Sorunun çıktığı yer ve zaman, sorunun kaynağının ortaya konulması bakımından bizlere her zaman ışık tutmaktadır. Bu cüzî sorunun da kaynaklandığı yer yani esasî sorun, mevcut olan Laik-Kemalist Sistemin kurulduğu günden bu yana yine Sistemin kendisidir. İşte bu meyanda sorunu “Kürt Sorunu” olarak isimlendirmek şahsımca yanlış olsa da, meselenin okuyucularımız tarafından daha net anlaşılması için yaygın olarak kullanılan ismiyle kullanılmıştır. Zira yaşanan sorun sadece Kürtlerin sorunu olmadığı gibi, sorunun oluşmasındaki etken de sadece Kürtlerin etnik kimliği değildir. Sorun, mevcut rejimi devam ettirmek adına devletin halkına karşı uyguladığı siyasetin kendisidir.
Kürt halkının, zulüm ve zorbalıklara karşı çözüm arayışı -Müslüman olmaları itibariyle-, akidelerinden olmalıdır. Bugüne kadar Müslümanların problemlerine yönelik Demokratik- Laik Düzen içerisinde birçok çözüm önerileri sunulup uygulanmasına rağmen hiçbir problem çözüme kavuşamamıştır. Çözüme kavuşamayan problemlerden biri de bahsettiğimiz “Kürt Sorunu” konusudur. Bu meseleyi çözmek için ister AKP’nin ortaya koyduğu Kürt açılımı olsun, isterse de meseleyi İslam’ın ön gördüğü şekilde çözüme kavuşturmaya çalıştığını iddia eden derneklerin ve vakıfların çalışmaları olsun, bunların hepsi sistem içi çözümler olması itibariyle hiçbir hastalığa şifa olmamıştır. Aksine hastalığın daha da ilerlemesine yol açan melanetler olmuştur. Bugünkü hükümetlerin, siyasî partilerin ve de bu anlayışta olan insanların demokratik düzen içerisinde bu meseleyi halletmeye çalışmaları kadar doğal bir şey olamaz. Fakat Müslümanların bu meseleyi demokrasi düzeni içerisinde çözmeye çalışmaları kadar da abes bir durum olamaz. O halde Müslümanlar, karşılaştıkları problemlerin çözümünü akidelerinden çıkan hükümler doğrultusunda çözsünler ki, hayatlarında sorunlar ve sıkıntılar dallanıp budaklanmasın. Bu meselede olduğu gibi bütün sorunların çözüm adresi, İslam’dır.
فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا
“Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiği hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” (en-Nisa 65)
Zulme uğrayan ve çözüme muhtaç olanın Müslüman olması hasebiyle muhakeme olacağımız yerin adresi Rabbimiz tarafından bu ayetle açıkça ifade edilmiştir. Bu merciin dışında başka bir muhakeme adresi veya çözüm mercii aranması, beyhudeliği ortaya koymaktadır. Binaenaleyh bizim de, bu problemin şifaî çözümü için problemi Rabbimizin emrettiği şekilde neticelendirmemiz gerekiyor. İslam’ın meselelere bakışı sunî olmadığı için ortaya koyduğu çözümler de yüzeysellikten uzak, insan fıtratına uyumlu, insanın kendisiyle teskiye bulacağı kalıcı çözümlerdir. Bu minval üzere İslam’ın, insanı Allah’ın kulu olarak görmesi, insan olması hasebiyle hiçbir insan arasında ayrım yapmaması, birinin diğeri üzerindeki üstünlüğünü kabul etmemesi, insana bakışın ne kadar yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Lakin bugün hiçbir beşerî sistem, insana bakışını İslam’ın baktığı seviyeye çıkaramamıştır. Milliyetçi, ırkçı, kabileci anlayışlar, mensubu oldukları ırkı, diğerlerinin üzerinde görerek kendilerine yaşam hakkı tanırken ötekilerin ise yaşam haklarını ellerinden almak için her türlü zulme, zorbalığa, hile ve desiseye başvurmuşlar. Burada İslam, insana renginden, dilinden, kavminden, vatanından dolayı farklı bir şekilde bakmaz. İslam, insana üstünlüğün, şerefin, ancak takva ile olacağını beyan etmiş yani kul olan insanın kulluğunu yapmasıyla bir değerin/kıymetin, üstünlüğün onun için söz konusu olduğunu belirtmiştir. Bunun dışındaki hiçbir şeyin üstünlük için söz konusu olmadığı, birçok nassla sabit olmuştur.
Allahu Teâlâ, farklı renkteki ve dildeki insanların Kendisinin ayetlerinden olduğunu belirtip beyazın siyaha, Arap’ın Fars’ın, Kürt’ün, Türk’ün birbirlerin üstünlüğünün olmadığını açık bir şekilde belirtmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmakta:
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ
“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da O'nun ayetlerindendir.” (er-Rum 22)
Bu ayetten açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, yaratılmış olan insanın rengini, dilini de Allahu Teâlâ yaratmıştır. Bu hakikati görmezlikten gelen beşerî düzenler, insanlar arasına milliyetçilik, ırkçılık gibi gayri İslamî birçok fitne ve fesadı, ellerindeki devlet gücüyle yaymaya çalışmışlar ve bu çabanın neticesinde yeryüzünün tamamına bu ve benzeri melanetleri baş belası ederek insanlar arasına kin ve nefret tohumları ekilmesine sebep olmuşlar.
Yine Allahu Teâlâ farklı renk ve dilde yaratılmış olan insanların farklı kabilelere, milletlere sahip olduğunu beyan ederek, bunun insanlar arasında bir husumet sebebi değil, aksine birbirleri arasında kardeşlik bağlarının oluşturulması için tanışmaya, İslam’ın rahmetini insanlar arasında tesis etmek için çalışılmaya bir vesile olarak görülmesi gerektiğini beyan ediyor.
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِير
“Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız Allah'tan en çok korkanınızdır. Allah bilendir, haber alandır.” (el-Hucurat 13)
Her şeyden haberdar olan Allahu Teâlâ’nın bizlerden istediği, kardeşlik hukuku çerçevesinde birbirimize yaklaşmamız, birbirimizin hakkını-hukukunu tanımamız, fiziksel farklılıkların üstünlük veya alçaklık vesilesi olarak görülmemesidir. Çünkü yaratılan insan, kendi anne-babasını seçemediği gibi, belli bir millete, belli bir renge sahip olmayı da kendisi seçememiştir. O halde insanın, kendi çabasıyla ortaya koyamadığı bu unsurları, bir üstünlük olarak görmesi kadar abes bir durum olamaz. Lakin İslam üstünlüğün, Allahu Teâlâ’dan ittikada yani emir ve yasaklarına uymaya çalışmakta olduğunu belirtmiş, ne Arap’ı Arap olduğu için diğer milletlerden üstün görmüş, ne Kürt’ü Kürt olduğu için, ne Acem’i Acem olduğu için, ne de Türk’ü Türk olduğu için üstün görmüştür. Üstünlük, sadece ve sadece bütün işlerini Rabbinin emirleri doğrultusunda yapıp Allahu Teâlâ’dan en çok sakınmış olanlarındır.
Bu mesele, İslam’ın ortaya çıkardığı bir mesele olmayıp tamamıyla bugünkü demokratik-laik düzenlerin varlığından kaynaklanan bir sorundur. Meselenin çözümüne yönelik olarak, ne demokrasi aşığı AKP’nin demokratik açılımları, ne de İslamcı yazar-çizerlerin, dernek ve vakıfların sistem içi, statükoyu rahatsız etmez bir biçimde ortaya attıkları sözde çözümlerle çözebilecekleri bir mesele olmadığı gün gibi ortaya çıkmıştır. Nasıl ki, 1400 yıl boyunca insanlar arasında adaletle hükmetmiş olan, insana insan olarak bakan, gayri Müslimlerin dahi adaletiyle hükmolunmak istedikleri İslam, bugün yeniden hortlatılan meselelerin kökünü asırlar öncesinde köklü bir şekilde kuruttuysa, bugün de kurutmaya muktedirdir. Meselenin çözümü, İslam’ın mecrasında ele alınmayıp sorunun kaynağı olan demokrasi mecrasında aranması oldukça gariptir.
Sorun, ulus devlet anlayışını benimseyen ve bunu diğer etnik unsurlar üzerine dayatan Laik-Kemalist Sistem sorunudur. Sorun, demokrasi düzenleri içinde daha çok özgürlük, daha çok hak yalanlarıyla topluma zehir aşılama sorunudur. Sorun, demokrasinin varlığıyla ortaya çıkmış olan kan, gözyaşı, asimilasyon, ırkçılığı ortaya koyan şovenist anlayış sorunudur. Yine sorun, demokrasinin ortaya çıkardığı sorunu bunun mağduru olduğunu iddia edenlerin çözümü demokraside aramaları sorunudur. Ve yine sorun, Müslüman kanaat önderlerinin hiçbir kalıcılığı olmayan kendilerinin dahi inanmadıkları sistem içi çözüm arayışları sorunudur. En nihayetinde sorun, laik-demokratik sistemlerin hâkim olup, Hilafet Devleti’nin olmaması sorunudur.
Evet, İslam’ın böyle bir sorunu olmadığı için ne halkın ne de devletin bugünkü sistemler gibi bu meselelerle uğraşı yoktur. Çünkü İslam, insana Arap, Kürt, Türk, siyah, beyaz olarak bakmayıp insan olarak bakar; milliyet, ırk ve kavmiyetin ön plana çıkarılmasını kesin naslarla haram kılar.
Farklı renk, dil ve kavimden olan insanların birbirleriyle tanışıp birbirlerinin hukukuna riayet etmesini istemesi, kardeşlik bağının kurulmasını sağlayarak birbirlerinin dertleriyle dertlenmelerini, aralarında sevginin, saygının, merhametin tesis edilmesini sağlaması; üstünlüğün takvaya bağlanmasıyla merkeze İslam’ın alınmasını sağlayarak, cahiliye ürünü olan düşünce ve davranışlara girilmesi engellenerek asabiyette yarışma yerine, hayırda yarışmanın önünün açılmış olması; ırkçı, kavmiyetçi, milliyetçi gibi hususların yerine ümmet bilinci ön planda olduğundan Müslümanların, İslam Devleti’yle bir bütünlük oluşturarak onu korumak için her şeylerini feda edebilecek duruma gelmesi… İslâm’ın hâkimiyeti altındaki tebaada böylesi etnik ayrımcılığın, faşizan yaklaşımların ortaya çıkmasını engeller.
Devlet’in, bütün tebaanın eğitim, öğretim, sağlık, hukuk, iktisat, yönetim gibi hususları en üst derecede ve adilane yerine getirme zorunluluğu, tebaanın devlete olan güvenini artırarak, Devlet’e sadakatin yıkılmaz bir kalesi olmasını sağlar.
Sonuç olarak; bu topraklar üzerinde yaşayan Müslüman Kürt, Türk ve diğer halkların, mevcut demokratik düzenlerin tatbiki neticesinde ortaya çıkmış olan bu zorbalıkları, bu kin ve nefret tohumlarını İslam’ın hakkı ve hukuku tesis eden nizamıyla bünyelerinden söküp atacakları gün yakındır. İşte o gün, hem Kürtler, hem Türkler, hem de diğer Müslüman unsurlara ve insanlığa adalet, huzur, güven ve mutluluk bu hak Nizam’ın gölgesinde yaşatılacaktır, inşaAllah... Zulmedenler ise Allahu Teâlâ’nın şu ayetine duçar olacaklar, muhakkak:
وَانتَصَرُوا مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ
“Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp-devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” (eş-Şuara 227)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış