AK Parti’nin 2001
yılındaki kuruluş programı ile Türk siyasi hayatının gündemine giren “Muhafazakâr
Demokrasi” söylemi, 20 yıllık bir sürecin ardından bugün yeniden
tartışılmaya ve sorgulanmaya başlanmıştır. O dönemde yayınlanmış olan parti
programında AK Parti; kendini “Muhafazakâr Demokrat” olarak tanımlamaktaydı.
Bir siyasi ve toplumsal kimlik olarak ifade edilen muhafazakâr demokratlığın
hem Türkiye toplumunda hem de diğer bölge ülkelerinde bir cazibe merkezi ve
ilham kaynağına dönüştürülmesi amaçlanmıştı. Özellikle bölgedeki diğer halkı
Müslüman olan ülkelere de kendi geliştirdiği bu kimlik ile olumlu bir örnek ve
model olacağı konusunu yayınladıkları programlarda şu şekilde ifade
ediyorlardı. “Büyük oranla Müslümanların yaşadığı bir ülkede demokrasi tecrübesinin
gelişmesinde ve bölgesinde örneklik oluşturmasında muhafazakâr demokrat
anlayışın ciddi katkısı bulunmaktadır.”
İşte bu amaç ve
kasıtla ortaya atılan bu kavram ve uygulamalar, gerek Türkiye’deki demokrasi ve
Batılı değerler ile kavgalı olan İslâmi kesimi demokrasi ile barıştırmak
gerekse de halkı Müslüman olan bölge devletlerinin demokrasi ile bağlarının
kurulması ve kuvvetlendirilmesi için atılacak adımlar ve politikaların fikrî
arka planını oluşturmuştur. Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyecek olursak; AK
Parti eliyle yürürlüğe konulan Muhafazakâr Demokrasi aslında Müslümanlara
demokrasi başta olmak üzere Batılı değerleri benimsetmek için ortaya atılan demokrasi
muhafızlığından başka bir şey değildir.
Peki, nedir “Muhafazakâr
Demokrasi”? Batı da ortaya çıkmış olan iki farklı düşüncenin sentezlenmesi ile
bir araya getirilen bu kavram ile ne amaçlanmaktadır? Gelin, ilk olarak
kavramsal ve fikrî çerçeveyi ortaya koyalım…
Muhafazakârlık; “bir şeyi korumak
ve muhafaza etmek” anlamına gelen Latince kökenli “conservare”
kelimesinden gelen “Conservatizm”, genel olarak geleneksel kurumlara
yaklaşımları muhafaza etmek isteyen, değişime çok sıcak bakmayan siyasi
toplulukları ifade eden bir kelimedir. Dilimize muhafazakârlık olarak
geçmiştir.
Muhafazakârlığı
sistemli bir düşünce olarak ilk savunan kişi, İngiliz filozof Edmund
Burke olmuştur. Burke, Fransız Devrimi zamanında yaşamış, devrime
karşıt bir düşünürdü. O sırada İngiliz devlet adamları arasında Fransız Devrimi’nin İngiltere’ye
yayılacağı endişesi yaygındı. Burke, devrimsel mücadeleye karşı sistemli bir
fikir ortaya koyarak, fikirsel alanda Fransız Devrimine karşı bir mücadele
başlatmıştı. Bu mücadeledeki amacı ise Fransız Devriminin etkilerinin,
özellikle modernizmin İngiliz siyasi ve toplumsal hayatını değiştirmesine engel
olmak ve köklü İngiliz kurumlarını korumaktı. Bu yönüyle muhafazakârlık, eski
ya da var olanı korumak, yeniye karşı bir direnç oluşturmaktı. Bu açıdan ilk olarak
bu fikir, modernizme karşı bir fikirdi.
Tabi daha sonraları
bu fikir, bir değişim ve dönüşüm geçirdi ve “neo conservatizm” adını aldı. Yani
“yeni muhafazakârlık” şekline dönüştü. Artık bu yeni muhafazakârlık, modernizm
karşıtı olmaktan çıktı. Kapitalizme ve yeni ekonomik, siyasal, kültürel
şartlarla uyumlu bir hâle geldi. Değişimi yadırgamayan, piyasa ekonomisiyle,
liberalizmle barışmış bir şekle dönüştü.
Artık gelenek, din,
millet, devlet, otorite vb. değerler eski muhafazakâr değerler olarak kaldı.
Yeni muhafazakârlığı yeni kılan, öncelikle bu “eski” değerlerin büyük ölçüde
yeni liberal ve Batılı toplumları güvence altına almak, savunmak ve korumak
şekline dönüşmesiydi. Ancak bir farkla ki o da şudur: Batılı anlamda değişim ve
dönüşümün, devrimci, tepeden inme ve toplum ile çatışma şeklinde değil de yavaş
yavaş, alıştıra alıştıra ve bir süreç içerisinde olmasını savunarak.
Böylece bu yeni muhafazakârlık
fikrinin ortaya çıkması ile bir anlamda modernizm ile muhafazakârlık arasındaki
kavga tatlıya bağlanmış oldu. Zira artık muhafazakârlar ile modernistler
arasında kavga unsuru ortadan kalmış ve her iki kesim de tüm toplumların
Batılılaşması, yeni modern değer ölçülerinin ve kapitalizmin tek hâkim ideoloji
olması konusunda anlaşmışlardı. Aradaki tek fark -tabiri yerindeyse- üslup
farkı hâline geldi. Artık yeni muhafazakârlar da Batılı modern değerleri
savunuyor, eskiye ait ne varsa reddediyor, kapitalizmin toplumun her alanında
yaygınlaşması için mücadele ediyorlardı. Tabi devrimci bir anlayışla değil;
yavaşça ve toplum ile çatışmadan.
İşte AK Parti’nin
ortaya koyduğu muhafazakâr demokrasi düşüncesinin fikrî altyapısını Batı’da
ortaya çıkan “Neo Conservatizm/Yeni Muhafazakârlık” düşüncesi oluşturur. AK
Parti, kuruluş bildirgesinde ortaya koyduğu bu bakış ile kendisini
desteklemesini istediği başta ABD olmak üzere Batılı ülkelere şu mesajı
vermiştir: “AK Parti, laiklik, demokrasi, liberalizm gibi Batılı değerleri
içselleştirmiş bir partidir. Halkı Müslüman olan Türkiye toplumunu da bu Batılı
değerler üzerinde değiştirmek ve dönüştürmek için ve halka bu değerleri
benimsetmek için yeni muhafazakâr politikalar takip edeceğiz.”
İşte bu mesajı alan
Batılı devletler, yıllardır Türkiye’de uygulanan baskıcı ve jakoben politikalar
sayesinde Müslüman halkın Batılı değerlerden daha da uzaklaştığını ve
demokrasiyi içselleştiremediklerini gördüklerinden dolayı, bu yeni partinin
yeni muhafazakarlık üslubuyla Türkiye’deki Müslüman halkı dönüştürme projesini
desteklemişlerdir.
AK Parti bu
projesini, yayınlamış olduğu parti programı tüzüğünde ve siyasi vizyon
belgelerinde açıkça şu şekilde ifade etmiştir: “Muhafazakâr demokratlık,
tepeden inmeci değişim anlayışına karşı doğal bir süreç şeklinde işleyen
tedrici ve aşamalı bir değişim anlayışına dayanır. Toplumsal dönüşüm, en
temel ve kalıcı değişim şeklidir. Sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasi hayata
sekte vurulması, mevcut birikimin ortadan kalkması ve tarihî gelişimin heba
olması açısından olumsuz olduğu gibi, tepeden inmeci ve dayatmacı yöntemlerle
total anlayışların topluma kabul ettirilmeye çalışılması da bugün için etkisini
yitiren bir yöntemdir. Bu açıdan muhafazakârlığın geleneksel yapıyı totaliter
devrimci müdahalelere karşı koruyan ve tarihî kazanımları geleceğe yansıtmaya
çalışan potansiyeli önemlidir.”[1]
Bu ifadeler AK
Parti’nin, toplumu Batılı değerler üzerine değiştirmek için ortaya koyacağı
siyasetin yol haritasıdır. Bununla birlikte tüm radikal düşünceleri reddedip
geleneksel yapının bazı değerlerini koruyarak toplumu Batılılaşma yönünde
dönüştürmek istediklerini de şu satırlarda açıkça ortaya koymuşlardır: “Muhafazakârlık
radikalizmi ve toplum mühendisliğini reddeder. Siyaset çatışma, kamplaşma ve
kutuplaşma yerine uzlaşma, bütünleşme ve hoşgörü üzerine kurulmalıdır. Geleneksel
yapının bazı değerlerini ve kazanımlarını koruyarak değişimi sağlamak gerekir.”[2]
Bu ifadelerde AK
Parti’nin diğer partilerden, özellikle Kemalist demokratlardan oluşan CHP’den
farkı ortaya konulmaktadır. Her iki partinin de hedefi Müslüman Türkiye
halkını Batılı değerler üzerine değiştirip dönüştürmek de olsa, AK Parti bunu -CHP’nin
aksine- jakoben ve baskıcı politikalar ile değil uzlaşmacı ve Batılı değerleri
geleneksel değerlerle uyumlu hâle getirerek yapmayı hedefler. AK Parti’ye göre
bu, daha kalıcı ve içselleştirici bir politikadır.
20 yılın sonunda
şöyle geriye doğru bakıldığında; AK Parti’nin gerek iç politikadaki sosyal ve
eğitim alanında attığı adımlar, gerek dış politikada halkı Müslüman olan
ülkelere yönelik rol-model olma yönünde attığı adımlar, işte bu demokrasi
muhafızlığının çerçevesinde daha net okunabilir. Sonuçta AK Parti’nin
gösterilebilecek bir başarısı varsa bu başarı(!), Müslüman halkları demokrasi
ve laiklik başta olmak üzere Batılı düşünce ve değerler ile kaynaştırma
politikaları açısından aldığı mesafedir!
Evet, bu durum
Batılı ve demokrat zihin yapısı ile bir “başarı” olarak ifade edilse de İslâmi
bakış açısı ile tam bir ifsat ve ihanettir. Zira 20 yılın sonunda siyasi,
ekonomik, toplumsal ve ahlaki olarak büyük bir enkaz ortaya çıkmıştır. İslâmi
siyasi basiret üzere bakan her bir kimse, bu enkazı çok açık ve rahat bir
şekilde görebilir. Sömürülmüş ve içi boşaltılmış İslâmi kavramlar, yeni neslin
nefretle baktığı İslâmi değerler, darmadağın olmuş Müslüman zihinler bu enkazın
küçük bir kısmıdır. Diğer taraftan ahlaki hiçbir değer taşımayan ve sadece zevk,
eğlence peşinde koşan genç nesiller, dağılmaya yüz tutmuş aileler, Batı
düşüncesini tek kutsal kabul eden eğitimci ve akademisyenler, boğazlarına kadar
pisliğe batmış siyasiler bu enkazın en bariz yönüdür.
Tabii ki bu enkaz,
aslı itibariyle laikliğin ve demokrasinin tatbiki neticesinde ortaya çıkmış bir
enkazdır. Ancak -sözde- İslâmcı bir iktidarın 20 yıldır süren muhafazakâr
politikalarının neticesinde fatura, İslâm’a ve Müslümanlara kesilmiştir. Zira
yıllarca belirli kesimler muhafazakârlığı, İslâmcılık olarak topluma empoze
etmeye çalışmışlardır. Bu sebeple muhafazakârların attığı adımlar İslâm’a mal edilmiştir.
Bundan dolayı
muhafazakâr kesimde görülen yozlaşmadan dolayı, “eğer İslâm buysa ben
Müslüman değilim” diyen büyük kitleler ortaya çıkmıştır. İlkesizlik ve
yozlaşmayı gören Müslümanların evlatları ise deizm, ateizm gibi sapkın
düşüncelerin ağına sürüklenmişlerdir.
Sonuç olarak; AK
Parti’nin yürüttüğü Muhafazakâr Demokrasi, Batı’da çıkmış olup Müslümanlarla
hiçbir ilgisi olmayan, İslâm’a zıt bir küfür fikri olan demokrasiyi, Müslüman
halklara benimsetme, var olan demokrasiyi muhafaza etme yönteminden başka bir
şey değildir. Bu yöntem ile süreç içerisinde yavaş yavaş ve ılımlı bir şekilde
demokrasiyi tahkim etme amaçlanmış ve kısmen başarılı da olunmuştur. Ancak bu
başarı -biraz önce de değindiğimiz gibi- Müslümanlar adına bir başarı değil,
Batılılar adına bir başarıdır. Müslümanlar yönünden ise bir yıkım ve ifsat hâline
gelmiştir. Onarılması güç yaralara ve toplumsal yozlaşmalara sebep olmuştur.
Oysaki bu toplumun
hamuru ve mayası İslâm’dır. İslâmi fikirler dışında bu halka verilecek her
türlü fikir sadece yozlaşmaya ve bozulmaya sebep olur. Demokrasi, laiklik,
milliyetçilik gibi kökü dışarıda olan küfür fikirleri bu toplumun hamuru ile ve
bu halkın inancı ile bağdaşmaz. Zira bunlar birbirine zıt ve her yönüyle karşıt
olan fikirlerdir.
İslâm; sadece Allah’ın
indirdiği hükümlerin ve fikirlerin hâkim olduğu bir toplum inşa etmeyi
hedefler. Demokrasi ise; İslâm’ın hayattan tamamen uzaklaşmasını ve sadece
kapitalistlerin aklından çıkmış fikir ve hükümlerin hâkim olmasını amaçlar. İslâm
akidesine inanan bir Müslümana, demokrasiyi benimsetmeye ve üzerlerine tatbik
etmeye çalışmak, sanıldığı gibi bir ilerleme ve kalkınma sağlamaz. Aksine
fesada ve çöküşe sebep olur. İşte Türk toplumunda meydana gelen enkazın sebebi
budur. Bu sebeple ister Kemalist yöntemlerle ister muhafazakâr yöntemlerle
olsun, bu topluma demokrasiyi benimsetmeye çalışmak büyük bir ihanettir. Bu
toplumun ilerlemesi, kalkınması ve yükselmesi ancak inandığı İslâm’ı tatbik
etmek ve sadece İslâmi fikirleri bu topluma vermek ile mümkün olur. Bu
gerçekleştiğinde görülecektir ki, bu halk yeniden izzet ve ihtişamına kavuşacak
ve diğer tüm halklara liderlik eden kalkınmış bir toplum hâline gelecektir. Ve
bu hiç de uzak değildir.


Yorumlar