ÜMMET’İN ÂLİMLERİ EKSEN KAYMASI MI YAŞIYOR?

Ahmet Sadık Altınel

Bir mübarek Ramazan ayını daha geride bıraktık. Her sene olduğu gibi Ramazan ayı yine kendine özgü reyting cambazlarının ve onlara malzeme olmayı kendisine iş edinmiş kimi şahsiyetlerin çok da sürpriz olmayan, beklendik çıkışlarına sahne oldu. Ramazan ayına girerken her sene olduğu gibi bu sene özellikle “kim oruç tutamaz” şeklinde -art niyetli olduğundan hiç kimsenin kuşku duymadığı- sorularla Ramazan’ın herkesi içine alan manevî iklimi gölgelenmeye, sulandırılmaya çalışıldı. “Namazda gönlü olmayanın ezanda kulağı olmaz” özdeyişinin çağrıştırdıklarına benzer bir haleti ruhiye ile sair zamanlarda Ümmetin ahlakına din ve diyanetine kastedenler yine stüdyolarında anlı şanlı hocaları ve âlim şahsiyetleri konuk ettiler. 

Elde ettikleri her fırsatı Müslüman halkımızı bilinçlendirmek ve kulağına bir şeyler fısıldamak şeklinde iyi niyetlerle çabalayan, ekranlarda ve gazete köşelerinde kendilerine verilen fırsatları değerlendiren İslâm âlimi, ilahiyatçısı ve düşünürlerinin samimiyetlerinden kuşkumuz yoktur. Lakin burada garip bir durum var. Modernizmin Müslüman zihin dünyasında oluşturduğu ve hayatı bireysel, sosyal, siyasî, vb. alanlara ayıran kategorik ayrışımın Müslüman âlimler ve düşünürlerin de zihin dünyalarında yerleşik bir hal aldığına şahit oluyoruz. Şöyle ki: Ulemamız, “Tanrının hakkını tanrıya Sezar’ın hakkını Sezar’a verme” düşüncesini içten içe onaylamışçasına sadece bireysel alana, ibadet alanına ilişkin meselelerle kendisine verilen fırsatları değerlendirmekte ve görüşlerini kamuoyuyla paylaşmaktadırlar. Hayatın esas meselelerinin, can yakıcı hadiselerinin yaşandığı ve gerçekte de esas fırtınaların koptuğu toplumsal ve ağırlıklı olarak siyasî konularda görüş beyan etmemektedirler. Örneğin, yaklaşık iki milyar İslâm âlemi olarak, kaç Ramazan’a birlikte başlayıp birlikte bayram yaptık? Oruca ne zaman ve nasıl başlanacağı konusu tartışmayı ve görüş beyan etmeyi hak ettiği kadar bu meselede Müslümanların gündemine getirilmeyi hak etmiyor mu? Ümmetin düşünce veya ibadet konularını kendi gündemine alan Ulemamız bu Ümmetin yaklaşık yüz yıl önce yaşadığı büyük sarsıntıyı, her şeyi altüst eden tusunami misali devasa sarsıcı olayları görmüyor mu? 

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem vefat ettiğinde Ashab-ı Kiram Saideoğulları avlusunda canhıraş bir çaba içine girmişlerdi. Uzun istişareler sonucunda, ikinci gün, içlerinden en hayırlısını, Hazreti Ebu Bekir RadiyAllahu Anh’ı Halife seçtiler ve ancak iki gün sonra sevgili Peygamberimizin mübarek bedenini defin işlemlerine koyuldular. Sahabe’nin sukutu ile karşılanan bu durum, İslâm Hukuk Metodolojisi’nde Sahabe’nin İcmaı olarak tanımlanmaktadır. Görüldüğü gibi Sahabe topluluğu (İslâm Hukuku’nun kaynaklarından üçüncüsü –icmau’s-Sahabe-) Müslümanların Halifesiz kalabilecekleri maksimum gün sayısını bile belirlemişken bugün Müslümanlar kaç gün, kaç ay, kaç yıldır Halifesiz yaşamlarını sürdürmektedirler. Peki, Kur’an’ın, Sünnet’in ve ilk Müslüman toplumun (icma) bu kadar ciddiyetle ele aldığı bu meseleye, Ulemamız bir kez dolaylı olarak dahi atıfta bulunmakta mıdır? İslâm ahkâmını yürürlüğe koyacak ve Müslümanları kalkanı ile koruyacak olan Halife’nin yokluğu Ulemamızın gündemine neden girmez? 

Kıymetli Ulemamız bugün içinde Müslümanların da yaşadığı dünyanın, Rönesans’ın ürettiği değerlerle şekillendiğinden bîhaber midir? Onlar 19. Yüzyıl’ın başında İslâm Nizamı’nın rafa kaldırıldığı ve ellinin üzerinde parçalara bölünmüş olan bu coğrafyada yaşamıyorlar mı? Yoksa kıymetli Âlimlerimiz, Ümmet’in geri kalmışlık sorununu insanlığın 19. Yüzyıl’da yaşadığı büyük sarsıcı etkenden bağımsız bir şekilde hâlâ iki yüz (200) yıl öncesinin kompleksli yaklaşımları ile Ümmet’in kendisinde mi aramaktadırlar? Nasrettin Hoca’nın deyişiyle “Hırsızın hiç mi suçu yok?” 

Sanayileşmiş Batılı Kâfir Devletlerin hammadde tedarik alanı olarak gördükleri ve geçen iki yüzyıl içinde bu hammaddeye ulaşmak için İslâm coğrafyasında bin bir türlü sömürge planlarını gerçek sahiplerinin aç ve sefil bırakılmasına, coğrafyalarının talan edilmesine ve onurlarının ayaklar altına alınmasına karşın uygulamaya devam ettiklerinin farkında değil miyiz? 

“Neo-Oryantalizm” ya da “Amerikan İslâmı” diye tanımlanan yaşadığımız günlerin özelliği şudur: İslâm Ümmeti soğuk savaşın bitmesi ve özellikle 11 Eylül’ün ardından Batılı politikalar karşısında Sömürgeci Kâfir Devletlerin hiç hesaplamadıkları bir şekilde gelişme gösteriyor, İslâm ve onunla ilgili her türlü meselede müthiş bir reaksiyon gösteriyordu. Rasulü’nü alaya alan karikatürler çiziliyor, Ümmet ayağa kalkıyor; Gazze vuruluyor, İslâm Dünyası sokaklara dökülüyor; Mavi Marmara olayı oluyor, İslâm Ümmeti meydanları adeta yıkıyordu… Yani uyuyan dev uyanıyor, o güne kadar S.O.S. veren Ümmet, artık ses veriyordu. Tabi ki bunda geçen yüzyılın ikinci yarısında başlamış ve bu güne kadar faaliyetlerini aralıksız olarak sürdüren ihlâslı İslâmî hareketlerin katkısı büyüktür. Sonuçta sömürgeciler şunu anladılar. İslâm Ümmeti’ni harekete geçiren dinamik İslâm ve onun etrafında oluşan meselelerdir. O halde yükselen trend İslâm’ı karşılarına almaktansa o devasa dalganın üzerinde sörf yapar gibi süreci kendi lehine çevirmek ve sancılı da olsa keyfini çıkartmak üzere “ılımlı İslâm” projesini uygulamaya koydular. İşte tam da burada diğer İslâm ülkelerine nazaran göreceli olarak Batı’ya daha yakın olduğunu, liberal ve açık bir toplum olduğunu düşündükleri Türkiye’ye bir rol verdiler. 

Hatta bu rol, Arap dünyasının abisi konumunda olan Mısır’ı, -Ortadoğu barış sürecinde olduğu gibi- Türkiye’nin gerisinde bırakıyordu. “One munite” olayıyla Türkiye’nin yıldızı daha da parlıyor, neredeyse Türkiye’nin Başbakanı Arap ülkelerinden birisinde Başkanlığa adaylığını koysa silme götüreceği bir pozisyon oluşuyordu. Bir diğer bölgesel aktör olan İran’ın Mavi Marmara olayından sonra Gazze’ye Devrim Muhafızları eşliğinde göndereceğini söylediği yardım gemilerine çok manidar bir şekilde gizli bir el(!) tarafından “dur” deniyor ve Türkiye’nin biricikliği korunuyordu. Hatta benim kişisel hissiyatım şudur ki; Tayyip Erdoğan yakın bir zamanda uluslar arası bir platformda Arap krallarından birisini feci şekilde şamarlayabilir. Bunun ayak seslerini Pakistan sel felaketinin ardından yapılan açıklamalarda işittik. Zira Ortadoğu halkları patlamak üzeredir. Amerika 20. Yüzyıl’ın sonları 21. Yüzyıl’ın başlarında Ortadoğu liderlerine Demokratikleşmeleri, muhalif İslâmcıları sisteme entegre etmelerini salık vermektedir. Lakin pastayı paylaşmakta direnen Arap kralları bir türlü uslanmamaktadırlar. O halde şamarlanmaları gerekir. Bunu Amerika yaparsa İslâm Dünyası’nın onuru rencide olur. Ama politikalarını ihale ettiği Türkiye yöneticileri yaparsa taşlar yerine oturur. 

İşte bu söylediklerimizi bir Rus Siyaset Bilimci Germin Sadouliev şöyle ifade ediyor: “Batı artık İslâm Dünyasına hiçbir şey veremez. Zira Batı, iki yüzyıldır bu dünyaya sunduğu vaatlerinin -on yıllık kalkınma planları, refah devleti, hukukun üstünlüğü, Demokratikleşme vb. (nitekim hâlâ Arap Dünyası’nda otuz yıldır değişmeyen liderler var ve Hüsnü Mubarek gibileri bu kritik süreçte hâlâ saltanatlarını çocuklarına bırakmanın derdindeler)- hiçbirini gerçekleştirmediği gibi üstelik insanlık tarihi boyunca hiçbir toplumun başına gelmedik aşağılama ve sömürü İslâm toplumlarının başına gelmiştir. Bunu yapan Batı’dır. Artık batı yeni bir Rönesans üretemeyeceğine -üretse de Batı’dan gelen hayat iksiri bile olsa Ümmet bu zokayı artık yutmayacaktır- göre fundamentalizm kaçınılmazdır. Bizim yapabileceğimiz tek şey İslâm’ın gerçeği gelmeden onun sahtesini üretmektir.” 

Ey Ümmet’in Âlimleri!

Bu Ümmet’in namazı ve orucu üzerinde ilmihal düzeyinde engin bilgilerinizi paylaşmanın ötesinde bu Ümmet’i yeniden dünyanın şerefli ve seçkin Ümmet’i yapmanın, onu kalkındırmanın projeleri üzerinde ne zaman duracaksınız? Ne zaman bu mazlum ve mağdur Ümmetimizin üzerinde, Rabbimizin deyişiyle “yeryüzünün en şerli yaratıklarının” desise ve entrikalarını önceden deşifre edip Ümmetimizin gerçek önderleri ve öncüleri olarak Ümmetimizin tarihini yeniden yapacaksınız? Yoksa sizler bu işi, her türlü eylemini ve siyasetini pragmatistçe planlayan sözüm ona siyasetçilere bırakıyor ve bu işleri kendi sorumluluk alanınız içinde görmüyor musunuz? 

Ey Kıymetli Hocalarımız! 

Dinde kardeşiniz olan birisi olarak içinde bulunduğumuz halle/durumla ilgili ilmi bizlere sunmanız kamuoyuyla bir de Ümmet’in bu hali, gerçekte pürmelâli ile ilgili şer-i hükümleri paylaşmanız temennisi ile sizlere şu soruları yöneltmek istiyorum:

  1. Afrika’da asgari yaşam koşullarının altında yaşayan milyonlarca ve genel anlamda dünyada yeterli beslenme imkânlarından uzak yaşamakta olan yüz binlerce insan hakkında Erhamerrahimin olan Allah’ın hükmü nedir? 

  2. Tam bir asırdan daha fazla bir zamandır Ümmet’in coğrafyalarında mevcut bulunan yeraltı ve yerüstü zenginliklerin gözlerimizin önünden Batı’ya taşınması, Sömürgeci Kâfir Devletlerin kendi halklarına, onların yaşam standartlarını artırmaya yönelik verdikleri vaatlerini gerçekleştirmek adına petrollerimizi, doğalgazımızı, uranyum ve bor madenlerimizi vs. binlerce çeşit zenginliğimizi kaçırmaları, buna zemin hazırlayan ve İslâm Ülkelerindeki hain yöneticilerin halklarından son derece gizli tutmaya çalıştıkları uluslararası peşkeş anlaşmaları hakkındaki şer-i hükümler nelerdir?

  3. Sel felaketinin 20 milyon insanını etkisi altına aldığı, topraklarının beşte biri sular altında kalmış, iki binden fazla insanını kaybetmiş olan Pakistan’da tüm bunlar yaşanırken halkından bîhaber olan yöneticilerin durumu nedir? Halkın bu yöneticilere karşı ne yapması gerekir? 

  4. Bu şenaatleri Batılı Sömürgeci Kâfir Devletlerle işbirliği içinde yürütürken Pakistan yöneticilerine dost ve müttefik bir ülke olarak her defasında “terörle mücadelede yanınızdayız” mesajı veren Türkiye’nin yöneticileri hakkında liberalist ve Amerikancı kalemşorlardan farklı, özgün İslâmî bir çözümleme var mıdır? 

  5. Halklarının servetlerini onlar aç ve sefil bir hayata mahkûm edilmişken uluslar aşırı küresel şirketlerle paylaşmak üzere ortaklıklar kuran yerli komprador sermayenin işbirlikçi, soyguncu, pişkin tutumları hakkında Ulemamızın her hangi bir mütalaası var mıdır?

  6. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra İslâm coğrafyasına karşı sistematik bir işgal politikası yürüten Amerika ve avanelerinin ve onların yerli işbirlikçilerinin karşısında Müslüman halkların yanında, onların haykırışlarını dillendiren, isyanlarına ve öfkelerine tercüman olacak bir dille, fetvalarını ve içtihatlarını ortaya koymayan, bu noktadaki şer-i hükümleri gizleyen, haksızlık karşısında susan âlimin hükmü nedir? Kitap’tan, Allah’ın kendilerine indirdiklerini gizleyen ve Allah’ın ayetlerini az bir paha karşılığında satan âlimin hükmü nedir?

  7. Kâfirler İslâm Ümmeti’ne savaş ilan etmişken, onu kalkanı ile koruyup kollayacak Halifesi’nden yoksun bırakılmış mazlum ve mustazaf Ümmetimizin coğrafyası üzerinde işgal planları yaparken, onlardan milyonlarcasını öldürür, binlercesinin iffetini lekeler, bütün bir Ümmet’in şeref ve onurunu ayaklar altına alır, bizimle olan savaşlarını sonsuza dek sürdürebilmek ve kendi halklarının refah düzeylerini yükseltmek için zenginliklerimizi kendi kıtalarına taşırken suspus olan kanaat önderleri Ramazan ayında, özellikle ısmarlama bazı konuları reyting kaygısı ile gündeme getirdiğinden hiç kimsenin kuşku duymadığı, TV kanalları arasında mekik dokuyan âlim ve kanaat önderleri hakkında görüşünüz yok mudur? 

  8. Yoksa sizler bu şerefli Ümmet’in şerefli âlimleri değil misiniz? Ümmet, ahu vah ederken Ümmet’in feryatlarını geniş halk kitlelerine, toplumun yetkili ve etkili mercilerine ulaştırmanın kanallarını aramamız gerekmiyor mu?  Akademinin ve bilginin fetişizmine kendimizi kaptırarak üniversitelerimizdeki odalarımızda, evlerimizdeki son derece görkemli ve büyüleyici kütüphanelerimizde kös kös oturarak mı Allah’ın rızasını kazanacağımızı düşünüyoruz? Şuncacık ömrümüzde bizler kaç defa işgalci askerlerin ırzlarına geçerken tertemiz ruhlarını kâfirlerin ellerinde Rablerine teslim eden Müslüman kızların hikâyelerini işittik. Bosna’da, Çeçenistan’da, en son Irak’ta bunun örneklerini gördük. Ebu Gurayb cezaevinde onlarca Amerikan haydutunun iffetine kastettiği Müslüman kadın bir mektup yazmıştı, hatırlayın. O mektupta cezaevinin başlarına geçirilmesini talep ediyordu. Müslüman dünyaya yazdığı bir mektupta “bunu yapabilecek bir gücünüz yok mu?” diye haykırıyordu. Onlar için yaşamak ölmekten daha can yakıcıydı. İşte en son örneğini Kemal Özer Irak’ta yaşanan ve video görüntülerini izlediği benzer bir barbarlığı bakın nasıl anlatıyor: “…13-15 yaşında bir körpeye, zebani gibi güçlü 10-15 ABD askeri ters yönden topluca tecavüz ediyor. Üstelik asarak… Bu yetmezmiş gibi aynı anda, başka işkenceler uyguluyorlar. Kimisi kurtuluyor, kimisi ölüyor, kimisi hem beden hem de akıl sağlığını kaybediyor. Ve bütün bunlar, yüksek kalitede kaydediliyor, hem de farklı açılardan. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bu videoları sitelerinde paylaşıyorlar. İşte ‘belhum adal’ hali yani Şeytan’ın çocuklarının vahşeti… Bu tecavüz kurbanlarından biri de 14 yaşındaki Abeaer Qussim Al-Janabî. Çocukcağızın gözü önünde anne babası öldürülüyor. Sonra çok sayıda askerin tecavüzüne uğruyor. Bu acılara dayanamayan masum yavru ölüyor. Bütün bunlar, amcasının gözleri önünde yaşanıyor.” (Dileyen Kemal Özer’in “Kimyam bozuldu! İnsanlığımdan utandım.” başlıklı ve 31 Ağustos 2010 tarihli yazısına bakabilirler -www.gidahareketi.org-)

  9. Bir tek Müslüman kadının iffeti için Bağdat’tan Ammuriye (Elmadağ)’ye kadar ordularını seferber eden ve Rumlara ezici bir yenilgi yaşatan Abbasi Halifesi Mu’tasım Billah hangi şer-i hükümle hareket etmiştir? Ve bugün Müslümanların namus ve iffetlerinin kirletilmesi karşısında bön bön oturan hatta işgalcilerle işbirliği yapan, terörle mücadele anlaşmaları yapan hain yöneticilerin hakkında dini kaynaklar içinde herhangi bir nass mevcut mudur? Mesela, onlar zalim midir? Şayet bu yaptıkları zulümse bir tek cümleyle karşılarına dikilip neden onların zalim olduklarını söylenmiyor ya da bunu köşelerinize taşımıyor veya bununla ilgili mütalaalarınızı kamuoyuyla paylaşmıyorsunuz? Yoksa İslâm Ümmeti’nin geniş halk kitlelerine isabet etmeyen meskenet ve zillet bu Ümmet’in âlimlerine mi isabet etmiştir? Onlar, gerçekte Allah’tan korkmaları gerekirken, ne Rabbimiz ne de halkları gözünde hiçbir itibarı olmayan hain yöneticilerden mi korkmaktadırlar? 

  10. Wikileaks isimli internet sitesinin Afganistan savaşı ile alakalı yayınladığı 75 bin’e yakın belgeye bakılırsa bu ülkede gerçekleştirilen ve sivilleri hedef alan saldırılar yabancı istihbarat örgütleri tarafından tertip edilmiş. Şimdi 11 Eylül’den beri Amerika’nın İslâm’ı terörle ilişkilendirme çabaları karşısında komplekse düşmüş ve işgal edilen ülkelerdeki Müslüman halkların direnişini çeşitli kulplar takarak mahkûm eden âlimlerimiz, onları işgalci ülkelerin haber ajanslarının diliyle gündeme taşıyan “İslâmî” medya ne diyecek?

Unutmayınız ki, “Bu Ümmet’in öncesi ne ile ıslah olduysa ahiri de onunla ıslah olacak.” (Hazreti Ömer RadiyAllahu Anh) Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: 

“İnsanlar arasında iki sınıf insan vardır. Bunlar bozulduğunda toplum bozulur, bunlar düzeldiğinde toplum düzelir. Bu iki sınıf ulema ve umeradır. Dikkat ederseniz Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem önce ulemaya işaret buyurmuştur. Zira toplumsal yaşam yozlaştıysa, işler çığırından çıkmışsa yöneticiler bozulmuş, yöneticiler bozulmuşsa âlimler bozulmuş, yani toplumda, idareciler karşısında gerçek misyonlarını yerine getiremez olmuşlardır.

İşte referandum sürecinde bunu çok çarpıcı bir şekilde gördük. Türkiye ilk defa sivil bir anayasa yaptı. Esasında derin düşünüldüğünde bu Türkiye’nin sözüm ona modernleşme/sekülerleşme sürecinde önemli bir adımdı. Hem de kırk yıllık kökleri İslâmî olan bir kesimden gelen, “kanun koyma, Allah’ın egemenlik hakkını gasp etmek anlamına gelir” diyen İslâmî çevrelerin sürece eklemlenmesi için ard arda açıklamalar yapıldı. Bu, yıllardır sistemin dışında kalan ve İslâm’dan başka bir çözümü, alternatifi kabul etmeme noktasına gelmiş olan Müslümanların sekülerleştirilmesi anlamına gelmiyor mu? Referandum tecrübesi ile birlikte Müslümanlar laik rejimle gönüllü olarak bir anlamda toplumsal bir sözleşme yapma zorunluluğunda bırakıldılar. Çünkü bugüne kadar anayasaları hep darbeciler yapmıştı. İlk defa Müslümanların seçtiği bir iktidar, Müslümanların desteğiyle beşerî bir anayasa yapma tecrübesi yaşadılar. Yaklaşık yüz yıl önce bu Ümmetin düşmanlarının Allah hakkı olan egemenlik hakkını gasp ederek işledikleri büyük cürümlerine şimdi Müslümanları da ortak ettiler. 

Ey Tevhid Sancağı’nın mirasçısı âlimler! Bu durum sizlerin tüylerini diken diken etmiyor mu?  Ümmet’i böylesine bir sürece taşımanın vebalini sürece destek veren âlimlerimiz nasıl taşıyacak? Tirmizî, Ka'b İbn-u Ucra'nın şöyle dediğini tahriç etmiştir: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bana şöyle dedi: 

“Benden sonra gelecek yöneticilerden Allah'a sığın ey Ka'b İbn-u Ucra! Her kim sık sık onların kapısına giderek onların yalanını doğrular ve zulümlerinde onlara yardım ederse ben ondan değilim, o da benden değildir. Havzımın başında da olmayacaktır. Her kim de sık sık onların kapılarına gidip ya da gitmeyerek onların yalanını doğrulamaz ve zulümlerinde onlara yardım etmezse o bendendir, ben de ondanım ve o havzımın başında olacaktır.”

“Ne yapabiliriz, süreç bunu gerektiriyor”, vs. türünden değerlendirmeler bizlerin sorumluluğunu ortadan kaldırır mı? Tirmizî bir rivayetinde bu durumu şöyle nakleder: “Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem),  şöyle buyurdu: 

İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların kalplerini birbirine benzetti de Dâvud  ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem), dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” dedi.”

Ey kıymetli Hocalarımız!

Sizler Peygamber varislerisiniz. Zira Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem Âlimler nebilerin varisleridir Çünkü Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in deyişiyle “Nebiler ne dinar ne de dirhem miras bırakmazlar. Onlar ancak ilim miras bırakırlar.” İşte nebilerin miras bıraktığı ilme sahip olan âlimler -üzülerek şahit olmaktayız ki-, bugün eksen kayması yaşamaktadırlar. İslâm’ın kalkınma dönemlerinde âlimler, bütün düşünce ve içtihatlarını vahiy ekseninde ortaya koyarken şimdilerde konjektürü ve fasit vakıayı eksene almaktadırlar. Şer-i hükmün üzerine indirilerek değiştirilmesi gereken (menat’el-hüküm) şer-i hükmün kaynağı, ekseni olmuş durumdadır. 

Bizler herhalde sevgili Rasulümüzün şu hadis-i şeriflerinde işaret ettiği puslu bir ortamı yaşıyoruz. Bişr ibni Ubeydullah el-Hadramî, Ebu İdris el-Hulanî'nin Huzeyfe ibn el- Yeman'dan şu hadisi işittiğini rivayet etmişti: 

“İnsanlar Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hayır hakkında soruyorlardı. Fakat ben, bana dokunmasından korkarak şer hakkında soruyordum. Dedim ki: “Ya Rasulullah biz cahiliye ve şer içindeydik, Allahu Teâlâ bize bu hayrı (dini) getirdi. Peki, bu hayırdan sonra şer var mı?” Dedi ki: “Evet, fakat içinde karışıklık ve şer var.” Dedim ki: “O karışıklık nedir?” Dedi ki: “Bir takım insanlar benim gösterdiğim yolun (hidayetin) dışında benim sünnetimin tersine ümmeti idare edecekler. Onları bileceksiniz ve onları kabul etmeyeceksiniz.” Dedim ki: “Bu hayırdan sonra şer var mı?” Dedi ki: “Evet. Cehennemin kapılarında davetçiler olacaktır. Kim onlara uyarsa onu cehenneme sürükleyecekler.” Dedim ki: “Ya Rasulullah, bize onları tarif et? Dedi ki: “Onlar bizim milletimizden (dinimizden) insanlardır. Bizim aziz duygularımızla (seslenerek) bizim dilimizle konuşurlar.” Dedim ki: “Bunların zamanı bana yetişirse bana ne emredersiniz?” Dedi ki: “Müslümanların cemaatinden ve Halifesinden ayrılmazsın.” Dedim ki: “Eğer Müslümanların cemaati ve Halifesi yoksa?” Dedi ki: “O zaman bütün cehenneme davet edenlerden uzak dur. Velev ki bir ağacın köklerini kemirerek kalsan da ölüm sana gelinceye kadar o durum üzere kal.”

Tabiî ki burada Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir ağacın köklerini kemirerek kalsan da ölüm sana gelinceye kadar o durum üzere kal.” sözünden bir kenara çekilmek anlaşılamaz. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem burada “bir ağacın köklerini kemirerek ölümü bekleyecek halin yok ya! Muhakkak iyiliği emreden ve kötülükten nehyeden bir kitleye katıl” demek istemiştir. Zira hadiste soruları yönelten Sahabe’nin işaret ettiği ilk şer/cahiliye döneminde gönderilmiş olan nebinin bir kenara çekilip ağacın köklerini kemirerek ölümü beklememesi bu hadisin ilk akla gelen manasıyla anlaşılmaması için bir karine teşkil eder. 

Efendimiz Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam ilahi ilme sahip olan âlimleri, karanlıklarda yol bulmaya vesile olan yıldızlara benzetmiştir. Hazreti Enes RadiyAllahu Anh’tan rivayet edildiğine göre, Rasulullah Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam şöyle buyurdu: 

Yeryüzündeki âlimlerin misali kara ve denizde kendileri ile yol bulunan gökteki yıldızların misali gibidir. Yıldızlar söndüğü zaman doğru yolda yürüyenlerin yolunu şaşırmaları pek yakındır.” 

Kıymetli hocalarımız, âlimlerimiz, kanaat önderlerimiz, özellikle de imam-hatip liseleri ve ilahiyat fakültelerini tercih etmiş ve bu Ümmet’in gelecekte âlimleri olma yolunu seçmiş olan sevgili gençlerle İslâm âlimi olmanın bütün kariyer hesaplarının ötesinde Allah katında çok ciddi, ağır bir sorumluluğunun olduğunu hatırlatan Efendimiz Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam’ın şu hadis-i şeriflerini paylaşmak isterim.

Kıyamet gününde azabı en şiddetli olan kimse; Allah’ın, kendisini ilminden faydalandırmadığı âlimdir.”

“Muhakkak ki Kitap ve Sultan (egemenlik ve güç), ayrılacaklar. O zaman siz Kitap’tan ayrılmayın. Muhakkak, sizin üzerinize öyle emirler gelecek ki, sizin için yapmadıklarını kendileri için yapacaklar. Eğer onlara itaat etmezseniz sizi öldürürler; itaat ederseniz sizi saptırırlar.” Oradakiler sordu: “Ey Allah’ın Rasulü! O zaman ne yapacağız?” O, (Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam) şöyle cevapladı: “İsa bin Meryem’in havarilerinin yaptıklarını… Onlar testereyle doğrandılar ve ağaç kütükleriyle taşındılar. Allah’a itaat ederek ölmek, Allah’a isyan ederek yaşamaktan iyidir.”

Bekir b. Muhammed el-Abidin, Süfyan es-Sevrî'den rivayetinde şöyle dedi: 

“Cehennemde bir vadi vardır ki, Cehennem ondan her gün yetmiş defa Allah Teâlâ'ya sığınır. Bu vadiye gönderilecek olanlar yönetici ve idarecileri ziyaret eden (onlara yalakalık yapan) hafız (Kur’an ehli-alimler)lardır.”

Kıymetli âlimler! 

Allah ve Rasulü sizlere çok büyük paye verdi. Sizin mürekkebinizi şehidin kanından bile üstün tuttu. Cihadın en faziletlisi olarak zalim sultana karşı hakkı söylemeyi ve şayet bundan dolayı öldürülürseniz sizi şehitlerin efendisi olan Hazreti Hamza’ya komşu edeceğini beyan etti. 

سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاء وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

“O halde Rabbinizin bağışlaması ve Allah ile Peygambere inananlar için hazırlanmış, gökle yer arası kadar genişliği olan cennet uğruna yarışınız. Bu Allah'ın dilediklerine verdiği bir lütfudur. Allah büyük lütuf sahibidir.” (el-Hadid 21)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz