HİLAFET ZULÜM ÜRETİR Mİ?

Ali Öner

Başlığın kendisine bakıldığında problemli olduğunun farkındayım. Bu başlıktaki amaç bizzat hilafet kurumunun kendisini sorun olarak kabul etmemektedir. Fakat bu kurumda bulunan/işgal edenin kendi şahsı uzun süre kaldığında adalet dağıtan kurumu, zulüm dağıtan bir kuruma dönüştürebilir mi? Tartışmasını başlatmak istemenin bir sonucu olarak bu başlık kullanılmıştır.

“Müminler Rablerinin çağrısına kulak verirler, namazı kılarlar. İşleri aralarında Şura iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.”[1]

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“Ve (ey Peygamber,) senin izleyicilerine yumuşak davranman, Allah'ın rahmetinin bir eseriydi. Zira eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et. Ve toplumu ilgilendiren her konuda onlarla müşavere et; sonra bir hareket tarzına karar verince de Allah'a güven: Zira Allah, O'na güven duyanları sever.”[2]

Yukarıdaki iki ayet Müslümanların yöneticilerine ve yönetim anlayışlarına bakışlarını belirlemektedir. Bu mesele için kullanılan diğer ayetler bu ayetlerin bir açılımıdır. Bu iki ayeti Şankıti şu şekilde yorumlamaktadır;

“Yönetim inşasında şura ve yönetimin uygulamasında müşavere. Şura ile ümmet, güvenilirlik ve güçlülük sıfatlarına en yakın kişiyi seçer ve babadan oğla mirasla veya güç kullanılarak herhangi bir aday ümmete zorla kabul ettirilmez. Müşavere ile de ümmet güçsüz yöneticiyi teşvik eder ve güçlü yöneticiyi frenler. Her ikisini de görevden alma ve daha uygun bir yöneticiyle değiştirme yetkisini elinde bulundurur.”[3]

Bizim yönetimle ilgi kitaplarımızda bu tür kurallar yani yöneticiyi atama ve görevden alma konusunda çokça fikir beyan edilmiştir. Ama bunların hiçbiri, hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Hatta bunu yapmak için ayaklananlara karşı çok rahat bir şekilde; “Bu hırkayı bana Allah giydirdi, uç buçuk çapulcu muhalif istiyor diye çıkarmam” diye tepki verip canından olan halife dahi olmuştur. Böylece hilafet kurumunun nasıl sekteye uğradığına da şahit olmuş oluyoruz.

Hilafet/egemenlik ve yasa koyucu olarak bakıldığında, “İslam devletinde hakimiyet, Allah'ındır. Egemenlik ise halife ve şura heyeti aracılığıyla kullanılır. Halife, İslam devletinin en yüksek düzeydeki temsilcisi ve sorumlusudur. Şura he­yeti ise, halifenin ve hükümetin yardımcısı, yol göstericisi, hatalarının düzelticisi ve hakka yönelticisidir. İslam hukukçuları, hilafet terimini, genellikle Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yerine geçmek anlamında kullanmışlardır. Hilafetin diğer bir adı da, imamettir. Yalnız meliklik ile sultanlık, imametten farklıdır.”[4] “İslam’da yasa koyan Allah’tır, insan değildir, bir kişi Allah adına hükmettiğinde, mutlak olanın hâkimiyeti söz konusu olacak, had hudud söz konusu olmayacaktır. Bu da yöneticinin “masum” olması durumunda söz konusu olacaktır. Ancak biz; İslami yönetimin “masum” vasfına sahip kişilerce yönetilmediği/yönetilmeyeceğini kabul ediyoruz.”[5]  Fadlullah, doğal olarak bu durumu sorguluyor. Çünkü tarihi tecrübe içinde iktidarlara bakıldığında masumiyet karinesinin olmadığını, tam tersine zulümle abat olunmaya çalışıldığına şahit olmaktayız. O nedenle Fadlullah derki;

“Bu mutlak yöneticiye karşı kendinizi nasıl koruyacaksınız? O Allah’ın adıyla yönettiği için şu halde gözlerini yumup boyunlarınızı mı uzatacaksınız? Hiç kuşkusuz böyle bir durum teokratik yönetimlerden çok daha vahşi bir tabloyu oluşturacaktır. İnsan böyle bir vakayı nasıl yaşayabilir.”[6]

Bu anlayışın kabul edilebilmesi İslami açıdan da mümkün değildir. Bu nedenle de birçok alim bu anlayışı kabul etmediği için, zulme uğramıştır. Diğer tarafta ise sultanın gölgesinde, Müslümanların yararına olabileceğini düşündükleri istikrar adına, egemenliği kişilerin insafına bırakan âlimlerimiz de olmuştur. Bu ya can korkusundan ya da dünya malına duydukları sevgiden kaynaklanmıştır. Muaviye’nin başlattığı ve daha sonrasında bazı âlimlerce metodolojisi oluşturulan sulta anlayışının sorgulanmaması dahi kabul edilemez görünmektedir. Bunun böyle olacağını düşünen Fadlullah;

“Böyle bir meseleyi ele aldığımızda peygamberin dahi mutlak yönetim hakkına sahip olmadığını görürüz. Peygamber İslami vahye bir harf bile ekleme yetkisine sahip olmamıştır.”[7] diyor ve şu ayeti örnek olarak sunuyor.

“Eğer o (Resul), bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette onun sağını (elini veya gücünü) yok ederdik.”[8]

Onun için peygamber insanları kendine tapınmaya ve hizmet etmeye çağırmamıştır. Onun yönetimi bile mutlak değildir. Allah’ın vahyiyle sınırlandırılmıştır. O hak ve adalet üzere olmasıyla emr olunmuştur. Ölüme yaklaştığında peygamber “kimin hakkı bende varsa gelsin benden alsın” anlayışında bir mutlakıyetçi teokratik düzen görmek mümkün de değildir zaten.

İnsan beşer olma durumundan kaynaklanan, olayları kendi konumuna göre yorumlama ve belli bir zaman sonra mevcut olanın kendisi tarafından sağlandığı düşüncesi gelişir. Onun içinde İbni Haldun şöyle demiştir;

“Halife/İmam makamına gelen kişi belli bir zaman sonra “başkan olan kimsede insan tabiatında mevcut olan “ilahlaşma eğilimi” baş gösterir”[9] zamanla bu durum “insanların öfke ve hayvani eserlerinden ikisi olan (başkalarına) üstün gelmek ve (onlar üzerinde) hâkimiyet kurmak olduğuna göre, genellikle devletin başındakileri yönetimi de, haktan uzak olur ve yönetimi altındaki insanları fakirlik ve yokluğa düşürür. Çoğu zaman onlara, kendi amaçları ve arzuları uğruna güçlerinin yetmeyeceği ve üstesinden gelemeyecekleri işleri yükler.”[10]

Allah adına hâkimiyeti elinde bulundurmak, kendini Allah’ın oğlu olarak kabul etmekten başka bir şey değildir. Bu anlayış “hâkimiyet Tanrı’nın ve O’nun adına Kilise’nindir” anlayışının İslam toplumuna taşınmasıdır. Bu anlayış halifeliğin, saltanat tarafından gasp edilmesi, Bizans Kralı’nın yönetim anlayışının İslam topraklarına taşınmasıyla sorunlu hale getirilmiş oldu. Böylece halife “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak nitelendirildi. Ölüm gelip kendisini alıncaya kadar da egemenliği sürmüş oluyordu. Bu anlayışın İslam paradigmasında yer edinmesiyle birlikte, bir çeşit İslami anlayış diktatörleri besleyen bir argümanın destekleyicisi konumuna getirildi. Bu anlayış öteden beri İran, Çin, Bizans, Mısır ve diğer medeniyetlerin liderlik anlayışlarında mevcuttu. Böylece biz “Tanrı ve O’nun adına egemenliği yeryüzündeki sürdüren oğlu” anlayışını, “bu hırkayı bana Allah giydirdi, uç buçuk çapulcu muhalif istiyor diye çıkarmam” kuralına oturtmuş olduk.

“Muaviye oğlu Yezid için biat toplamak için Medine’ye bizzat kendisi gitmiş ve fakat istenen sonuçları alamamış ve büyük bir muhalefetle karşılaşmıştır. Bunun üzerine Muaviye askerlerine emrederek biatı reddeden kişileri huzuruna getirmelerini emretmiştir. Hepsi getirildiğinde onları tehdit ederek şöyle demiştir; Bakın bu akşam Şamlılarla görüşmeye gideceğim. Onlara sizin biat ettiğinizi ve selam yolladığınızı söyleyeceğim. İçlerinden birinin beni doğrulamayan ya da yalanlayan sözünü işitirsem, lafını tamamlamadan kellesi uçacaktır.”[11] (Bunların içinde Abdullah bin Ömer, Muhammed bin Ebu Bekir, Abdullah bin Mesut’da vardı.)

Hz. Hüseyin’in biatı reddederek, Kerbela’da nasıl şehit edildiğini biliyoruz. Egemenliğin Allah adına kullanarak nasıl zulme bulaştırıldığını görüyoruz. Tarihî kaynaklar bunlarla doludur. Bu halifelik anlayışının kendi mecrasından koparılarak diktatörlüğe nasıl kaydırıldığını ve bu diktatörlüğün meşruluğunu ispatlamak için nasıl kaynakların ortaya konduğunu da biliyoruz. Bugün Müslümanlar olarak diktatörlerden şikâyet ettikçe bu diktatörlerin çoğu İslam adına yazılan kaynaklara başvurarak bizden itaat istemektedirler. Biz ise geçmişi eleştirmekten korkan ve bugünkü diktatörleri eleştirirken, bunların o zamanlara gittiklerini ise görmezlikten geliyoruz.[12] 

Allah, Peygambere hitaben “Onlar arasında hükmettiğinde adaletle hükmet”[13] Müslümanlara hitaben de; “İnsanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmedin”[14] diye buyurmaktadır. Adalet olmayan yerde mutlak anlamda zorbalık ve diktatörlük söz konusudur. Emevilerle birlikte oluşan anlayışlar; Sünni ve Şii paradigma kendi bulunduğu yerden ve karnından konuşmaya başlamış adalet mefhumu buhar olup uçmuştur. “Sünnilik selefe, tarihe ve iktidara itaati yüceltirken, Şiilik imamlar kültünü geliştirmiştir. Bir taraftan öğretiyi etkisizleştiren aşırı pragmatizm, diğer yandan akılcı düzeyde buluşmayı sürekli öteleyen romantik ve muhalif gizemcilik, Müslüman aklın önünde duran kurumsallaşmış yapılardır.”[15]

“Klasik Sünni siyaset teorisi, teoride kusursuz bir yönetici üzerine bina edildiğinden, pratikte tıkanması kaçınılmazdı. Tıkanıklığı aşmak için “zalim de olsa yöneticiye isyan caiz değildir” formülü geliştirildi. ‘Kılıç hakkı’ muhalif düşünceleri etkisiz kılmak ve ortadan kaldırmak için yöneticilere tanınmış bir ayrıcalıktı. Bu düşüncenin zaman içinde tiranlığa yol açacağını bilmek hiç de zor değildir.”[16] Bizim bugün karşı gelmeye çalıştığımız ve İslam coğrafyasında çokça da karşılaştığımız bu tiranların varlık bulmalarının sebebini bu oluşturmuş olduğumuz anlayışta bulmamız gerekmez mi? Birilerinin gölgesinde hazırlanmış olan Nasihatu’l Muluk’larda diktatörlerden farklı yöneticiler bulmamız beklenmemelidir.

“On yıllardır kleptokratik diktatörler ve şürekâları, yaptıkları itibariyle hukuk tanımazlarken, sıradan vatandaşlar insanca yaşamdan ve hukukun üstünlüğünün imkânlarından mahrum bırakıldı. Diktatörlerin yolsuzluklarının boyutu, ihalelerden alınan muazzam komisyonlardan, halkın sürekli olarak itilip kakılmasına ve aşağılanmasına kadar çok çeşitli alanlarda tezahür etti ve hâlâ da ediyor. Bu öyle bir raddeye geldi ki, kendini feda etmek, reddetmenin geçerli bir aracına dönüştü. Liderler ve aileleri, ülkelerinin ve kaynaklarının bugün ve gelecekteki sahibi olduklarını iddia eder hale geldi. Bunlar, halklarını sistematik olarak ezen adaletsiz hükümetlere karşı ayaklanmalar. Bunu yapan, adaletsizlik ve insanca yaşayamamaktı. İstikrar peşindeki ABD ve genel olarak Batı, Ortadoğu’daki tiranları ve hırsızları hoş gördü, yeri geldiğinde aktif biçimde destekledi. Bölgenin haysiyetine sahip çıkarak ve çoğu zaman barışçı araçlarla seslerini yükselten genç insanlarsa, kendileri ve ülkeleri için özgürlüğü sağlamak adına kanlarını akıtıyor.”[17]

Tüm bunlardan çıkaracağımız ders hilafet makamına bir sınırlandırmanın gerekliliğini ortaya koymamızı sağlamaktadır. Yoksa kılıçlarımızla hemencecik düzelteceğimiz halifeler olmayacağı gibi buna boyun eğecek ve Müslümanların kanının akıtılmamasına razı olacak halife bulmamız da zor olacaktır. Çünkü iktidar hırs oluşturur ve bunun giderilmesi ise hilafet makamına oturacak kişinin ne kadar oturacağının kuralının önceden belirlenmesidir.

Başında da belirttiğimiz gibi insanoğlu nefsine çabuk kanandır. Oysa “Kendisinde Allah’ın şerefini taşıyan insan, bu şerefi kendi öz varlığında ve başkalarının varlığında hisseder. Onun gözünde kendi değeri ve başkalarının değeri, bütün menfi duyguları etkisiz kılan bu şereflendirmenin değişikliklerine uyarak sonsuzdurlar. Üstelik yolu, onun bir yanında esirin diğer yanında da despotun uçurumuna düşmesine engel olan iki korkulukta sınırlanmış gibi”[18] olması gerekirdi ki, ümmetin önünü aydınlatabilsin. 

Her zaman ihtiyaç duyduğumuz ve bize öncülük edecek yol gösterecek, bizi hak ve adaletten ayrılmamamız gerektiğini hatırlatan bir topluluğa ihtiyaç duyarız.

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Onlar (sizi) kurtuluşa eriştirir.”[19]



[1] Kur’an-ı Kerim Şura Suresi, 38

[2] Kur’an-ı Kerim Al-i İmran Suresi, 159

[3] Muhammed b. El- Muhtar Eş- Şankıti, Siyaset Fıkhı, çev. İsmail Yaşa, Halil Kendir, Mana yayınları. s.19

[4] Muhammet Sağlık, "Hadis Külliyatında 'Kitâbu'l-İmâre' ve Ortaya Çıkış Sürecinde Fıkıh Ahkâmındaki Yeri" adlı doktora çalışması

[5] Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlullah, İslam ve Demokrasi, İslam ve Dünya, Yaz 1991, s.7

[6] A.g.e. s. 7

[7] A.g.e. s.7

[8]  Kur’an-ı Kerim Hakka suresi, 44-45

[9] İbni Haldun, Mukaddime, çev. Halil Kendir, 1. Cilt, s. 234

[10] A.g.e. s. 267

[11] İbni Kesir’den nakleden, Ahmet El- Katip, Demokratik Hilafete Doğru, çev. Muhammed Coşkun, Mana yayınları s.117-118

[12] İlk dönem iktidar sorunu için bakınız; Prof. Dr. Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası, kendi baskısı, 135-143, Emeviler Dönemi için bakınız Prof. Dr. Ahmet Ağrakça, Emeviler Dönemi, Şafak Yayınları

[13] Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi, 42

[14] Kur’an-ı Kerim, Nisa Suresi, 58

[15] Mehmet Evkuran, “Egemenlik, İtaat ve Disiplinin Kurulması Üzerine, Söz ve Adalet, sayı. 5, Haziran 2008, s.11

[16] Yusuf Yavuz Yılmaz, “Abdulvahap el-Efendi’nin İslam ve Devlet Üzerine Görüşleri”, özgün düşünce, sayı, 3, yıl 2009, s.113

[17] Ziyad Asali, “Washington, Dünya Polisi veya Diktatörlerin Patronu Olmamalı” Radikal Gazetesi, 4 Mart 2011

[18] Malik Bin Nebi, Çağdaş Temel Konular, çev. Veysel Uysal, Bir Yayıncılık s. 122    

[19] Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran, 104

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz