İsmet Özel Beyefendi “Zor Zamanda Konuşmak” isimli eserinin arka kapağında şöyle der: “Amaçları bulanık olanlar kuşku yok ki araçların dolambaçlarında takılıp kalacaklardır. Balık için ördükleri ağa ayakları dolaşacak, tavşan için kurdukları tuzağa belki ellerini kaptıracaklardır.”
İlkler ve nadir olanlar kıymetlidir. Sözün de en kıymetlisi kimsenin söylemeye cesaret edemediği zaman doğruyu söylemektir. Belki de bu sebeple “zalim sultan karşısındaki hak söz” “cihadın en efdali” olarak Allah Rasulü tarafından taltif edilmiştir.
Ümmetin uzun süren düşüş döneminden sonra gelen felaket asrı, Müslümanların cismen katledildiği, rûhen köleleştiği bir dönem oldu. “Maddî ve manevî menfaat” ölçü haline geldi. Müslüman’ın “özünün ve sözünün bir olması”, “olduğu gibi görünmesi ve göründüğü gibi olması”, “hedefin meşru olduğu gibi, yolun da meşru olması” duvar panolarına asılan süslü sözlerden öte bir anlam ifade etmez oldu.
“Kazanan ata oynama” ve “dün dündür, bugün bugündür” anlayışı yerleşti. Müslüman, her gelen zalimin önünde selama duran, havuç ve sopa ikilisi ile te’dip edilen bir hilkat garibesi haline geldi.
Bu felaket asrında Müslümanlar envaiçeşit fikrî akımlara, siyasî hareketlere kapıldılar. Kendisi başrol sahibi olamadı, daima diğer aktörlerin yanında yardımcı oyuncu konumunda kaldı. Tufeyli gibi kendi nasibine düşeni bekledi.
1900’lerde İttihat ve Terakki’nin rüzgarının estiği bir sırada, bazı İslam âlimlerinin bu rüzgara kapıldığını ve bu devirde Müslümanların “meşrutiyet” taraftarı olduğunu görüyoruz. Bugün dahi uzantıları canlı olan bu mel’un cemiyet, oluşturduğu siyasî atmosfer ile birçok kalbur üstü Müslüman’ı kendi emrine amade kılmıştı.
Bakıyoruz ki, tefsir yazarı koca Elmalı Hamdi Yazır, AbdulHamid Han’ın “hal” fetvasını veriyor, Yahudi Emanuel Karasu bu fetva ile Büyük Sultan’ın “hal” kararını yüzüne okuyor. İhlasından şüphe edemeyeceğimiz büyük şair Mehmet Akif, AbdulHamid hakkında “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e” şeklinde hitap ediyor.
1920’lerden sonra Cumhuriyet moda siyasî akım, İslam ve Cumhuriyet birlikteliği revaçta. “Cumhuriyetçi” demenin “kafir” demekten daha büyük bir hakaret sayıldığı bu dönemde, Cumhuriyet ve Cumhuriyet’i ilan eden tayfa, Müslümanlar nezdinde meşruiyet arıyor ve bir kısım Müslümanlardan müspet karşılık buluyor.
1950’lerde Arap dünyasında Sosyalizm revaçta, “İslam Sosyalizmi” kavramı Müslümanlara pompalanıyor. Ateist Sosyalist dahi, Müslüman’ı cebe indirme gayretinde.
1960-1970’lerde milliyetçilik moda akım konumunda. Türkiye’de Türk-İslam sentezi, Araplarda Arap-İslam anlayışı yaygınlaştırılıyor.
1980 darbesinde, Müslümanların ekseriyeti darbeye açık destek veriyor, darbeciyi kurtarıcı olarak görüyor.
1990’dan itibaren de Demokratlık geçer akçe. İslam, Demokrasi ile bağdaştırılıyor, Demokrasiye icazet veriliyor. Müslüman zannediyor ki, İslam-Demokrasi birlikteliği ile İslam yüceltilecek, halbuki Demokrasi yüceltilmektedir ve meşruiyet kazanmaktadır.
Son günlerde 1980 darbesi gündemde. Tüm İslamî camiada bir darbe karşıtlığı, bir Demokrasi havariliği, bir cesaret(!) ki, sormayın. Sanki darbecilerin karşısına dikilmişler, tankın üstüne çıkmışlar, edasındalar. 12 Eylül’ün ne kadar zalim, ne kadar gaddar bir darbe olduğunu haykırmaktalar. El-hak doğrudur, 12 Eylül darbesi bu halk üzerine oynanan oyunlardan bir oyundur, bu garip halkın ensesinde pişirilen bozadır. Yüz binlerce insanın hapishanelerde işkenceden geçirildiği bir dönemdir.
Fakat bu karşı duruşu gösterirken aynı zamanda tutarlı da olmak gerekir. Dün, darbenin kudretli günlerinde, darbeci generallerle hem dem olan, onlara iltifatlarda bulunanların şimdi karşı çıkmaları ne derece inandırıcı olabilir.
Fethullah Gülen Hocaefendi Sızıntı’nın Haziran 1979 sayısında “Asker” başlıklı makalesinde şöyle diyordu:
“Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi Ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük... Eğer atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve onu tutan yüce başa binlerce selam.” (http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/asker.html)
Haziran 1980’de bir vaazında askere şöyle davette bulunuyordu;
“İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet... Bu nasıl iştir! Türkiye’de devlet ve hükümet yok mu? Ne oldu askere? Polisler nerede? Marx’ın bayrağı altında mitingler yapıyorlar ve bunlara müdahale eden çıkmıyor! Aslında bunlar askeri de karşılarına almışlardır.”
Ve 12 Eylül Darbesi akabinde Sızıntı Dergisi’nin Ekim 1980 sayısında şöyle bahsediyor Darbe hakkında:
“Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün göz bağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te'min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk'ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhus ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.
Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin...
Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”
Bugünkü politikası ile Zaman Gazetesi’nin, Fethullah Gülen’in 1979-1980 yıllarındaki darbe taraftarlığı hakkındaki değerlendirmesi herhalde, “Fethullah Gülen darbe zemini oluşturmaya çalışıyor” şeklinde olurdu. Otuz sene önce, Fethullah Gülen’in dilinde, “son karakolun kahraman bekçileri”, “gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçik”, ”Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçik” olan Darbecilerin -otuz senelik gecikmeyle- şimdilerde milliyetçilere, komünistlere ve dindarlara yaptıkları zulüm fark edilmiş, gerçek hüviyetleriyle anlaşılmış.
Benzer şekilde Mehmet Kırkıncı Hoca da geçenlerde yaptığı açıklamada Anayasa değişikliğine “Evet” demenin, insanî, İslamî ve vicdanî bir borç olduğunu iddia etti. Kırkıncı Hoca’nın da 1980’lerdeki tavrına baktığımızda ise tamamen farklı bir portre görürüz. Devrim Konseyi üyeleriyle sık sık görüştüğünü ve 1982 Anayasası’nın oylamasında, “Evet” denilmesi için tahşidat yaptığını o dönemle ilgilenenler bilirler. Hatta bu ilişkilerinden dolayı kendi gurubundan bazıları tarafından “Cengizhan’ın Hocası” olarak adlandırılmıştır.
Şu tarihe bakın ki, Müslümanlar sürekli bir siyasî akıma payanda olmuş. İslam böyle bir din mi? Meşrutiyetle, Sosyalizmle, Milliyetçilikle, Darbeci Generallerle, Demokrasi ile bağdaşsın, uzlaşsın. Her devirde, hakim renge bürünsün, güçlünün yanında yer alsın.
Tüm bunların kişiden kişiye değişen birçok sebebi olabilir, ihlassızlık, korku, bilgisizlik ve basiretsizlik gibi. Ama önemli bir sebebi de, Müslümanların siyasî anlayış ve siyasî basiret sahibi olmamalarıdır. Yani olayın üzerinden 30 sene geçtikten sonra hatayı anlamanın çok kıymeti yoktur. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş. Asıl önemli olan şu andaki siyasî cereyanları bilmek, şu anki at hırsızını tespit edebilmektir. Bu da siyaseti, aktörlerini, aralarındaki ilişkileri inceleyerek, takip ederek kazanılacaktır.
Müslüman, siyasî bakışa sahip olmadığı sürece, siyasî bakış sahipleri, Müslümanları siyaset etmeye devam edecekler.
İşte bu sebeple, ümmetin gözü ve kulağı olacak, O’na siyasî basiret kazandıracak olan bir kitlenin varlığı elzemdir. Bir kitle ki, hayrı bilsin ve ona davet etsin, ma’rufu bilsin ve onu emretsin ve münkeri bilsin ve ondan nehyetsin. Cazip teklifler ve zor şartlar karşısında yalpalamasın. O kitlenin tarihi, geleceğe dair güven versin. Sonraki nesiller için güzel bir miras bıraksın. Çocukları, babalarının yaptıklarını, sıkılarak, utanarak, tevil ederek değil, açıkça, gururla ifade edebilsin.
Yalpalayanlar insanların güvenini ve liderliğini kazanamaz. Söylemini dünden bugüne değiştirenlerin yarın ne söyleyecekleri belli değildir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış