TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR?

Adnan Han

12 Eylül 2010 günü Türkiye’de seçmenlerin %78’i anayasal reformlara ilişkin bir referandumda oy kullandı. Referandum %58 reformlar lehine ve %48 aleyhine sonuçlandı.

Türkiye’nin iktidar partisi olan Erdoğan’ın AKP’si 30 Mart 2010’da anayasal düzenlemeler içeren paketi Meclis’e sunmuş, değişiklikler Nisan sonu ile Mayıs başı arasında 330’un üzerinde lehte oyla geçirilmiş, ancak bu oran üçte iki çoğunluk olan 367’ye ulaşmadığı için doğrudan yasalaşamamış, yine de referandum için yeterli gelmişti. İşte bu referandum 12 Eylül 2010’da yapıldı.

Her ne kadar mevcut anayasa 1980’de düzenlenen bir askeri darbeden sonra hazırlanmış olsa da ordu ve laik devlet kurumları Hilafet’in yıkıldığı 1924’ten beri kontrolü ellerinde tutmaktadır. 26 maddelik bu anayasa değişiklik paketi ise Türkiye’deki güç dengesini sarsabilecek birtakım reformlar içermektedir. Başta darbecilere anayasal zırh kazandıran geçici 15. Maddenin kaldırılması olmak üzere kişisel özgürlüklere dönük pek çok yeni ekonomik ve sosyal haklar getiren bu paket, Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu gibi Türk yargı sisteminin ve laik cumhuriyetin iki kilit kurumunun yapısına yönelik temel değişiklikler de içermektedir.

Önerilen değişikliklere göre Anayasa Mahkemesi’nin 11 yerine 17 üyesi olacak ve çoğunluğu AKP milletvekili olan TBMM, bağımsız baroların önereceği adaylar içerisinden Mahkeme’nin üç üyesini seçebilecek.

Erdoğan 2003’te Başbakan olur olmaz Türkiye’deki güç dengesini değiştirmeye girişti. Attığı ilk adımlardan biri, Milli Güvenlik Kurulu’nun hükümete müdahalesinin yasal dayanağını kısıtlamak oldu. Keza Erdoğan bu Kurul’un bileşimini, asker-sivil dengesi sağlanacak şekilde de değiştirdi. Milli Güvenlik Kurulu; Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, Bakanlar Kurulu’nun belirli üyeleri ve –başkomutan sıfatı da taşıyan- Cumhurbaşkanı’ndan müteşekkildir ve başka ülkelerdeki milli güvenlik kurulları gibi ulusal güvenlik politikası geliştirir.

2007’de düzenlenen kitlesel gösterilerde (Cumhuriyet mitingleri) pek çok Türk milliyetçisi, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması ihtimali durumunda, o koltuğun laik cumhuriyetin bekçisine ait olduğu inancıyla laikliğin tehdit altında olacağını inandığını gösterdi. Sonunda AKP, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanlığına aday gösterince, Gül’ün hanımının başörtülü olması ve İslami bir geçmiş sahip olması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı seçimleri siyasi bir krize dönüştü. Anayasa Mahkemesi, üçte iki çoğunluğu gerekli saydığı ve muhalefet partilerinin boykotu nedeniyle bu orana ulaşılamadığı için seçim sonuçlarını geçersiz saydı.

Bunun üzerine AKP, Temmuz 2007’de yapılan baskın seçim kararını aldı ve genel seçimler hükümetin daha büyük bir oy oranıyla devam etmesini sağladı.

Çatışmanın Oyuncuları Kimler?

Bu kriz; bir başka AKP atağı sonucu, bilhassa 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde önerileri doğrultusunda bir aday belirleme yeteneğini kaybetmelerinden beri zemin kaybede gelen Silahlı Kuvvetler liderliğindeki Kemalist Laikler arasındadır. Bu Laikler Cumhuriyet’in, Türkiye’yi İslamî bir devlete çevirmeye dönük gizli bir gündemleri olduğunu ileri sürdükleri İslamcıların tehdidi altında olduğu inancındadırlar. Diğer tarafta ise Amerikancı Pragmatistler vardır ve bunlar Erdoğan liderliğinde, yargının ve ordunun ulusal politikalardaki nüfuzu üzerinden laiklerin nüfuzunu kaldırmak için çalışmaktadırlar.

Ordu ve Laikler Neden Bu Reformlara Karşı?

AKP iktidara geldiğinden bu yana ordunun Türkiye üzerindeki elini zayıflatmak ve Milli Güvenlik Kurulu içerisinde hükümetin elini güçlendirmek için çalıştı ve AKP bunu, demokratikleşme adı altında ve reformlar yoluyla gerçekleştirmeye yöneldi. Meclis Anayasa Komisyonu üyesi ve CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Hürriyet Daily News ve Economic Review’e şöyle konuşuyordu: “(İktidar partisinin) anlayışına göre Başkanlık Sistemi, kontrol edilemez bir tek adam yönetimi getirecektir. Hukuki özgürlükler daha az korunur hale gelecektir. Bu sistem, demokrasi adı altında kuşku doğuran gelişmelere yol açacaktır. Böyle bir sistem Türkiye’ye uygun değil.

AKP, ordunun aşırı gücünün azaltılması, rolünün kısıtlanması ve mahkemeler yoluyla sorgulanabilir, hesap verebilir bir hale getirilmesi yönünde şu anda yoluna iyi devam etmektedir. Hükümet’in yargı üyelerinin bileşimini değiştirebilir hale gelmesiyle birlikte artık yargının sınırlı bir bağımsızlığı var ve bu da uzun süredir laikliğin güvenilir kalelerinden biri olan yargının bir dönüşümden geçeceği anlamına gelmektedir.

Bu çatışma 2007 yılında kaynama noktasına erişti. O zaman askerî ve laik unsurlar, AKP’yi mahkemeler yoluyla kapatma çabası içine girip AKP’yi laik anayasaya aykırı davranmakla suçladılar. Bu aşırı tepki, AKP’nin başörtülü kızların üniversitelere girişine yönelik kısıtlamaları hafifletme çabasına tepki mahiyetindeydi. Laik unsurlar, sırf Türkiye’nin kontrolünü kaybetmekten korkmadılar, dahası kamusal hayata her tür İslamî görüntünün yayılmasına karşı da katı bir duruş sergilediler.

Laikler AKP’yi gizli bir İslami gündeme sahip olmakla suçluyorlar suçlamasına ama bunun gerçeklik payı nedir?

Laikler AKP’yi Şeriat yanlısı olmakla itham etmeyi sürdürüyorlar. Elbette Erdoğan ve Abdullah Gül’ün hanımlarının başörtülü olduğu ve Türkiye’de kamu kurumlarında başörtüsü üzerinde süregelen yasağı gevşetme girişiminde bulundukları doğru olmakla birlikte, İslami derslere (Kur’an kurslarına) izin vermek ve başörtüsüne yönelik zalimane yasağı hafifletmek (kaldırmak değil) vs. dışında AKP’nin İslami eğilimli olduğu yönünde pek fazla bir kanıt yoktur.

Türkiye-“İsrail” ilişkileri, AKP döneminde daha da derinleşti. Bazı Türk yetkililer, Mavi Marmara baskını hadisesini “iki dost” arasındaki bir sıkıntı olarak değerlendirdiler.

Ayrıca AKP’nin iktidara geldiğinden beri Türk yasalarını Avrupa Birliği yasalarına uyumlaştırmak yönünde son derece açık ve net bir planı vardır ve bunun dik alası zinanın yasallaştırılması olmuştur.

Öte yandan AKP, Amerika’ya giderek yakınlaştı. Bilhassa Amerika’nın Irak’ta tam da ihtiyaç halinde olduğu dönemde Türkiye Amerika için vazgeçilmez hale geldi. Türkiye Amerika’nın İran’daki ve Ortadoğu’daki çıkarlarını koruduğu gibi Filistin ile “İsrail” arasındaki dolaylı müzakerelerde de kilit bir rol oynadı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu İran hakkındaki bir konuşmasında şunları söylüyordu: “Türkiye ve ABD, (İran) İslam Cumhuriyeti konusunda görüş birliği içindeydi. Biz bölgemizde herhangi bir devletin nükleer silahlara sahip olmasını istemiyoruz ve İran’ın nükleer sorunu için diplomasi yoluyla bir çözüm arzuluyoruz.(HaberTürk, 15.09.2010)

Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan Fazilet Partisi’nden ayrılıp Adalet ve Kalkınma Partisi’ni Erdoğan liderliğinde kurar kurmaz Amerika ile bağları kuvvetlendirmeye başladılar. Silahlı kuvvetlerin siyasi iktidar üzerindeki nüfuzunu kırmaya dönük pek çok reformlara girişirlerken, AKP’nin izlediği stratejinin köşe taşını, 5 Temmuz 2006’da Abdullah Gül ve Condoleezza Rice tarafından Türk ve Amerikan hükümetleri arasında imzalanan “Stratejik Vizyon Belgesi” teşkil etti. Belgede şöyle denildi: “Bu Stratejik Vizyon Belgesi, etkin işbirliği ve yapıcı diyalog yoluyla, paylaştığımız ortak vizyonun ortak çabalara yöneltilmesine ilişkin Türk-Amerikan görüş birliğini teyit eder.

Bu Çatışmanın Devletlerarası Bir Boyutu Var Mı?

Türkiye’nin devletlerarası meselelerdeki özgüveni, harici bir payanda olmaksızın mümkün olmazdı. Geleneksel olarak Türkiye Cumhuriyeti bir İngiliz müttefikidir. Hilâfet’in yıkmasından sonra Mustafa Kemal, laik cumhuriyeti Batı’ya ve bilhassa İngiltere’ye yanaştırdı. İkinci Dünya Savaşı akabinde İngiliz tâcının düşüşü ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yükselişi ile birlikte Türkiye NATO’ya katıldı ve Sovyet yayılmacılığına karşı bir siper gibi davrandı. Şu anda dünya çapında Türk dış politikasının pozisyonları tümüyle Amerika’nın çıkarları ekseninde dönmektedir. Ortadoğu’da Türkiye, barış sürecine can vermede kilit bir rol oynadı. RAND Corporation’da Avrupa Güvenliği masası eş başkanı Stephen Larrabee, Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü konusuna şunları söylüyordu: “Türkiye’nin yeni aktivizmi, Soğuk Savaş’ın sonundan beri kendi güvenlik çevresindeki yapısal değişimlere bir tepkidir. Ve düzgün yönetilebilirse bu, Washington ve Batılı müttefikleri açısından, Ortadoğu’ya varan bir köprü olarak Türkiye’yi kullanmak için bir fırsattır.(F. Stephen Larrabee, ‘Türkiye Ortadoğu’yu Yeniden Keşfediyor’, Temmuz-Ağustos 2007)

Kafkasya’da da Türkiye, Rus yayılmacılığına karşı kendi periferisini (çevresini) güvence altına almaya yönelik bir siper konumundaydı. Keza Türkiye, Batı’nın Rusya’ya enerji bağımlılığını kesmeye yönelik alternatif bir rotadır. Obama’nın Nisan 2009’daki tarihi Türkiye ziyareti akabinde ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin, Avrupa Alt Komitesi Başkanı Robert Wexler başkanlığında düzenlenen “ABD ve Türkiye: Model Bir Ortaklık” başlıklı oturumunda şu sonuca varıldı: “Bu işbirliği; Afganistan, Irak, İran, Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar ve Ortadoğu’da karşı karşıya olduğumuz ciddi güvenlik meselelerinin yanı sıra küresel bir finans krizinin de yaşandığı bir ortamda her iki devlet için de hayatîdir.(Wexler ABD’yi Türkiye’nin Değerini Anlamaya Teşvik Ediyor’, Sunday’s Zaman, Mayıs 2009)

İşte bunun içindir ki Amerika’nın Irak’tan güvenle çıkabilmesinde ve Rusya’nın Kafkasya ve Doğu Avrupa’da çevrelenmesinde Türkiye’nin oldukça önemli bir rol oynayacak olması itibariyle ABD’nin bu mücadelenin neticesinde son derece kritik bir çıkarı vardır.


Adnan Han, International Issues, www.international-issues.org 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz