorumluluk sahibi aileler olarak yansıtıldı. Yani yine hırsızın hiçbir kabahati olmadığı ortaya çıkmış oldu.

 Bu vesileyle, AKP ve yandaş medya bu haberlerden yola çıkarak; provokasyon, çözüm sürecinin tıkanması, çözümsüzlükten yana olanların hükümeti köşeye sıkıştırmaya çalışması gibi söylemlerle mağdur edebiyatına soyundu. Öyle ya, aslında sorunu çözecekler ama bir takım şer odakları buna izin vermiyor, onların da ellerinden gelen bir şey yok. Vatandaşın da şer’î hükümlerden taviz vererek, bu Hükümete daha fazla destek olması gerek. Şu ana kadar verilen tavizler yeterli olmadı, belki bundan sonra verilecekler sorunu çözer, diye bir umut bekler hale geldi insanlar. Ama Hükümet, her halükarda mazlum ve çaresiz olmaya devam etmekte. Bunu desteklemek için; kızlardan birsinin babasının Mustazaf-Der Adana Şubesi Başkanı olduğundan bahsedildikten sonra bu Derneğin adının 27 Nisan e-Muhtırası’na konu olduğu ve başları örtülü küçük kızların ilahi söyleyerek programda yer almaları hatırlatılarak, AKP’nin kapatılması için bir argüman olduğu yeniden gündem edilmiş oldu. Böylelikle atılan bu adımların sonucunda ne ile karşılaşılacağı insanlara anımsatılmış, yine sabır ve anlayışla destek vermeleri telkin edilmiş oldu.

Bu konuda yorum yapan diğer Müslüman cemaatler ya da fertler açısından meseleye baktığımızda ise, medya ve siyasîler ile aynı noktada buluştuklarını görüyoruz. En iyi ihtimal ile “velev ki provokasyon olmasın” diye başlık atanlarda ailelere, oyuna gelmeyin neviinde tavsiyelerde bulundular. Bunun yerine bu Müslümanların bu hak talebine destek verilseydi yalnızca üniversitelere has olmayan bu sorun, belkide topluca çözüme kavuşturulabilirdi. Aklıselim sahipleri, “bu problem sadece üniversitelerde değil, ilköğretimde de aynı problem var” diye konuyu dile getirseler de, buna kulaklarını tıkayanlar şimdi ilköğretime başörtüyle gitmeye çalışan bu kızların üzerinden üniversitede mağdur olan gençlerin de ümitlerinin yarım bırakılığını iddia ettiler. Hatta bu yorumların en iddialısı 28 Şubat sürecinde başörtüsü yasağının ilk mağdurlarından ve simge ismi Nuray Canan Bezirgan’dan geldi. Bezirgan, ilköğretime başörtüsü ile girme çabalarının provokasyon olacağı ve sorunun çözümsüz kalması için atılan adımlar olabileceğini söylüyor ve bu türden provokatif eylemlerin devamının gelebileceğini, iddia ediyordu. Açıklamasında CHP’nin “eğer üniversitelere başörtülü kızların girmesine izin verirsek, bunlar yarın kara çarşafla da girmeye çalışır” tespitine gönderme yaparak, sırf bunun için kiralık çarşaflı kızların tutularak üniversitelere girmeye çalışabileceği gibi bir tespitte bulunuyordu. Bu yaklaşımda da yapılanların samimi hak arayışları ve şer’î hükümlere bağlanarak eğitim alma isteği olma ihtimali üzerinde hiç durmadan, tamamen olumsuz düşünceler ile sadece provokasyon ihtimali üzerinde duruluyordu. Oysa bir zamanlar tıpkı kendilerinin istediği gibi eğitim hakkını talep eden bu çocukların seslerine kulak verselerdi, ortak bir sorun ile karşı karşıya olduklarını görecek ve tam destek verebileceklerdi. Her ne şekilde olursa olsun bu kızlar, bir zamanlar kendilerinin talep ettiği eğitim hakkını talep ediyor ve onların verdiği mücadeleyi veriyorlar. Meseleye buradan bakmak, sorunun çözümüne yardımcı olacaktır, diye düşünüyoruz.

 Asıl üzerinde duracağımız mesele ise ilköğretimde başörtülü okumak isteyen ve bu haklı isteklerini destekler doğrultuda hareket eden kızların babalarının geçmişi ortaya konularak bir takım sonuçlara ulaşmaya çalışmak, ne derece doğrudur. Bunlar, Allah’ın bir emrini yerine getirmeye çalışan ve başka hiçbir planları ya da gayeleri olmayan masum çocuklar olamaz mı? Bu ihtimal neden göz ardı ediliyor ve neden bu haklı istek üzerinde durularak sorun her yönüyle çözüme ulaştırılmıyor? Bu ülkede doğruyu söyleyen ve haktan yana duruş sergileyerek batılı protesto eden herkes neden, ya provokatör ya da meczup olarak yaftalanıyor? Oysa bu damgalar ile kınanılacak bir duruma düşürülmeye çalışılan bu insanlar, aslında hakkı haykırmayı her türlü sonuca rağmen tercih edenlerdir. Haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan konumuna düşmemek için hakkı haykıranlardır.

من رأى منكم منكراً فليغيره بيده، فإن لم يستطع فبلسانه، فإن لم يستطع فبقلبه وذلك أضعف الإيمان

 “Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin, ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). Bu ise imanın en zayıfıdır.” (Muslim, İman, 70)

 Münkerler karşısında susmamak, biz Müslümanlar için şer’î bir gereklilik iken şimdi susanlar alkışlanır, hakkı haykıranlar ise yuhalanır oldu. Artık bir münker karşısında sadece kalpten buğz ederek münkerlere göz yummak yerine, dilimizle değiştirmenin yeterli olmadığını gördüğümüz için elimizle müdahale etmek durumundayız. Eğer herkes bu düşüncede olur ve çocuklarını bu şer’î ölçüye göre yönlendirirse sadece üç-beş cılız ses ya da sınırlı tepki olmaktan çıkıp, hakkını arayan ve bu uğurda birlikte hareket eden güçlü bir ses olarak sonuca ulaşılabiliriz. Ancak ne bu sorun, ne de karşılaştığımız diğer sorunların bu türden yüzeysel uygulamalar ile çözülmeyeceğini, mutlaka köklü bir çözüme ihtiyaç olduğunu da göz ardı etmeden meseleye bakmamız gerekir. Zira bu sorunun çözülmesi diğer tüm sorunların çözümünü beraberinde getirmeyecek ve daha büyük sorunlar ile mücadele etmeye devam edip duracağız.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz