Geçen ayki “Ümmet’in Âlimleri Eksen Kayması Mı Yaşıyor?” başlıklı yazımızda İslâm Âlimlerinin Ümmet’in can yakıcı sorunlarına bigâne kalmalarını gündemimize almıştık. Bu yazımızda -bir önceki yazının devamı niteliğinde- gerçekte âlimlerin nasıl bir misyon yüklenmeleri gerektiğini İslâm tarihinde salih ulemanın hayatından örneklerle anlatmaya çalışacağız.
İslâm tarihi, insanlığın aydınlanma tarihidir. İnsanlık, 14 asır gibi çok kısa bir zaman dilimi içinde böylesine geniş bir coğrafyada yayılmış, bu coğrafyaların insanlarını çok kısa bir süre içinde aydınlatmış ve başka bir hadarata daha tanık olmamıştır. İslâmî aydınlanma, M. 610 yılında vahyin inişiyle birlikte başlamış ve M. 632 yılında Kur’an’ın tamamlanması ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vefat etmesi ile birlikte nihayete ermiştir. Daha sonraki yüzyıllarda Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in deyişiyle “Nebilerin varisleri” olan âlimlerin İslâmî aydınlanmanın temel referansları olan Kur’an ve Sünneti anlama çabaları çerçevesinde zenginleştirilmiş ve çok görkemli bir fıkıh mirası ortaya çıkmıştır. Özellikle İslâm fıkhî mezheplerinin oluşum süreci olan (H.) 2. ve 3. yüzyıllarda İslâm coğrafyası, temel İslâm bilimlerinin şekillenmesi ve büyük eserler verilmesi bağlamında müthiş bir hareketliliğe sahne olmuştur. Örneğin, sadece Endülüs’de -İspanyollar işgal ettiklerinde- Gırnata kütüphanelerinde 600 bin el yazması eser bulunmuştur.
İslâm’ın kalkınmışlık dönemlerinde fıkıh, hayattan kopuk bir şekilde üretilen nazarî bir bilgi değildi. En öz ifadesiyle “kulların fiilleri ile ilgili Şari’in (Allah’ın) hitaplarından (şer’î hükümlerden)” oluşan fıkıh, bireysel, toplumsal, siyasî, iktisadî alanları kısacası bütünüyle hayatı dizayn ediyordu. İslâm âlimi fakihler ise, İslâmî hayatı yeryüzü coğrafyasında yaşanabilir kılan ve onu kuvveden fiile, teoriden pratiğe aktaran çok önemli bir yerde duruyorlardı. Tabiri caizse, İslâm âlimleri toplumun, Allah’ın rızasını kazanabileceği bir hayatı nasıl yaşayabileceği konusunda, bir tür mühendislik çalışması yapıyorlardı. Zira İslâm Toplumu’nu diğer beşerî toplumlardan ayıran en belirgin özellik, onun ilahî vahiy ekseninde biçimlenmesi ve dizayn ediliyor olmasıydı. İşte bu noktada ilahî vahyi anlayacak âlimler çok kritik bir yerde durmaktadırlar.
Lakin din ile hayat ayrılınca İslâm âlimlerinin fıkhî çabaları, geçmiş dönemdeki fıkhî çabalardan farklı bir niteliğe büründü. Geçmişte âlimler, yöneticilerin toplum hayatını tanzim ederken tatbik etmeleri için proje niteliğinde içtihatlarını yaparlarken ve bunları yöneticilere sunarlarken, şer’î hükümler şimdi, salt akademi dünyasında bir eğitim materyaline, cami kürsülerinde sohbet mevzuuna indirgenmiş durumdadır. Yani âlimlerimiz bugün, sistemlerin kendilerine biçtiği elbiseyi benimsemişlerdir. Düşünebiliyor musunuz?! 19. yüzyılın başında İslâm Ümmeti’nin yaşadığı sarsıcı değişimden sanki bîhaberlermiş gibi âlimlerimiz, şer’î hükümleri, nesilden nesle; ilk nesil bir sonraki nesle, daha sonra gelenler kendilerinden sonrakilere, böylece Kıyamet’e kadar hayatın içinde yaşanıp-yaşanmamasına bakmaksızın nesilden nesle aktarılacak eğitim materyaline dönüştürmüştür. Hatta kimi hocalarımız İslâmî ilimleri tahsil eden talebelerin ve öğrencilerin İslâm’ın hayatta yaşanmadığına ilişkin sorgulamalarını “Efendim sen önce ilmi öğren”, “Sen kendini yetiştir” vb. argümanlarla geçiştirmişler, fıkhı ve fıkıh talebesini yıllarca hayattan tecrit etmişlerdir. Buna göre âlimlerimiz, laisizmin kendilerini ve âlim sıfatını almalarına kaynaklık eden İslâm’ı konumlandırdığı yeri benimsemiş gibi bir haletiruhiye içindedirler. Hâlbuki sadece bu açıdan bile bakılacak olsa laisizme, sekülerizme; dini, Allah iradesini kendince bir forma sokmaya çalışan beşerî ideolojilere, en güçlü tepkiyi âlimlerimizin vermesi gerekiyordu.
Düşünebiliyor musunuz, İmam-ı Azam, kendisine teklif edilen yargı kurumunun en üst noktasındaki kadılık görevini reddetmiştir. Kaldı ki o dönemde İslâmî bir devlet vardı ve kanunlar tamamıyla Kur’an ve Sünnet’e dayanıyordu. Ancak İmam-ı Azam, Halife’nin yaptığı bazı yanlışları, meşrulaştırır düşüncesi ile kendisine yapılan teklifi geri çevirmiştir. Sadece bazı yanlışlarını halkın gözünde meşrulaştırabileceği düşüncesiyle kendisine teklif edilen en yüksek bürokratik görevi reddeden İmam-ı Azam bugün yaşasaydı, öncelikle İslâm’ın hayata müdahalesine engel olan, devletin -çok az bile olsa- işlerinin dine dayandırılmaması anlamına gelen laiklik hakkında gerekli şer’î hükmü Ümmet’e beyan etmez miydi? Doğu’dan ve Batı’dan transfer edilen beşerî hukuk sistemleri ile Ümmet’in hayatının şekillendirilmesine en güçlü tepkiyi vermez miydi? Halifesiz bırakılmış Ümmet’e ve yeniden Hilafet’in ikamesine mani olan iktidarlara, “Bir Halife’ye beyatsız ölen, cahiliye ölümüyle ölmüş gibidir” hadisince hâlihazırdaki durumları ile ilgili içtihatlarını beyan etmez miydi? Yani farklı bir ilmihal ortaya koymaz mıydı? Kanaatimce İmam-ı Azam ve onun gibi İslâm fıkhını üretmiş âlimler bugün yaşasaydı, kesinlikle İslâmî hayatın önünde engel teşkil eden Batılı küfür ideolojileri hakkında Allah’ın hükmünü beyan ederek, bu noktadaki şer’î hükümleri içtihat edip kamuoyuyla paylaşarak işe başlarlardı. Bin bir entrika ve hile ile Müslümanların Halifesini ortadan kaldırıp İslâm coğrafyasını ellinin üzerinde karton devletçiklere bölmüş olan ulus devlet, milliyetçilik vb. Batılı fikirler ve projeler hakkında fikrî içtihatlarda bulunurlardı. Ümmet’in bölük pörçük, ellinin üzerinde devletçik halinde yaşamasının caiz olup-olmadığı ve buna benzer birçok can yakıcı sorunlar hakkında şer’î hükümleri ortaya koyarlardı. İslâmî hayatı yeniden başlatmanın metodunu Kur’an’ı ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in (Sünnetinden) Mekke’deki uygulamalarını esas alarak ortaya koyarlardı. Kısaca İslâm Ümmeti’nin içinde bulunduğu gerçek sorunları çözümleyici bir siyaset fıkhı üretirlerdi. İslâm’ın sorunlarına çözüm üretemeyeceği noktasında Ümmet’te oluşmuş yanlış kanaati gidermek üzere küfür fikirleri, onlardan çıkarılmış yasaları ve kanunların bozukluğunu gözler önüne serip, hayatın her alanına ilişkin şer’î hükümleri, bir proje olarak ortaya koyarak Ümmet’in İslâm Nizamı’na olan güvenini tazeler ve geniş halk kitlelerinin de desteğini arkasına alarak yönetimleri, bu hükümleri tatbik etmeleri noktasında baskı altına alırlardı.
İşte, Selef-i Salihîn Uleması’ndan Ahmed ibni Hanbel’e bakın. O, Mutezili bir Halife’nin Kur’an’ın mahlûk olduğu konusunda kendisinden bir değerlendirme yapmasını istemesi karşısında nasıl dik durmuştu. Bu celil âlimin dik duruşu karşısında işkence gördüğü, kolu kırıldığı hatta işkence sırasında aldığı yaralardan dolayı vefat ettiğini tarih kitaplarımız kaydetmektedir. İşte Rabbanî âlimler böyleydi.
ما كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللَّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ
“Hiçbir insana yakışmaz ki kendisine kitap, yetki ve nübüvvet verildikten sonra insanlara dönsün de ‘Allah’ı bırakarak bana kul olunuz.’ desin; tersine ona yakışan söz; ‘Okuyup öğrendiğiniz bu kitap gereğince Allah’a kul (Rabbanîler) olmayı benimseyiniz.’ demektir.” (Âl-i İmran 79)
Şimdi biz yazımızın kalan kısmında kendisine ilim verilmiş gerçek Rabbanî âlimlerden; ilmini yalnız Allah’a hasreden, kınayıcının kınamasından korkmadan hayatı İslâmî eksende yaşama ve yaşatma gayretinde olmuş âlimlerin hayatından bazı örnekleri paylaşmak istiyoruz:
İbnu’l-Cevzî şöyle anlatır: “(Halife Harun) Raşid Şeyban’a dedi ki: “Bana nasihat et.” Şeyban, “Emanı buluncaya kadar seni korkutan biriyle arkadaşlık etmen, korkuya düşünceye kadar seni emin ettiren biriyle arkadaşlık etmenden daha hayırlıdır.” Raşid dedi ki: “Bunu izah eder misin?” Şeyban dedi ki: “Nasihat bakımından sana “Sen halktan ve tebaalardan mesul olduğun için Allah’tan kork!” diyen kişi, “Siz Ehl-i Beyt’ten ve Nebi’nin akrabası olduğunuz için günahlarınız bağışlanmıştır.” diyen kişiden daha hayırlıdır.” Bunun üzerine Raşid o kadar ağladı ki etraftakiler ona çok acıdılar.”
Âlimlerin sultanı olarak bilinen el-İz ibni AbdusSelam’ın (D.1181-Ö.1262) talebelerinden biri kendisine; “Sen Sultan Eyyub’ü muhasebe ederken ondan korkmadın mı?” dedi. el-İz ibni AbdusSelam talebesine şöyle cevap verdi: “Oğulcağızım! Vallahi Allah’ın heybetini düşününce sultan gözümün önüne bir kedi gibi geldi.”
Fudayl ibni İyad uzun bir konuşmadan sonra Harun Raşid’e şöyle dedi: “Ey siması güzel olan! Allah sana bundan soracaktır. Eğer yüzünü ateşten sakındırabilirsen yap... Sakın sabahlarken veya akşamlarken tebalarına karşı kalbinde bir aldatma olmasın. Zira Allah Rasulu şöyle buyurmuştur: “Kim onları aldatarak sabahlarsa cennetin kokusunu almaz.” (Buharî 7151, Muslim; İman 142)
Âlim ve İmam Cafer es-Sadık (D.80-Ö.148) hak sözü söylemede Allah’tan başka -Halife Mansur dâhil- hiç kimseden korkmazdı. Halife Mansur ona bir gün şöyle sordu: “Allah neden sineği yarattı?’ Ona cevaben şöyle dedi: “Zâlimleri zelil etmek için.”
Bir gün Halife Süleyman b. AbdulMelik’e bir Arabî geldi ve dedi ki: “Ey Mu’minlerin Emiri! Ben sana bir söz söyleyeceğim, hoşuna gitmese de ona katlan. Eğer onu kabul edersen arkasında hoşuna gidecek şeyler vardır!” Halife Süleyman “Söyle.” deyince, Arabî şöyle dedi: “Ey Mu’minlerin Emiri! Seni, dinlerine karşılık senin dünyanı, rızana karşılık Rablerinin gazabını satın alan, Allah için senden korkan, senin için Allah’tan korkmayan, Ahiret’i harap edip dünyayı imar eden, Ahiretle savaş, dünya ile barışık halde olan adamlar kuşatmış. Allah’ın sana emanet ettiği şeyleri sakın onlara emanet etme, çünkü onlar emanetin zayi olmasına, Ümmet’in zillete düşmesine aldırış etmezler. Sen, onların işlediklerinden sorumlusun, onlar senin yaptıklarından mesul değiller. Ahiretini ifsat etmeye karşılık onların dünyalarını ıslah etme. Zira en fahiş aldanmış insan Ahiretini başkasının dünyasına karşılık satan insandır.” Bunun üzerine Halife Süleyman Arabî’ye; “Sana gelince; sivri dilin, kılıcımdan daha keskindir.” dedi. Arabî de şöyle dedi: “Evet, ey Mu’minlerin Emiri! Senin lehine aleyhine değil.” Halife Süleyman ona “Zat-ı âlinize ilişkin bir ihtiyaç var mı?” dedi. Arabî; “Genelden başka, özel bir isteğim yok.” dedi. Sonra kalkıp gitti. Sonra halife Süleyman şöyle dedi: “Allah onun iyiliğini versin. Soyu ne kadar asil, kalbi ne kadar yürekli, dili ne kadar keskin, niyeti ne kadar sadık ve nefesi ne kadar takvalı biri...”
Hak sözü söylemesiyle bilinen ve bu uğurda şehit edilen Iraklı Âlim AbdulAziz AbdulLatif el-Bedrî (D.1930-Ö.1969) Bağdat’ın Adile Hatun Camii’nin kürsüsünde konuşurken dönemin Devlet Başkanı AbdusSelam Arif’in camiye girdiğini fark eder ve hiç çekinmeden şunu söyler: “Ey AbdusSelam! İslâm’ı tatbik et. Eğer, İslâm’a bir karış yaklaşırsan biz sana bir adım yaklaşırız. Ey AbdusSelam! Milliyetçilik bize yaramaz, bizim tek kurtuluşumuz İslâm’dır.”
Mısır’da Cemaleddin AbdunNasr dikta hükümetinin büyük işkencelerine maruz kalmış, yıllarca hapislerde yatmış ve en sonunda iddialarına canını şahit kılarak şehit olmuş son dönem (1966) âlimlerinden Seyyid Kutub’a hapisteyken Mısır Diktatörü bir mektup gönderir. Mektupta Seyyid Kutup’tan fikirlerinden vazgeçtiğini deklare eden bir makale yazmasını ister. Şayet bunu yaparsa kendisine Bakanlık, vb. tekliflerde bulunur. Şehit Âlimin cevabı tereddütsüz, “Eğer Allah kanunu ile mahkûm edilmişsem ben Hakk’ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkûm olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah’a şükürler olsun ki, on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım. Ben Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namazda Allah’ın birliğine şahadet eden parmağım asla bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır.”
İslâmî bir hayatı başlatmak ve Nübüvvet minhacı üzere Raşidî Hilafet Devleti’ni ikame etmek üzere çalışan Âlim Şeyh Takiyyuddin en-Nebhanî de (D.1914-Ö.1977) bu şahsiyetlerden biridir. Dönemin Ürdün Kralı Huseyn’in oğlu 1. Abdullah her hafta Rağdan’da bulunan sarayında bazı âlimleri ağırlardı. Bu vesileyle bazı âlimler Kral’dan meslektaşları Âlim Şeyh Takiyyuddin en-Nebhanî’yi hapisten çıkartmasını istediler. Bunun üzerine Kral, Takiyyuddin en-Nebhanî’nin huzuruna getirilmesini ister. Birçok âlimin bulunduğu ortamda Kraliyet Sarayı’na getirilen Şeyh Takiyyuddin en-Nebhanî’ye Kral, şu soruyu yöneltir: “Ey Şeyh! Beni dinle. Benim dost edindiğime dost, düşman edindiğime de düşman edineceğine dair bana söz veriyor musun?” Âlim Şeyh Takiyyuddin en-Nebhanî ona bakarak hiçbir şey söylemez. İkinci sefer Kral aynı soruyu sorar. Üçüncü seferde Kral daha sesli olarak yine aynı soruyu tekrarlayınca Âlim en-Nebhanî başını kaldırarak Kral’a bakıp şöyle der: “Daha önce ben İslâm’ı dost edineni dost, İslâm’ı düşman edineni de düşman edineceğime dair Allah’a söz vermiştim.” Bunun üzerine Kral kızarak Âlim Şeyh Takiyyuddin en-Nebhanî’nin tekrar hapse iade edilmesini emreder.
Tarihten ve günümüzden örneklerini verdiğimiz Rabbanî âlimlerin duruşları bu şekildeydi. Onlar, münker ve münkeri tatbik eden yöneticiler karşısındaki tutumlarını konjonktüre göre değil hakikatte bir Müslüman âlime, Nebi varisine yakışacak biçimde tamamen şer’î hükümler çerçevesinde belirliyorlardı. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:
“Şu muhakkak ki, sizin üzerinize birtakım âmirler (yöneticiler) tayin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını maruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona razı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.”
“Fasık ve azgın yöneticiler olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik ederse ve onların zulmüne yardım ederse Benden değil ve Ben de ondan değilim. Benim Havz’ıma da gelmeyecektir.”
“İçinizden en çok sevdiklerim ve Kıyamet gününde bana en yakın olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. “Güzel konuşuyor” dedirtmek için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve Kıyamet günü bana en uzak olan kimselerdir.” (Tirmizî, Birr 71)
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi sözü ağzında evirip çevirerek lügat parçalayan kimselere buğz eder.” (Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72)
Sonuç olarak; Ümmet’in düşünce siperlerinde nöbet tutması gereken âlimler görevlerini yerine getirmeyince Ümmet, deryada rotasını kaybetmiş bir kaptan gibi nasıl yol alacağını bilemedi ve kendisine dayatılan Batılı düşünce ve sistemlere mecbur oldu. Gerçek Rabbanî âlimlere düşen görev; İslâmî hayatın yeniden başlamasının önünde duran yöneticilere kırbaç gibi en ağır sözleri söylemeleridir. Şayet âlimler haksızlık karşısında susarsa, Ümmet zelil yöneticilerin elinde zillete düşer.
الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ
“Dünya hayatını Ahiret’e tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.” (İbrahim 3)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış