İnsan, fıtratı gereği sosyal bir yaşam sürmek ve diğer insanlarla beşerî münasebetler kurmak zorundadır. Bu sebeple tarihin bütün dönemlerinde bir arada yaşamış ve cemaî bir hayat sürmüştür. İşte toplumdaki fertlerin birbirleri ile münasebetler kurması insanda fıtraten var olan ihtiyaçları karşılamak içindir. İnsan bir yandan bu ihtiyaçlarını karşılarken diğer yandan da toplumsal anlamda huzur ve güven içerisinde yaşamak istemiştir. O zaman hem insanı hem de toplumu bu güven ve huzura kavuşturacak olan bir kurallar manzumesi zorunlu olmaktadır. İşte ideolojiler de esasî bir fikir olmaları açısından bu ihtiyacı karşılamak için doğmuşlardır ve İslam Dini de bu ihtiyacı doğru şekilde karşılayan tek ideolojidir.
İnsanın ve toplumun huzurunu sağlayan ideolojiler hayat sahasında bulunmuş olsa da her asırda ve her toplumda doğrudan yana meyil alabilen insanlar olduğu gibi, yanlıştan yana yön alabilen insanlar da olmuştur. İhtiyaçlarını insana yakışmayacak şekilde karşılamak isteyenler, fıtratlarına aykırı ameller işlemeyi özgürlük zannedenler, kendi ihtiyaçları için başka insanların haklarına tecavüz edenler ve kolay olduğu için haram üzerinde yürümek isteyenler her zaman olmuştur ve de olacaktır. Aynen Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği gibi insan iki yol ile karşı karşıyadır ve yaptığı tercih onu ya kurtaracak ya da cezalandırılmasına sebep olacaktır.
وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ “Biz insana iki yol gösterdik.” (el-Beled 10)
İdeolojiler; insanın ihtiyaçlarının doğru bir şekilde nasıl karşılanması gerektiği yönünde hayat hakkında mefhumlar ortaya koydukları gibi, toplumsal huzurun sağlanması ve toplumun korunması konusunda da bir takım düzenlemeler belirleyerek insan ve toplum açısından kaosun çıkmasına engel olurlar. Toplumun huzurunun muhafazasına yönelik olan bu düzenlemeler insanın davranışlarını kontrol altına alır ve hatalı davranışlarda bulunanları düzeltir. Ancak insanın insan olması hasebiyle kendisinde var olan ihtiyaçları doğru şekilde karşılaması elbette onu yaratan ve müdebbir olan bir yaratıcı tarafından konulmalıdır. Çünkü o insanı yaratmış, heva ve hevesine göre de başıboş bırakmamıştır.
أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
“Siz iman ettik demekle başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz.” (el-Ankebut 2)
İnsanın ihtiyaçlarının doğru bir şekilde karşılanması tabii olarak huzurlu bir toplumun oluşmasına vesile olacaktır. Tersinde ise, insanın ihtiyaçlarının yanlış ve sapıkça karşılanması huzursuz ve güven duyulmayan bir toplumun doğmasına sebep olacaktır. Aynen günümüzde Kapitalist ülkelerde olduğu gibi… Kapitalizm ki onun akidesi olan laiklik ve yönetim nizamı olan demokrasiye göre Yaratıcı, dünya işlerine karışmaz ve dünyanın sevk ve idaresini insana bırakır. Yani Allah’ın mülkünde Allah’a kafa tutma küstahlığını gösterir ve onu aciz olarak atfeder. İnsana ve hayata dair kuralları Yaratıcının değil de beşer olan insanın koymasının daha doğru olacağını söyler. İşte en büyük yanlışlık da burada başlar. Zira Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا
“Allah’tan daha güzel kim hüküm koyabilir?!” (el-Maide 50)
Hüküm koyma merciinde insan olduğu zaman doğal olarak insanlar ihtiyaçlarını yanlış veya hatalı olarak karşılamış olurlar. Böyle olunca da toplumda anarşi, cinayet, intihar, hırsızlık, gasb, fuhuş, uyuşturucu, vb. gibi birçok cürüm işlenir olur. Devletlerde bunları önleyemez ve sadece bu tür filleri işleyenleri yakalamaya çalışır. Yani bataklığı kurutamaz ve sadece sinekleri öldürmeye başlar. Oysaki suç ve suçla mücadelede esas olan, insanı suça iten sebepleri belirleyebilmek ve onu bu düşünceden alıkoyacak olan bir otokontrol sistemi oluşturabilmektir. Yoksa suç işlendikten sonra suçluları yakalamak suçu önlemek demek değildir.
“Ulusal çaptaki ortalama verilere göre; açılan davalarda ilk sırada hırsızlık, kapkaç gibi mal varlığına karşı suçlar yer alıyor. Bir yılda hırsızlıktan dolayı açılan dava sayısı 235 bin 495. Buna göre; yaklaşık her 2,5 dakikada bir hırsızlık suçundan dava açılıyor. 255 bin 344 olarak açıklanan mağdur sayısı, yaklaşık 2 dakikada bir kişinin hırsızlık suçunun mağduru olduğu anlamına geliyor. İkinci sırayı yaralama suçları alıyor. Bir yılda yaralamadan açılan dava sayısı 178 bin 111. Buna göre; her 2,5 dakikada 1 kişi de yaralama suçunun mağduru oluyor. Hayata karşı suçların sayısı ise bir yolda 20 bin 520. Hırsızlık, yaralama ve cinayet suçları, tüm suçların yüzde 62,8’ini kapsıyor. Üçüncü sırayı adam kaçırma, tehdit, şantaj gibi hürriyete karşı suçlar alıyor. Bu sayı 1 yıl içinde 70 bin 570. Araç kundaklama gibi genel tehlike yaratan suçlardan dolayı dava açılma sayısı ise 27 bin 280. 1 yıl içinde 14 bin 337 cinsel suç işlenmiş. Bu suçun mağdur sayısı 20 bin 282 şeklinde açıklanırken, bu rakam her 26 dakikada 1 kişinin cinsel suç mağduru olduğunu gösteriyor.” (www.extrahaber.com/artikel.php?artikel_id=534)
İstatistikî verilere göre hal böyle iken, yetkililer mevcut demokratik düzende bu suçları nasıl engellemeyi düşünüyorlar acaba? Her tarafa Mobese kameraları kurarak mı? Mobese kameraları suç işlendikten sonra suçluların en yakın zamanda yakalanması için işletiliyor yoksa herhangi bir suç önleyici özelliği bulunmuyor.
Son günlerde gördüğümüz kadarıyla da üzeri kameralar ile donatılmış polis arabaları ve karayolları üzerine döşenen trafik kameraları ile trafik ve asayiş sağlanmaya çalışılıyor. Ama kameranın algılama alanına kadar kuralı hiçe sayan sürücüler o alana gelince fren yapıp 70 km/s hıza düşüyor ve kamerayı geçince de hemen herkes gaza yüklenip tekrar hızlarını artırıyor. Yani devletin caydırıcı olma gücü, sadece kameranın o algılama sahası kadar olan 100 metrelik bir alanı kapsıyor. Bu örnek bile ne kadar çarpıcı değil mi?
İnsanın, İslamî değerlerden her geçen gün uzaklaştırıldığı ve Allah Azze ve Celle’ye edilen imanın her an daha da zayıflatıldığı günümüzde, kamera ile huzur ve güven sağlama yöntemine sadece devlet başvurmuyor. Allah ve Rasulü’nün koruma altına aldığı bir kale ve toplumun en mühim yapı taşı olması açısından önem arz eden aile içerisinde de maalesef kamera ile huzur ve saadet aranıyor. İslamî bir tabana oturmayan evliliklerde eşlerin birbirlerine güvenmedikleri ve kişiyi zinaya sevk edecek vesilelerin toplumda çok rahat bir şekilde TV ve internet ortamlarında alenen bulunması, evlere gizli kameralar takılmasına sebep oluyor. Çocuklarına bakıcı tutan aileler, gelen bakıcıya güvenmiyor ve eve gizli kamera yerleştirerek onu kontrol ediyor. Çalışan anne ve babalar, çocuklarına güvenmiyor ve evlerine gizli kamera yerleştirerek evlatlarını kötülüklerden uzak tutmaya çalışıyor. Patronlar, işçilerine güvenmiyor ve işyerlerine kamera, işyerine ait taşıtlara ise CPRS sistemi taktırıyor. Devlet, memuruna güvenmiyor ve dairelerine kamera yerleştiriyor. Esnaf, müşteriye güvenmiyor ve dükkanına kamera yerleştiriyor. Vali, meclis üyelerine güvenmiyor ve il meclis salonuna kamera taktırıyor. Nerede ise her apartman girişine, her daireye, her eve, her işyerine, her kavşağa ve her meydana onlarca kamera yerleştiriliyor. Niye? Çünkü insana güvenilmiyor! Çünkü insan birer suç mekanizması haline geldi de ondan! Neden? Çünkü Allah’ın insana ilişkin koyduğu kurallar uygulanmıyor. İnsan neden bu kadar bozuldu kimse umursamıyor, kimse düşünmüyor ve herkes esasî sorunu değil de tali sorunları tartışıyor.
Kamera ile sağlanmaya çalışılan huzur ve güven ortamı, elektrikler kesildiği veya kameralar devre dışı kaldığı zaman ise işlemiyor ve insanlar hemen kontrolsüz şekilde suça meylediyor. Aynen kâfir Batı’da olduğu gibi… Batı toplumuna ve onların yaşam biçimini bize gösteren bir vasıta olması açısından sinema filmlerine baktığımızda bu, rahatlıkla görülebiliyor. Elektrikler kesildiği veya herhangi bir güvenlik zafiyeti oluştuğunda insanlar, hayvanlar gibi kontrolden çıkıyor ve yağma-talan yapmaya, çalmaya, gasb etmeye ve öldürmeye koşuyor. Böyle bir toplumu taklit eden, kalkınmayı bu taklitte arayan ve sistemini, yönetim şeklini, kıyafetlerini, harflerini, ölçülerini yani her şeyini Batı’dan ithal eden ve bu taklidi çağdaşlık bilen bir toplum, belli bir zaman sonra da o toplumun özelliklerini taşımaya başlıyor. İşte maalesef kapitalizm, özgürlükler ve demokrasi, insanı bu hale getiriyor. Şimdi de Türkiye yavaş yavaş bu hale geliyor ve getirilmek isteniyor. Doğal afetlerden sonra insanlar o vahim duruma aldırış etmeden yağma yapmaya başlıyor. Aynen depremden ve sel felaketinden sonra gördüklerimizdeki gibi…
Oysa İslam’ın egemen olduğu bir toplumda insanları günah işlemekten alıkoyan en önemli unsur Allahu Teâlâ’ya olan imanları, yaptıkları her fiilin âlemlerin Rabbi tarafından görüldüğü ve meleklerce kayıt altına alındığı ve bu kayıtlar neticesinde Ahiret hayatlarının belirleneceği inancıdır. Kalplerdeki, Allah korkusu ve insana ilişkin duyulan sevgidir. Böylesi toplumlarda ferdî olarak cürüm işleyenler elbette olacaktır ama toplum, cemaî olarak böyle bir atmosferde bulunmayacaktır. İnsanlar tek başlarına kaldıklarında Allah korkusu ve imanları sayesinde suça meyletmekten geri duracaklardır. İnsanı günah işlemekten alıkoyan ilk unsur imanı, fikirleri ve bunlarla şekillenen vicdanı olacaktır.
خَاشِعِينَ لِلّهِ “(O iman edenler ki) Allah’tan korkarlar…” (Âl-i İmran 199)
İnsanı günah işlemekten alıkoyan ikinci unsur ise; birbirlerinden çekinmeleri ve kendi aralarında bir otokontrol sistemi oluşturmalarıdır. Son günlerin popüler deyimi ile mahalle baskısıdır. Müslümanların kardeşlerine karşı görevleri olan “emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-munker” ilahî düsturunu yerine getirerek kardeşlerini günahtan beri tutmalarıdır. Birbirlerine tavsiyelerde bulunmayı kendilerinin ve toplumun huzuru için şiar edinen Müslümanlar bu yönüyle de suçu engelleyeceklerdir. Bu sebepten dolayı da kimse böylesi bir toplumda alenen günah işleyemeyecektir.
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ
“Sizler insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız. ” (Âl-i İmran 104)
İnsanları suçtan alıkoyan bir diğer önemli unsur da, bu alanda Allah Azze ve Celle’nin koyduğu had cezalarıdır. Muhakkak ki bu cezaların caydırıcı olma gücü, bugün uygulanan ve her gün bir yenisi eklenen mevcut cezalardan daha da etkilidir. İslam’ın getirdiği bu cezalar ise toplumun muhafazası açısından kaçınılmaz olduğu kadar, insanlar açısından da rahmetin kendisidir. Zira onlarda hayat vardır.
وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ
“Kısas ta sizin için hayat vardır.” (el-Bakara 179)
İslam, kendi nizamına ve Müslümanlara o kadar güveniyor ki, insanlar hakkında gizli teftiş yapmıyor ve dört duvarın arasına yani özel hayatlarına karışmıyor. İnsanlarda öyle bir inanç oluşturuyor ki; Müslümanlar kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla bu nizamın ve düzenin korunması için her türlü fedakârlığı yapıyor ve şehit olmak için yarışıyorlar. Kendi aleyhlerine olsa da şahidlik yapıyor ve Ahiret’i dünyaya tercih ediyorlar. Aynen zina ederek zani hükmünde olan ve recm edileceğini bildiği halde Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itirafta bulunan kadının vakıasında olduğu gibi. Kadın Rasulullah’ın göndermek istemesi üzerine tekrar geliyor ve “ben zina ettim” diyor. Kimse bilmediği halde gelip suçunu itiraf ediyor. Çünkü Allah katında temizlenmek ve günahının hesabını dünyada çekmek istiyor. Ancak buna muadil uygulamalar, İslam’ın hâkim olduğu toplumlarda olur ve Müslümanlar birbirlerini bir güven abidesi görerek gerektiğinde kardeşlerini nefislerine tercih ederler. İşte biz Müslümanlar, böylesi bir toplum istiyoruz. Hem de kameraların mercekleri önünde…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış