21. YÜZYIL BATI SÖMÜRGECİLİĞİ VE HİLAFET’İN DÖNÜŞÜ -1-

Bülent Karaca

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ

 “Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!” (Enbiya 18)


CIA’NİN GELECEK OLAN HİLAFET İÇİN 2020 VİZYONU DAR GÖRÜŞLÜDÜR

Amerika’nın eski başkan yardımcısı Dick Cheney: “Yedinci yüzyılın Hilafet’i olarak adlandırılabilecek olan şeyi tekrar kurmaktan bahsediyorlar. Bu 1200-1300 yıl boyunca İslam veya İslam toplumunun her şeyi kontrol ettiği zamanlardı. Batı’da Portekiz ve İspanya’dan; tüm Akdeniz’den Kuzey Afrika’ya; tüm Kuzey Afrika, Ortadoğu’dan Balkanlara; Ortaasya Cumhuriyetleri, Rusya’nın güney ucu, Hindistan’ın epeyce bir bölümü ve günümüz modern Endonezyası’nın çevresi, yani başka bir ifadeyle bir yanda Bali ve Cakarta’dan diğer yanda Madrid’e kadar her yeri.”

Aralık 2004’te CIA’nin Ulusal İstihbarat Konseyi (National Intelligence Council) 2020’de yeni bir Hilafet’in dünya sahnesine tekrar inebileceği hakkında bir öngörüde bulunmuştu. Bulgularını da 123 sayfalık “Global Geleceği Şekillendirmek” (Mapping the Global Future) isimli bir raporda yayınlamıştı (www.foia.cia.gov/2020/2020.pdf). Bu raporun amacı ise mevcut trendleri yansıtarak ABD çıkarlarına karşı tehdit oluşturabilecek zorluklara karşı bir sonraki Bush yönetimini hazırlamaktı.

Rapor hakkında çarpıcı olan ise, içeriğinde siyasal İslam ve yakın gelecekte ABD çıkarlarına karşı oluşturacağı çeşitli tehditlerle ilgili örneklerle dolu olmasıdır. Hatta içeriğinde 2020’de Hilafet Devleti’nin tekrar ortaya çıkması ve uluslararası duruma olan etkisini tasvir eden bir de kurgusal senaryo bile mevcuttur.

Rapor’un çeşitli yerlerinde özellikle de Hilafet hakkındaki bölümünde, kendi geçerliğini zayıflatan varsayımları kendisine esas alıyor ve buna rağmen kurgusal senaryoda rol alan bazı argümanlardan bahsediyor. Biz ise bunun hakkında bir eleştiride bulunacağız:

Rapor, yeni Hilafet’in dayanıklılığının global bir İslami hareketin iktidarı ele geçirme çabaları ile olacağını teyid etmektedir. Global bir İslami hareketin bir sivil itaatsizliği başlatabilmesi veya Hilafet’i getirmek için bir ihtilal başlatması mümkün olsa da, onun gücü ve ömrünün uzun olması tamamen farklı şeylere dayanmaktadır.

Bir devletin halkının sahip olduğu ortak değerlere bağlı bir fikri kanaat, devletin dayanımının ölçüsüdür, o devleti kuran hareketin değil. Sovyetler birliği teknolojide yetersiz olduğu için çökmedi, halkı komünizmi terk etti ve bundan sonra komünist parti de halkını başka bir yolla ikna edemediği için çöktü.

Hilafet’in 21. yüzyılda başarılı olup olmaması üzerindeki tek ve en önemli etken; Müslüman halkların Hilafet’in tekrar ikamesi sayesinde İslamî yaşam tarzının tekrar hayat sahasına ineceği konusunda kesin bir kanaate sahip olup olmamalarıdır. Bu konu; Hilafet kendisini koruyabildiği sürece ve gelişimini hassaten İslami ideolojiye dayandırabildiği sürece her ikisi de hızlı bir şekilde kazanılabilecek olan teknoloji ve mali kaynaklardan daha da önemlidir.

İslami hareketler, İslami dirilişin Müslüman ülkelerde yayılımının bir göstergesi olarak ele alınırsa her zaman çarpık bir tablo ortaya çıkacaktır. CIA bu yanlış standardı kullanma konusunda yalnız değildir. Bu uygulama çok yaygın olup bazı think-tank kuruluşlarının analizlerini ve Samuel P. Huntington ve Francis Fukuyama gibi dikkate değer bazı yorumcuların yazılarına da leke sürmüştür.

Bu hata onların İslam’a karşı art niyetlerinden değil de onların ferdiyetçilik felsefesine bağlı olmalarının neticesidir ki, bu onların toplum anlayışlarını bozmuş ve toplumu bir fertler topluluğu seviyesine indirgemelerine yol açmıştır. Topluma sahih bir bakış şunu ortaya koyar ki toplum; ortak fikirler ve duygularla birbirine bağlanmış ve ortak bir sistemin altında yaşayan bireylerden oluşur. Halkın mevcut yönetim sistemine olan desteğinin veya alternatif bir nizama olan desteğinin derecesi sadece bu ortak fikir ve duygularla ölçülebilir.

Batılıların ferdiyetçiliğe olan bağlılıkları, Müslüman ülkelerin İslami fikirler ve duygulardan etkilenmesini büyük ölçüde küçümsemelerine ve ümmetin Hilafet’in tekrar ikamesine olan yaygın desteğini de yanlış hesaplamalarına sebep oldu.

Rapordaki bir başka çelişkili nokta ise Hilafet’in ikamesinden sonra İslam beldelerindeki rejimlerin domino etkisiyle birbiri ardına yıkılmayacakları iddiasıdır. Bu anlayış da yine toplumun yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. İslam âlemi üzerinde yapılacak yüzeysel bir araştırma bile mevcut rejimlerle yönettikleri halkları arasında fikri açıdan çok güçlü bir kutuplaşmanın olduğunu gösterecektir. Baas rejiminin yıkılışından önce, ateist Saddam bile konuşmalarında İslami terimlere yer vermekteydi. O bunu yaptı, çünkü artık halk Baasçılık, laiklik veya Arapçılık gibi fikirlerden etkilenmez olmuş ve sadece İslam’dan etkilenir olmuştu. Aynı şekilde Müşerref, Amerika’nın Afganistan’a karşı olan savaşının yanında yer aldığı zaman bu tutumunu meşrulaştırmak için Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatından uzun pasajlar aktarmak zorunda kalmıştı.

Çoğu İslam beldesinde laik düzeni korumak ve siyasal İslam’ın güç sahnesine inmesini önleme çalışmaları, artık günlük olaylar haline gelmiştir. İslam âlemindeki rejimler batı çıkarlarının muhafızları ve İslam’a karşı olan düşmanlıklarının maşaları olarak görülmektedirler. Müslümanlar ise bu rejimlerden sadece nefret etmektedirler ve onların varlıklarına son vermeye karşı da çok isteklidirler. Bu rejimlerin ayakta duruyor olmalarının tek sebebi onların batı devletleri tarafından inatla desteklenmeleridir.

Günümüzde İslam Ümmeti artık devasa bir değişimin eşiğinde durmaktadır, tıpkı yaklaşık 18 yıl önce Varşova Paktı ülkelerinin durduğu gibi. Demir perde indi… Çünkü halk bakış açısını komünizmden kapitalizme çevirmişti. Aynı şekilde İslam Ümmeti hem komünizmi hem de kapitalizmi terk etti ve artık Hilafet’in gelişini beklemektedir ki o bu rejimlerin muhteşem bir şekilde yıkılmasına ve alternatifsiz olarak Hilafet’in onların yerini almasına götürecektir.

Son olarak rapor, Müslümanların batı materyalizminin günahlarına artık tahammül edemez olduğu için Hilafet’in sahillerine kaçtıklarını iddia ediyor. Bu bakış da açıkça batının yaygın görüşü olan “Hilafet’in modernizmin antitezi olduğu” görüşüne dayanmaktadır. Bu algıyı batılılar nezdinde arttıran başka bir faktör de Müslümanların İslami beldelerden batıya göç etmeleridir. Hiçbir şey gerçeklerden bu kadar uzak olamaz.

Birincisi, Müslümanların ikame etmek istedikleri Hilafet, Raşidi yani doğru olan Hilafettir ki o insanlık medeniyetinin en zirve noktasındaydı. Bu hakikat en barizi Bernard Lewis olmak üzere birçok saygın İslam uzmanı tarafından da kabul edilen bir tarihi gerçektir.

İkincisi, Müslümanların batıya kitlesel olarak göç etmesi İslam âlemine yönelik bir dış politika girişimi idi, batı değerlerine karşı Müslümanların bir hayranlığının neticesi değildi. Çoğu göçmen, belki de hepsi ya ekonomi kaynaklı göçmendi, ya da çoğunluğu batı devletleri tarafından desteklenen rejimlerin zulmünden kaçan siyasi sığınmacılardı. Batıya yerleşen bu Müslümanlar bile İslami inançlarına zarar vermemek için bu laik değerleri kucaklamaktan uzak duruyorlar.

Avrupa tarafından gösterilen son çabalara bir örnek de, içindeki Müslüman nüfusa batı değerlerini benimsemeye zorlamak için “Müslümanları laikleştirme takıntısı” uğruna yaptığı propagandadır. Bu süreç ise batı tarafından yansıtılan “Müslüman ülkelerin batılılaşmak için yalvardığı”nı resmettikleri klişeleşmiş tablonun zıddına işliyor.

Müslümanları koydukları çerçeve hatalı bir anlayışa dayalı ki o anlayış, İslam ülkelerinde gittikçe yayılan “Batı karşıtlığı” duygusudur. Batı çevrelerinde sıklıkla, batı karşıtı hissiyatlar batı medeniyetinin toptancı reddiyle eşdeğer tutulur ve köktendinci kampla ilişkilendirilir. İşin daha da kötüsü, Müslümanların batı ürünlerine olan rağbeti “batı yaşam tarzı”na özenmek olarak yorumlanıyor. Batılılar çoğunlukla batı ürünlerini beğenenleri ılımlı kampta tasnif ediyorlar. Bu tarz bir yorum ile Müslümanları iki kampa tasnif etmek yanlıştır. Bu karışıklığın sebebi Müslümanların batı karşıtı söyleminin batı ürünlerine karşıtlığın değil de batı kültürüne olan karşıtlığın göstergesi olmasıdır. Aynı şekilde batı ürünlerine olan ilginin sebebi de ürünlerin kalitesinin hakkını vermektir, batı kültürünün toptancı bir kabulünün göstergesi değildir.

Yıllardır ilk defa İslam âlemi, İslam’a göre batı yaşam tarzının hangi yönlerinin kabul edilebileceğini ve hangilerinin reddedilmesi gerektiği konusunda kökten bir değişim sergilemiştir. Günümüzde Müslümanlar bir yandan DVD’ler gibi, uydu antenleri ve televizyonlar gibi batı ürünlerini İslami bakışları ile çelişmediği için kabul ediyorlar, diğer yandan özgürlük, demokrasi ve ferdiyetçilik gibi batı kavramlarını reddediyorlar, çünkü o fikirlerin İslam’la çeliştiğine inanıyorlar. Önceleri İslam âlemi iki kesime ayrılmıştı bir taraf her şeyi batıdan almayı isteyen çağdaşlar, diğer taraf ise batı medeniyetinin her yönünü reddetmeye hevesli olan gelenekçiler. Bu zihniyet gelişmenin önünü tıkadı ve batının İslam beldelerinde hegemonyalarını kurmalarının yolunu açtı.

Günümüzde insanlığın gelişiminden ve 21. yüzyılın standardında yaşamaktan uzak kalan Müslümanların kendisi değildir, tam tersine bu gelişmeleri engellemeyi tercih eden Batı’dır ve İslam âlemindeki rejimlerle dirsek teması içinde Müslüman kitlelere batı değerlerini dayatmada ısrar eden de yine Batı’dır. Bu tutum sadece Batılıların İslam’ı yanlış anlamasına katkıda bulunmakla kalmamış, batının İslam âlemine karşı insafsızca bir tavır almasını da teşvik etmiştir. Ayrıca bu zihniyet batı halklarının İslam’a karşı olan ve olabilecek tüm ilgisini kaybetmesine yol açtı. Zaten Batı’nın Irak ve Afganistan’ı işgali İslam toplumuna karşı kinini ve tahkir eğilimini tüm dünyanın gözleri önüne sermiş oldu. Eğer bu tutum tersine çevrilmezse batı kendisini çok riskli olan iki durum arasında bulacaktır.

Birincisi, Hilafet Devleti İslam toplumunu batının siyasi, askeri ve ekonomik hegemonyasından kurtardıktan sonra onlara yeni bir kader çizen güçlü ve yenilikçi bir devlet olacaktır. Batı bu beklenmedik kontrol kaybından dolayı zayıf düşecek ve tekrar dünya meseleleri üzerindeki egemenliğini sürdürmek için mücadele verecektir.

İkincisi, Hilafet hızla İslam ile bilim arasındaki sinerjiyi sağlayıp, bu sayede icatlar, teknoloji ve yeni bilimsel keşifler konularında batıyı geçecektir. Batı’nın da İslami olan her şeye karşı olumsuz tavır alması göz önüne alınırsa, kendisini bilgiye kapılarını kapatmış, gelişim ve 21. yüzyılın sorunlarına karşı halkını demir perdeyle perdelemiş olarak bulacaktır.


Devam Edecek…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz