Başlığın kendisine bakıldığında problemli olduğunun farkındayım. Bu başlıktaki amaç bizzat hilafet kurumunun kendisini sorun olarak kabul etmemektedir. Fakat bu kurumda bulunan/işgal edenin kendi şahsı uzun süre kaldığında adalet dağıtan kurumu, zulüm dağıtan bir kuruma dönüştürebilir mi? Tartışmasını başlatmak istemenin bir sonucu olarak bu başlık kullanılmıştır.
“Müminler Rablerinin
çağrısına kulak verirler, namazı kılarlar. İşleri aralarında Şura iledir.
Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.”[1]
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ
الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ
وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ
اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
“Ve (ey Peygamber,)
senin izleyicilerine yumuşak davranman, Allah'ın rahmetinin bir eseriydi. Zira
eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık
onları bağışla ve affedilmeleri için dua et. Ve toplumu ilgilendiren her konuda
onlarla müşavere et; sonra bir hareket tarzına karar verince de Allah'a güven:
Zira Allah, O'na güven duyanları sever.”[2]
Yukarıdaki iki ayet
Müslümanların yöneticilerine ve yönetim anlayışlarına bakışlarını belirlemektedir.
Bu mesele için kullanılan diğer ayetler bu ayetlerin bir açılımıdır. Bu iki
ayeti Şankıti şu şekilde yorumlamaktadır;
“Yönetim inşasında şura ve yönetimin uygulamasında müşavere. Şura ile ümmet, güvenilirlik
ve güçlülük sıfatlarına en yakın kişiyi seçer ve babadan oğla mirasla veya güç
kullanılarak herhangi bir aday ümmete zorla kabul ettirilmez. Müşavere ile de
ümmet güçsüz yöneticiyi teşvik eder ve güçlü yöneticiyi frenler. Her ikisini de
görevden alma ve daha uygun bir yöneticiyle değiştirme yetkisini elinde bulundurur.”[3]
Bizim yönetimle ilgi
kitaplarımızda bu tür kurallar yani yöneticiyi atama ve görevden alma konusunda
çokça fikir beyan edilmiştir. Ama bunların hiçbiri, hiçbir zaman
gerçekleşmemiştir. Hatta bunu yapmak için ayaklananlara karşı çok rahat bir
şekilde; “Bu hırkayı bana Allah giydirdi, uç buçuk çapulcu muhalif istiyor diye
çıkarmam” diye tepki verip canından olan halife dahi olmuştur. Böylece hilafet
kurumunun nasıl sekteye uğradığına da şahit olmuş oluyoruz.
Hilafet/egemenlik ve
yasa koyucu olarak bakıldığında, “İslam devletinde hakimiyet, Allah'ındır.
Egemenlik ise halife ve şura heyeti aracılığıyla kullanılır. Halife, İslam
devletinin en yüksek düzeydeki temsilcisi ve sorumlusudur. Şura heyeti ise,
halifenin ve hükümetin yardımcısı, yol göstericisi, hatalarının düzelticisi ve
hakka yönelticisidir. İslam hukukçuları, hilafet terimini, genellikle Hz.
Peygamber (s.a.v.)'in yerine geçmek anlamında kullanmışlardır. Hilafetin diğer
bir adı da, imamettir. Yalnız meliklik ile sultanlık, imametten farklıdır.”[4]
“İslam’da yasa koyan Allah’tır, insan değildir, bir kişi Allah adına
hükmettiğinde, mutlak olanın hâkimiyeti söz konusu olacak, had hudud söz konusu
olmayacaktır. Bu da yöneticinin “masum” olması durumunda söz konusu olacaktır.
Ancak biz; İslami yönetimin “masum” vasfına sahip kişilerce
yönetilmediği/yönetilmeyeceğini kabul ediyoruz.”[5] Fadlullah, doğal olarak bu durumu sorguluyor.
Çünkü tarihi tecrübe içinde iktidarlara bakıldığında masumiyet karinesinin olmadığını,
tam tersine zulümle abat olunmaya çalışıldığına şahit olmaktayız. O nedenle
Fadlullah derki;
“Bu mutlak yöneticiye
karşı kendinizi nasıl koruyacaksınız? O Allah’ın adıyla yönettiği için şu halde
gözlerini yumup boyunlarınızı mı uzatacaksınız? Hiç kuşkusuz böyle bir durum
teokratik yönetimlerden çok daha vahşi bir tabloyu oluşturacaktır. İnsan böyle
bir vakayı nasıl yaşayabilir.”[6]
Bu anlayışın kabul
edilebilmesi İslami açıdan da mümkün değildir. Bu nedenle de birçok alim bu
anlayışı kabul etmediği için, zulme uğramıştır. Diğer tarafta ise sultanın
gölgesinde, Müslümanların yararına olabileceğini düşündükleri istikrar adına,
egemenliği kişilerin insafına bırakan âlimlerimiz de olmuştur. Bu ya can
korkusundan ya da dünya malına duydukları sevgiden kaynaklanmıştır. Muaviye’nin
başlattığı ve daha sonrasında bazı âlimlerce metodolojisi oluşturulan sulta
anlayışının sorgulanmaması dahi kabul edilemez görünmektedir. Bunun böyle
olacağını düşünen Fadlullah;
“Böyle bir meseleyi ele aldığımızda peygamberin dahi mutlak yönetim hakkına sahip olmadığını görürüz. Peygamber İslami vahye bir harf bile ekleme yetkisine sahip olmamıştır.”[7] diyor ve şu ayeti örnek olarak sunuyor.
“Eğer o (Resul), bazı
laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette onun sağını (elini veya gücünü) yok
ederdik.”[8]
Onun için peygamber
insanları kendine tapınmaya ve hizmet etmeye çağırmamıştır. Onun yönetimi bile
mutlak değildir. Allah’ın vahyiyle sınırlandırılmıştır. O hak ve adalet üzere
olmasıyla emr olunmuştur. Ölüme yaklaştığında peygamber “kimin hakkı bende
varsa gelsin benden alsın” anlayışında bir mutlakıyetçi teokratik düzen görmek
mümkün de değildir zaten.
İnsan beşer olma
durumundan kaynaklanan, olayları kendi konumuna göre yorumlama ve belli bir
zaman sonra mevcut olanın kendisi tarafından sağlandığı düşüncesi gelişir. Onun
içinde İbni Haldun şöyle demiştir;
“Halife/İmam makamına
gelen kişi belli bir zaman sonra “başkan olan kimsede insan tabiatında mevcut
olan “ilahlaşma eğilimi” baş gösterir”[9]
zamanla bu durum “insanların öfke ve hayvani eserlerinden ikisi olan
(başkalarına) üstün gelmek ve (onlar üzerinde) hâkimiyet kurmak olduğuna göre, genellikle
devletin başındakileri yönetimi de, haktan uzak olur ve yönetimi altındaki
insanları fakirlik ve yokluğa düşürür. Çoğu zaman onlara, kendi amaçları ve
arzuları uğruna güçlerinin yetmeyeceği ve üstesinden gelemeyecekleri işleri
yükler.”[10]
Allah adına hâkimiyeti
elinde bulundurmak, kendini Allah’ın oğlu olarak kabul etmekten başka bir şey
değildir. Bu anlayış “hâkimiyet Tanrı’nın ve O’nun adına Kilise’nindir”
anlayışının İslam toplumuna taşınmasıdır. Bu anlayış halifeliğin, saltanat
tarafından gasp edilmesi, Bizans Kralı’nın yönetim anlayışının İslam
topraklarına taşınmasıyla sorunlu hale getirilmiş oldu. Böylece halife
“Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak nitelendirildi. Ölüm gelip kendisini
alıncaya kadar da egemenliği sürmüş oluyordu. Bu anlayışın İslam paradigmasında
yer edinmesiyle birlikte, bir çeşit İslami anlayış diktatörleri besleyen bir
argümanın destekleyicisi konumuna getirildi. Bu anlayış öteden beri İran, Çin,
Bizans, Mısır ve diğer medeniyetlerin liderlik anlayışlarında mevcuttu. Böylece
biz “Tanrı ve O’nun adına egemenliği yeryüzündeki sürdüren oğlu” anlayışını,
“bu hırkayı bana Allah giydirdi, uç buçuk çapulcu muhalif istiyor diye
çıkarmam” kuralına oturtmuş olduk.
“Muaviye oğlu Yezid için
biat toplamak için Medine’ye bizzat kendisi gitmiş ve fakat istenen sonuçları
alamamış ve büyük bir muhalefetle karşılaşmıştır. Bunun üzerine Muaviye
askerlerine emrederek biatı reddeden kişileri huzuruna getirmelerini
emretmiştir. Hepsi getirildiğinde onları tehdit ederek şöyle demiştir; Bakın bu
akşam Şamlılarla görüşmeye gideceğim. Onlara sizin biat ettiğinizi ve selam
yolladığınızı söyleyeceğim. İçlerinden birinin beni doğrulamayan ya da
yalanlayan sözünü işitirsem, lafını tamamlamadan kellesi uçacaktır.”[11] (Bunların içinde
Abdullah bin Ömer, Muhammed bin Ebu Bekir, Abdullah bin Mesut’da vardı.)
Hz. Hüseyin’in biatı
reddederek, Kerbela’da nasıl şehit edildiğini biliyoruz. Egemenliğin Allah adına
kullanarak nasıl zulme bulaştırıldığını görüyoruz. Tarihî kaynaklar bunlarla
doludur. Bu halifelik anlayışının kendi mecrasından koparılarak diktatörlüğe
nasıl kaydırıldığını ve bu diktatörlüğün meşruluğunu ispatlamak için nasıl
kaynakların ortaya konduğunu da biliyoruz. Bugün Müslümanlar olarak
diktatörlerden şikâyet ettikçe bu diktatörlerin çoğu İslam adına yazılan
kaynaklara başvurarak bizden itaat istemektedirler. Biz ise geçmişi
eleştirmekten korkan ve bugünkü diktatörleri eleştirirken, bunların o zamanlara
gittiklerini ise görmezlikten geliyoruz.[12]
Allah, Peygambere hitaben
“Onlar arasında hükmettiğinde adaletle hükmet”[13]
Müslümanlara hitaben de; “İnsanlar arasında hükmettiğinizde adaletle
hükmedin”[14]
diye buyurmaktadır. Adalet olmayan yerde mutlak anlamda zorbalık ve diktatörlük
söz konusudur. Emevilerle birlikte oluşan anlayışlar; Sünni ve Şii paradigma
kendi bulunduğu yerden ve karnından konuşmaya başlamış adalet mefhumu buhar
olup uçmuştur. “Sünnilik selefe, tarihe ve iktidara itaati yüceltirken,
Şiilik imamlar kültünü geliştirmiştir. Bir taraftan öğretiyi etkisizleştiren aşırı
pragmatizm, diğer yandan akılcı düzeyde buluşmayı sürekli öteleyen romantik ve
muhalif gizemcilik, Müslüman aklın önünde duran kurumsallaşmış yapılardır.”[15]
“Klasik Sünni siyaset
teorisi, teoride kusursuz bir yönetici üzerine bina edildiğinden, pratikte tıkanması
kaçınılmazdı. Tıkanıklığı aşmak için “zalim de olsa yöneticiye isyan caiz
değildir” formülü geliştirildi. ‘Kılıç hakkı’ muhalif düşünceleri etkisiz
kılmak ve ortadan kaldırmak için yöneticilere tanınmış bir ayrıcalıktı. Bu
düşüncenin zaman içinde tiranlığa yol açacağını bilmek hiç de zor değildir.”[16] Bizim bugün karşı
gelmeye çalıştığımız ve İslam coğrafyasında çokça da karşılaştığımız bu
tiranların varlık bulmalarının sebebini bu oluşturmuş olduğumuz anlayışta
bulmamız gerekmez mi? Birilerinin gölgesinde hazırlanmış olan Nasihatu’l
Muluk’larda diktatörlerden farklı yöneticiler bulmamız beklenmemelidir.
“On yıllardır
kleptokratik diktatörler ve şürekâları, yaptıkları itibariyle hukuk
tanımazlarken, sıradan vatandaşlar insanca yaşamdan ve hukukun üstünlüğünün
imkânlarından mahrum bırakıldı. Diktatörlerin yolsuzluklarının boyutu,
ihalelerden alınan muazzam komisyonlardan, halkın sürekli olarak itilip
kakılmasına ve aşağılanmasına kadar çok çeşitli alanlarda tezahür etti ve hâlâ
da ediyor. Bu öyle bir raddeye geldi ki, kendini feda etmek, reddetmenin
geçerli bir aracına dönüştü. Liderler ve aileleri, ülkelerinin ve kaynaklarının
bugün ve gelecekteki sahibi olduklarını iddia eder hale geldi. Bunlar, halklarını
sistematik olarak ezen adaletsiz hükümetlere karşı ayaklanmalar. Bunu yapan,
adaletsizlik ve insanca yaşayamamaktı. İstikrar peşindeki ABD ve genel olarak
Batı, Ortadoğu’daki tiranları ve hırsızları hoş gördü, yeri geldiğinde aktif
biçimde destekledi. Bölgenin haysiyetine sahip çıkarak ve çoğu zaman barışçı
araçlarla seslerini yükselten genç insanlarsa, kendileri ve ülkeleri için
özgürlüğü sağlamak adına kanlarını akıtıyor.”[17]
Tüm bunlardan
çıkaracağımız ders hilafet makamına bir sınırlandırmanın gerekliliğini ortaya
koymamızı sağlamaktadır. Yoksa kılıçlarımızla hemencecik düzelteceğimiz
halifeler olmayacağı gibi buna boyun eğecek ve Müslümanların kanının
akıtılmamasına razı olacak halife bulmamız da zor olacaktır. Çünkü iktidar hırs
oluşturur ve bunun giderilmesi ise hilafet makamına oturacak kişinin ne kadar
oturacağının kuralının önceden belirlenmesidir.
Başında da belirttiğimiz
gibi insanoğlu nefsine çabuk kanandır. Oysa “Kendisinde Allah’ın şerefini
taşıyan insan, bu şerefi kendi öz varlığında ve başkalarının varlığında
hisseder. Onun gözünde kendi değeri ve başkalarının değeri, bütün menfi
duyguları etkisiz kılan bu şereflendirmenin değişikliklerine uyarak
sonsuzdurlar. Üstelik yolu, onun bir yanında esirin diğer yanında da despotun
uçurumuna düşmesine engel olan iki korkulukta sınırlanmış gibi”[18]
olması gerekirdi ki, ümmetin önünü aydınlatabilsin.
Her zaman ihtiyaç
duyduğumuz ve bize öncülük edecek yol gösterecek, bizi hak ve adaletten ayrılmamamız
gerektiğini hatırlatan bir topluluğa ihtiyaç duyarız.
“Sizden, hayra çağıran,
iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Onlar (sizi)
kurtuluşa eriştirir.”[19]
[1]
Kur’an-ı Kerim Şura Suresi, 38
[2]
Kur’an-ı Kerim Al-i İmran Suresi, 159
[3]
Muhammed b. El- Muhtar Eş- Şankıti, Siyaset Fıkhı, çev. İsmail Yaşa, Halil
Kendir, Mana yayınları. s.19
[4]
Muhammet Sağlık, "Hadis Külliyatında 'Kitâbu'l-İmâre' ve Ortaya Çıkış
Sürecinde Fıkıh Ahkâmındaki Yeri" adlı doktora çalışması
[5]
Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlullah, İslam ve Demokrasi, İslam ve Dünya, Yaz
1991, s.7
[6]
A.g.e. s. 7
[7]
A.g.e. s.7
[8] Kur’an-ı Kerim Hakka suresi, 44-45
[9]
İbni Haldun, Mukaddime, çev. Halil Kendir, 1. Cilt, s. 234
[10]
A.g.e. s. 267
[11]
İbni Kesir’den nakleden, Ahmet El- Katip, Demokratik Hilafete Doğru, çev.
Muhammed Coşkun, Mana yayınları s.117-118
[12]
İlk dönem iktidar sorunu için bakınız; Prof. Dr. Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi
İktidar Kavgası, kendi baskısı, 135-143, Emeviler Dönemi için bakınız Prof. Dr.
Ahmet Ağrakça, Emeviler Dönemi, Şafak Yayınları
[13]
Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi, 42
[14]
Kur’an-ı Kerim, Nisa Suresi, 58
[15]
Mehmet Evkuran, “Egemenlik, İtaat ve Disiplinin Kurulması Üzerine, Söz ve
Adalet, sayı. 5, Haziran 2008, s.11
[16]
Yusuf Yavuz Yılmaz, “Abdulvahap el-Efendi’nin İslam ve Devlet Üzerine
Görüşleri”, özgün düşünce, sayı, 3, yıl 2009, s.113
[17]
Ziyad
Asali, “Washington, Dünya Polisi veya Diktatörlerin Patronu Olmamalı”
Radikal Gazetesi, 4 Mart 2011
[18]
Malik Bin Nebi, Çağdaş Temel Konular, çev. Veysel Uysal, Bir Yayıncılık s.
122
[19]
Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran, 104


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış