01.10.2010’da TBMM’nin yeni yasama yılının açılış konuşmasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Yeni yasama yılının yeni Anayasa tartışmasına yer vermesi, geniş bir tartışma imkânı ve alanı oluşturması gerektiğini düşünüyorum” diyerek yeni bir Anayasa hazırlanması konusunda malumun ilamını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Başbakan Erdoğan ise 05.10.2010’da TBMM’deki AKP Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmasında “Hemen Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuralım, çalışarak güzel bir Anayasa oluşturalım. Yeni Anayasamızı bu şekilde meydana getirelim” diyerek her kesime çağrıda bulunmuştur. Böylece devletin yönetim kadrosunda bulunanlar, 12 Eylül 2010’da yapılan referandum sonucunda elde edilen %58’lik Evet oylarının yorumunu yapmış ve kendilerine kısmî Anayasa değişikliği konusunda destek veren halkın, tamamı konusunda da destek vereceğini düşünmüştür. 12 Eylül 1980 Askerî darbesinin oluşturmuş olduğu 1982 Anayasası’nı tümden değiştirmek için de şimdiden düğmeye basmışlardır.
Bu ‘start’ın ardından Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, 30 Eylül 2010’da referanduma ilişkin değerlendirmesinde tabuları yıkarcasına Anayasa’nın ilk 3 maddesinin dondurulmasının evrensel hukuka uygun olmadığını ifade ederek onların da değiştirilmesini istemiş ve şöyle demiştir: “Bence ilk 3 maddeyi dondurmak, evrensel hukuk kurallarına uygun değil. Laikliğin, demokrasi ve hukuk devletini daha ileri götürecek düzenlemelere engel olmaması gerekir. Değişiklikler, ilk 3 maddedeki değerleri götürmüyorsa, Anayasa Mahkemesi izin veriyor. Bu değerlerin içini boşaltan düzenlemelere ise izin vermiyor. O nedenle gerektiğinde ilk üç maddeye de pozitif olarak dokunulabilir.” Bu ifadeye göre Anayasa Mahkemesi Başkanı, yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nın “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olan ilk üç maddesinin de yeniden yorumlanarak değişebileceğini belirtmektedir; Türkiye Cumhuriyeti’nin; demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğu esaslarını koruması kaydıyla.
AKP Hükümeti, Anayasa’nın değişmesi için sürecin 2011 yılında yapılacak genel seçimlerden sonra başlamasını planlamaktadır. Bu plan, 29 Eylül 2010 akşamında Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında yapılan AKP’nin Merkez Yürütme Kurulu toplantısından sonra şöyle açıklanmıştı: ”İsteseniz de seçimden önce yetişmez. Anayasa değişikliği konusunda samimi olanlar gerekli hazırlıklarını yapsınlar, seçimden sonra oturalım bunları konuşup gerçekleştirelim.” Ama bütün muhalefet partileri ise 2011 seçimleri öncesinde AKP’nin böyle bir vaatle topluma gitmesini engellemek ve seçimlerde kullanacağı bu argümanı elinden almak için bunun, seçimden önce olması gerektiğini beyan etmişler ve AKP’yi bu konuda samimi olmamakla suçlamışlardır.
Görünen odur ki, seçimlerden sonra mevcut Anayasa değişecektir. Bu konuda partiler arasında ve toplumda da bir mutabakat söz konusudur. Anlaşmazlık yaşanan hususlar ise güçler dengesinin nasıl şekilleneceği yönündedir. AKP, bunu fırsat bilip “kendi nüfuzunu ve Amerikan hegemonyasını sağlam temellere nasıl oturturum da bu işi nihaî olarak bitiririm”in arayışındadır. Karşı taraf olan ulusalcı laik Kemalistler (asker, CHP, üst düzey bürokratlar) ise, bunu engelleyemeyeceklerini görmekle birlikte “en az zayiatla nasıl kurtuluruz”un peşindedirler. Yani verilen kavganın, halkın ihtiyaçlarıyla hiçbir alakası yoktur.
Biz ise şimdi, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar olarak bu konudaki taleplerimizi ve düşüncelerimizi, düşünülen değişikliğin nasıl gerçekleşmesini istediğimizi ve mesele hakkındaki İslamî görüşün ne olduğunu beyan etmeye çalışalım.
İslam Nizamı’nda, devletin Anayasasının ve kanunlarının, Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerim’den, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nden, Sahabe-i İcma’dan ve Şer’î Kıyas’tan iktibas edilmesi farzdır. Çünkü Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle diyor:
إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ
“Hüküm ancak Allah’ındır.” (el-En’am 57)
Buna göre Kur’an-ı Kerim’de geçen bütün hükümler, insanlar tarafından kesinlikle noksansız kabul edilmelidir ve ona uyulmalıdır. Diğer bir ayette ise Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
”Allah’ın hükmü budur. O, aranızda hüküm eder ve Allah Âlimdir, Hâkimdir.” (el-Mumtahine 10)
Böylece insanın yaratıcısıyla, kendisiyle ve diğer insanlarla olan ilişkilerinde hükümleri koyan yalnız Allah’tır. Ve başka bir sûrede Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ
”Her hangi bir şeyde ihtilafa düştüğünüzde onun hakkında hüküm vermek Allah’a mahsustur.” (eş-Şûrâ 10)
İslam Ümmeti’nin Anayasasında ve kanunlarında hâkimiyet kayıtsız ve şartsız İslam Şeriatı’na aittir. Ayrıca Allah Subhanehu ve Teâlâ, Rasulü Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den Kur’an-ı Kerim’i insanlara beyan etmesini şöyle talep etmiştir:
بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“Ve Biz, Sana zikri indirdik ki, insanlara, kendilerine indirileni beyan etmen içindir. Ve umulur ki onlar tefekkür ederler.” (en-Nahl 45) Buna göre Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslam’ı açıklamıştır ve O, vefat etmeden önce, on yıl boyunca Medine’de Kendisinin kurmuş olduğu İslam Devleti’nin dâhilî ve haricî bütün siyasî işlerinde İslam Nizamı’nı tatbik etmiştir. İslam Devleti’nin şeklini oluşturmuş, İslam’ın hayat tarzını İslam Ümmeti’ne hem yaşatmış, hem de Kendisi devlet Reisi olarak yaşamıştır. Zaten Allahu Teâlâ, O’na şöyle hitap etmiştir:
ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَى شَرِيعَةٍ مِّنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاء الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ
”Sonra Biz Seni emir (İslam) konusunda (bir) şeriat üzere kıldık, Sen ona tabi ol ve Sen, bilmeyenlerin hevalarına (keyiflerine) uyma.” (el-Casiye 18)
İslam Şeriatı, Müslümanların devletlerinde ve o devletin mahkemelerinde muhakkak ve kâmilen tatbik edilmelidir. “İslam Şeriatı tatbik edilsin mi, yoksa tatbik edilmesin mi?” diye referanduma gidilmez. Herhangi bir mahkemeden izin alınmaz veya Ümmet Meclisi’ne sorulmaz. Allahu Teâlâ şöyle diyor:
أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ
“Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü talep ediyorlar?! İman eden toplum için Allah’tan başka daha iyi hüküm koyan mı var?” (el-Maide 50) Buna göre İslam dışı olan bütün Anayasalar ve kanunlar cahiliye yasalarıdır.
Velhasıl günümüz Müslümanlarını, gayri İslamî Anayasalarla ve sömürgeci kâfir devletlerin kanunları ile yönetenler, Allah’a nasıl hesap vereceklerini, şu imtihan dünyasında bir oturup düşünsünler. Cahiliye hükümleri ile yönetilen Müslüman halk da daha ne zamana kadar böyle sessiz ve böyle tarafsız kalacaktır? Hâlbuki imanlı olanlar için Allahu Teâlâ şöyle diyor:
إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا
“Onlar, Allah’a ve Rasulü’ne davet edildiklerinde Müminlerin kavli, ancak “işittik ve itaat ettik” olmalıdır.” (en-Nur 51)
فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ
“Rabbine yemin olsun ki, onlar (insanlar) kendi aralarında oluşan anlaşmazlıklarda (ilişkilerde) Seni (Rasulü) hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” (en-Nisa 65)
Laiklik, Demokrasi ve Hukuk Devleti
Laiklik konusuna gelince; bu inanç, İslam’da küfürdür (dinsizliktir). Çünkü laiklik, İslamî hayatı hiçe saymaktadır. Devleti, İslam’dan (hayattan) ayırmaktadır. Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini inkâr etmektedir. Hâlbuki Allahu Subhanehu ve Teâlâ şöyle diyor:
وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
“O, semada da İlah’tır ve yerde de İlah’tır. Ve O, Hâkim’dir, Âlim’dir.” (ez-Zuhruf 84) Bu ayete göre; Allah’ın hak dini olan İslam Şeriatı’nın yeryüzündeki hâkimiyeti, asla inkâr edilemez. Müslümanların devletinin, dâhilî ve haricî siyasetinde fiilen İslam Şeriatı’nın hükümlerine göre hareket etmesi icap etmektedir. Böylesi bir devletinin olmadığı bu gibi günlerde de Müslümanların, İslam Şeriatı’nın bir an önce hâkim olması için azamî gayreti göstermeleri üzerlerine farzdır.
Demokrasi konusu ise, Laiklik inancından meydana gelmektedir ve tağutî bir rejim anlayışıdır. Demokrasilerde hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir! Hâlbuki İslam’da sulta (otorite) ümmetindir; hâkimiyet ise, kayıt ve şartsız Allah’ındır. Buna göre İslam Ümmeti, kendi Halifesini seçecektir ve O’na, Allah’ın Kitabı’na ve Rasulü’nün Sünneti’ne göre hükmetmesi hususunda biat edecektir. İslam Hilafet Devleti’nin Halifesi ise, Ümmet Meclisi’nin seçimi ve teşkili için Ümmet’e başvuracaktır. Yine Halife, Devlet’in vilayetlerine, valiler tayin edecektir.
Hukuk Devleti mefhumuna gelince; sömürgeci kâfir Batı devletlerinin hukuku, helal ve harama göre değildir. Onlar, helal ve haramı dikkat-i nazara almadan kendi menfaatlerine göre hareket etmektedirler. Bundan dolayı Birinci Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar Müslümanların memleketlerini işgal ederek sömürmektedirler. Müslümanların petrollerini, yeraltı madenlerini ve yerüstü servetlerini gasp etmek için, onların memleketlerini işgal, milyonlarca Müslüman’ı da Afganistan’da, Irak’ta, Keşmir’de, Filistin’de, Sudan’da, Çeçenistan’da katletmektedirler. Batı’nın hukuk anlayışı, sadece kendisinden yanadır. Onlarından ithal edilen hukuk kuralları ise gerçek hukuk (hak) değildir. Hak, ancak Allah’ın hak dediğidir. Onun dışında kalanların hepsi batıldır. İslam anlayışı bize bunu göstermiştir.
Bütün dünya, sömürgeci kâfirlerin İslam Coğrafyası’nda yaptıklarından dolayı onların nasıl bir hukuk anlayışına sahip olduklarını çok iyi bilmektedir. Kâfir devletlerin hukuku kendi keyiflerine ve kendi arzularına göre hazırlanmıştır. İslam Hukuku ise, kâinatı, hayatı ve insanı yaratan Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerime istinat etmektedir. Zaten Allah, kâfir devletlerin hukukuna karşı, İslam’a iman edenleri şöyle uyarmaktadır:
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ
“Ve Sana ilim (Kur’an-ı Kerim) geldikten sonra, eğer Sen onların (gayrı Müslimlerin) hevalarına (yaşam tarzlarına) uyarsan, o vakit Sen kesinlikle zalimlerden olursun.” (el-Bakara 145) ve başka bir sûrede Allahu Teâlâ şöyle diyor:
وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ
“Şayet Hak (Kur’an-ı Kerim hukuku) Onların (kâfirlerin) hevalarına (keyiflerine) uyarlanmış olsaydı, elbette semalar ve yer ve oralarda olanlar buzulmuş olurdu!” (el-Mu’minûn 71)
Sonuç olarak, Müslüman Türkiye’nin Anayasası ve bütün kanunları kökünden Kur’an-ı Kerime ve Rasulullah’ın Sahih Sünneti’ne göre değiştirilmelidir. Zira gerçek kurtuluş ancak bundadır.
بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ
“Hayır, Biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!” (el-Enbiya 18)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış