Türkiye’de bir
siyasi partiye oy verirken bireylerin siyasi tercihlerini en çok etkileyen ilk
3 şey şöyleymiş: Ekonomik vaatler, siyasilerin profilleri ve ideolojik
kimlikler.[1]
Hâl böyle iken ülke
iktidarının ideolojik kimlikleri üzerinden, pratik yoz uygulamalarından, bir
tarafa yamanmak adına girişiverdiği ancak “Gerçekte
takiye yapıyoruz, biz onlardan değiliz” söylemleriyle hâlâ büyük halk
yığınlarına etki ediyor olmalarından yola çıkarak bir sonuca varmak doğru
değil! İşte “Evet halkın değerleri, sahiplendikleri,
terk ettikleri ve benimsedikleri bunlar” diyebilmek, gerçek ve kesin
sonuçlar elde edebildiğimizi var saymak çok da sağlıklı olmayabilir.
Bunu neden mi
söylüyorum?
AK Parti’ye “siyasal
İslâmcı” yakıştırmasıyla Atatürkçü ve laik kesim yıllarca palazlandı; prim
yaptı. Aynı söylemle Müslüman Türkiye halkı kandırıldı, aldatıldı ve “beraber
aynı yolda yürüdüğü” bir
millet söylemi geliştirildi. Ülküsü olan, acıları olan bir millet, İslâmi
söylemleri kullanan siyasi liderler eliyle, iktidara ortak edilmiş, ancak “milletin
iktidarında” millete sövülen ve değerleri aşağılanan bir toplum inşa
edilmiştir.
Bu iktidar için bir
başarı mıydı? Müslüman Türkiye halkının değişimine zemin hazırlayan güçlü bir
derin siyasi hareket miydi? Ve belki de en önemli soru şu olmalıydı: Bu siyasi
iktidar, İslâmi motifleri kullanarak, toplumu seküler çizgiye kaydırmak adına
sömürgecilerin bir planı mıydı? Ashab-ı Kiram’dan Huzeyfe b. el-Yeman RadiyAllahu
Anh’a Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’ın; “(Bir
kısım) çağırıcılar cehennem kapılarına çağıracaklar, kendilerine icabet eden
oraya yönelecektir. Onu oraya atacaklar.”[2] buyurduğu,
işte kimilerinin iktidar sahiplerini bu gerekçeyle tekfir edecek düzeyde
tenkite sebep olacak bir siyasi taife miydi?
Meseleyi, sadece AK
Parti iktidarının toplumu getirdiği/getireceği noktanın tespiti meselesi olarak
ele almak belki de hakikate gözlerimizi kapatmak olacaktır. Çünkü mesele sadece
partilerin, partizanca ülke yönetiminde söz sahibi olmaları, toplumu belirli
politikalarla, sömürgeci planların bir parçası kılmaları, Allah’ın hükmü ile
hükmetmeyen liderlerin yıllarca en güçlü İslâmi argümanlarla Müslüman halk
tarafından iktidar nimetlerinin bahşediliyor olması meselesinden çok ötedir.
Mesele, sistem
meselesidir. Mesele, bu sistemin Müslümanlara rağmen ama yine Müslümanların
eliyle sürdürülebiliyor olması, sistemin kendi bekasını korumak için dışsal
faktörlerden çok, içsel dinamikleri yani insan faktörünü sürece adapte etme
kabiliyeti ve bunu başarabiliyor olması meselesidir.
Peki, Allah’a iman
eden, Muhammed Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’ın iman esaslarına canıyla
bağlı olan bu kadim ümmet, tüm değerlerini pratikte değiştirme talebiyle yola
çıkan bu gayr-i İslâmi sistemi nasıl tanımıyor? Yahut soruyu tersten soralım:
Sistem kendisini olduğundan farklı mı tanıtıyor? Bunun için kullandığı başkaca
argümanlar mı var?
El-cevap: evet,
var. Az evvel zikrettiğim Huzeyfe b. el-Yeman RadiyAllahu Anh hadisinde Rasulullah
Aleyhi’s Salatu ve’s Selam çok özel bir ifade kullanıyor: “Onlar
sizin aşiretinizden, içinizdendir. Sizin dilinizle konuşurlar.” İşte
bizim dilimizle konuşması; -sadece dil faktörü değil elbette- Allahualem,
sizleri ikna edebilmek adına sizin değerlerinizi dillendirir, sizi memnun etmek
adına sizin söylemlerinizi kullanırlar. Hatta aynı inancı paylaşabilir ve aynı
secdeye baş koyabilirsiniz de! “Ancak devlet, iktidar, yönetim ve daha başka
diğer siyasi işler ve meseleler ise onlar ayrı; onların dinle dindarlıkla
alakası yoktu!” Belki de böyle bildiler; böyle bilmek istedirler.
Hangi gerekçeyle
yıllarca iktidara talip olmuş olurlarsa olsunlar, hiç fark etmez; gerçekte
toplumun fikrî, siyasi, etik ve ideolojik savrulmasına sebep olunmuşsa bu,
hassasiyetle üzerinde eğilinmesi gereken önemli bir konudur.
Türkiye’de 20 yıl
önce hangi ülkülerle iktidara talip olunmuşsa bugün o ülkünün çok uç
rakımlarında seyreden bir iktidar mevcuttur. Yanına milliyetçi söylemler,
yanına Atatürkçü söylemleri geliştirerek kucaklayıcı bir pozisyon edinmiş
olmalarını sadece dünün gerçeğinin bugünün yansıması olarak değerlendirmek
gerekir. Dün saklanan ama hep var olan gerçek anlaşılmalıdır. seküler değerleri
söylem düzeyinden pratiğe aktarımı anlaşılmalıdır. Her ne kadar dün benzer
sözleri işitip duymuş “takiyedir, takiye!” deyip geçmişsek de takiye
olmadığı, dahası gerçeğin ta kendisi olduğu anlaşılmalıdır.
Bugünün
Türkiye’sinde ise vatancı, milliyetçi, dışlayıcı, ötekileştirici bir dil hâkim
konumdadır. Ötekileştirilen ise, sayesinde iktidar nimetine kavuştukları
milletin öz değerleri, inancıdır. Din ile devletin ayrı ama din sayesinde
devleşen, güç elde eden iktidarın zehirlendiğini düşünen ve bu gücünü milletin
inancına sırtını dönmesi için harcayan bir zümre hakimdir.
Şimdi sorgulanması
icap eden en önemli şey şudur: Bu savrulmanın düzeyi nedir? Halk sistemi, sistemin
sac ayakları olan demokrasiyi, seküler değerleri benimseme, kabullenme, pratiğe
geçirme noktasında sistem açısından arzu edilen düzeyde midir? Yoksa sistem
bekasını korumak adına daha uzun yıllar siyasi figürleri kullanarak dinî
değerleri, fikirleri ve örfî hakikatleri kullanmaya muhtaç mıdır?
Bu sorulara sistem
açısından bakıldığında; henüz mesafe kat edilmesinin lüzumu görülecektir. Zira
yapılan anketlerde özellikle temel ibadetlerin yerine getirilmesi noktasında
toplumdaki dinî hassasiyetlerinin azaldığı, verilen cevaplardan yola
çıkıldığında dinî kavramların anlamının yozlaştığı görülecektir. En fazla
tahrifata uğrayan ve Müslümanların zihninde belirginliğini ve safiliğini
kaybeden kavramların ise siyasi kavramlar olduğu görülecektir. Bu da göstermektedir
ki; laik bakış açısı, toplumda siyasi kavramları dinden soyutlayacak düzeye ve
halk nazarında dini, siyasetten bigane ve ayrık bir kulvarı temsil eden bir
konuma getirmiştir.
Mesela; Metropol
Araştırma Şirketi’nin 2021 Eylül ayında yaptığı bir araştırmada muhataplara şu
soru sorulmuş: “Siyasette dinî
konuların ve duyguların oy almak için kullanılmasını onaylar mısınız?” Bu soruyu soran anket
sahipleri açısından dinin siyasetten ayrı olduğu algısına sahip olduklarını
anlarsınız. Peki yap muhataplar? Soruya muhatap kesim seçmenlerden oluşmakta ve
seçmelerin %13.1’i onayladığını söylerken, %85.1’i ise onaylamadığını
ifade etmiş. Verilen cevaptan anlaşılıyor ki; halkın nazarında “din siyasetten ayrı olmalı, din saf, temiz,
ruhani bir değeri ifade eder, siyaset ise dünyevidir ve bu ulvi değerlerden
bigane olmalıdır.” Diğer bir bakış ise şu olabilir: “Din inancı,
ibadetleri, ahlaki değerleri ifade eder, asla kirli siyasi emellere âlet
edilmemelidir.” Aslında verilen cevaptan ilk bakışta halkın “savunmacı” ve
dini öncüllediği yargısına varılabilir. Hatta daha da ötesi, dini kirletilmiş
ve bozulmuş bir alana mahkûm etmeme adına daha korunaklı ve korunmacı bir
refleksle bireylerin temiz vicdanlarına hapsetme eğilimi olarak da
değerlendirilebilir. Ancak hakikat nazarıyla bakıldığında toplumun vicdanına
hapsedilmeyecek kadar siyasi, küfrün entrikalarına yer bırakmayacak kadar
politik ve kafirlerin sömürgeci planlarını akim bırakacak düzeyde projeleri
olan bir din gerçeği bizi karşılayacaktır.
İşte bu din
gerçeğinden bizleri uzaklaştıran bir sürecin kurbanı edilmiş yığınlara şahitlik
ediyoruz maalesef. Öyle kirli bir siyaset ki seçmeni tarafından dinî referansla
iktidara taşındığı hâlde, seçmenlerince yapılan bu oy kullanma amelinin dahi
siyasi olmadığı fikrini aşılayabilmiş bir anlayış. Hem bir siyasi partiye oy
vereceksin, hem dindar olduğu için “bizi
yönetsinler, bari başımızdaki yöneticiler dindar olsun” diyeceksin hem de
dönüp “bu siyasilerin dinle işi yok, din
ayrı siyaset ayrı olmalı” diyeceksin. Peki böyle düşündüklerini nerden
çıkardım? İşte az evvel soru sorulan kesimin seçmen kimliğinden… Zira aynı
sorular anketörler tarafından AK Parti seçmenine sorulmuş ve verilen cevap %75.[3]
Gelinen bu noktada
siyasetin doğru tarifinin toplumun zihninde net olmadığı söyleyebiliriz. Ancak
aynı toplumun, dinî değerlerini, bireysel ve toplumsal hayat koşullarında dinî
vecibelerini tamamıyla terk ettiğini söyleyemeyiz. “Bana ne namazdan, bana ne
oruçtan, bana ne ahlaktan ve ibadetten!” demediğini, dahası büyük çoğunluğunun
bu hassasiyeti taşıdığını müşahede ediyoruz; okuyoruz. Çünkü diğer birçok
araştırma şirketinin verileri, halkın dinî ritüellere çoğunlukla riayet ettiği
göstermektedir. Optimar Araştırma Şirketi’nin anketi bu gerçeği gözler önüne
sermektedir. Ankette; ”Düzenli namaz kılıyor musunuz?” sorusuna
halkın %39’u, “Düzenli zekat veriyor musunuz?” sorusuna halkın %73’ü, “Düzenli
oruç tutuyor musunuz? sorusuna halkın %65’i “Evet”
cevabını vermiş.[4]
Bu araştırmayı daha
özel kılacak en önemli parametre muhakkak ki gençleri hedef kitle yapacak
çalışmalar olacaktır. Zira geçtiğimiz 20 yılı baz alan çalışmalar, gençliğin
savrulmuşluğunu, din algısını ve sisteme yaklaşımını gösterecek, %100 gerçeği
belki de yansıtmayacak ama bir bakış açısı verecek araştırmalar olacaktır. Bu
çerçevede Konda Araştırma Şirketi’nin ortaya koyduğu veriler dikkat çekici
gerçekten. 15-29 yaş aralığındaki gençler üzerinde bir anket gerçekleştirilmiş.
Dolayısıyla 2001 yılında henüz dünyaya gelmeyen veya henüz 12 yaşında olan
çocuklarımız evlilik çağına gelmiş, toplumun yönetimine talip olması gereken
gençlerdir. O hâlde bu gençlerin toplum algıları, din algıları ve siyasete
bakışları topluma yön verecek pozisyondadır. Çalışmada 2008 ve 2018 yıllarında
yapılan iki anketin benzer sorularına gençlerin verdiği cevaplar ortaya
konulmuş. Buna göre; “Düzenli olarak oruç tutar mısınız?”
sorusuna “Evet” diyenler; 2008’de %74 iken, 2018’de %58’e düşmüş.
Yine “Düzenli olarak namaz kılıyor musunuz?” şeklindeki soruya “Evet”
diyenlerin oranı; 2008’de %27 iken, bu oran 2018’de % 24’e düşmüş.
Dolayısıyla yaş
sınırlaması olmadan ortaya konulan anket sonuçları ile hedef kitlenin bizzat
gençler olduğu anket sonuçları arasında derin bir uçurumun olduğunu
görebiliyoruz.
Geldiğimiz nokta;
sistemin hayat sahasında, siyasetten toplum tabanına inen düzlemde aşağı yönlü
bir eğrinin artık başladığını göstermektedir. Yani dindarlığın önce siyasetten
el etek çektiğini, bu çekilişin sonra genç yaştaki bireyleri kuşatmaya
başladığını, akabinde ise toplumun tüm kesimlerini ahtapot gibi sarmaladığını
ve değişim rüzgarlarının dindarlaşma değil, dindarlıktan uzaklaşma ekseninde
hareket ettiğini söyleyebiliriz. Bunda en büyük pay muhakkak siyasi erkin
tekelinde dinî değerlerin gayri İslâmi siyasi politika malzemesi yapılmasının
ve en önemlisi siyasi figürlerin eliyle kapitalist bir dindar toplum inşa etme
ameliyesinin büyük bir katkısı vardır.
Hiç kuşkusuz
sistemler kendi bekalarını garanti altına alma amelini icra ederken en önemli
harcı insan ve insanın sahip olduğu eğilimlerdir. Bu eğilimleri doğru
kanallarla yönlendirebilirseniz, başarı mukadderdir. Sistemlerin başarısının
diğer bir etmeni ise güçtür. Bu güç siyasi, askerî, ekonomik, eğitim ve benzeri
tüm toplum tabanına dokunacak parmak uçlarıdır. Seküler eğitim müfredatı, son
50 yıldır hiç değişmedi. İmam-hatip okullarının varlığı ve yokluğu, çokluğu
veya azlığı dahası açık veya kapalı olması sadece sistemin siyasiler üzerinde
topluma etki etme malzemesi olarak kullanıldı. Düz lise ve imam-hatip
liselerinin müfredatı birkaç ders ekleme ve çıkarma dışında hiç değişmedi.
Askerî ve jakoben uygulamalar, DGM’ler sadece sistem açısından; toplumu, siyasi
figürlerin insafına terk eden bir baskı aracı olarak kullanılmasından ibaretti.
Baskı ve yıldırma, mağdurları iktidara taşıma aracına dönüştürüldü.
Peki ya ne oldu sonuç?
Sistemin bekası
tehlikedeydi. Şimdi değil! Sisteme anti söylemler revaçta ve şeriatçılar bir
hayli fazlaydı. Şimdi dindarlar eliyle din siyasetten uzaklaştırıldı. Suya
sabuna dokunmayan dindarlar, “siyasette din şart değilmiş zaten!”, “Bakın
işte modern zamanlara uygun bir siyaset de yapılabiliyormuş” demeye
başladı.
Nihai soru şu: peki,
halk sekülerleşti mi?
El-cevap: Hayır!
İslâm akidesi, İslâm
ümmetinin derununda saklı olduğu ve o akide kalpleri terk etmediği sürece
varlığını muhafaza edecektir. Fikirleri demokrasi ile, cumhuriyetle, laik
değerlerle kirletilmek istense de, amellerine belirli bir noktaya kadar etki
ediyor gibi görünse de sonuç değişmeyecektir. Zira ümmet, İslâm akidesini terk
etmediği sürece, bu akide ümmeti asli kaynaklara yeniden döndürecek, Kur’an ve
Sünnet pınarından beslemeye ve yeniden fikrî ve siyasi inkılabın tek aktörü
kılmaya devam edecektir. Zaten Sünnet üzerinde Batı’nın teşvikiyle “Kuraniyyun”
akımının doğuşu ve deizm gibi bir takım menhus fikirler ile akidenin
kirletilmek istenmesini bu çerçevede okumak gerekir. Ve’s Selam.
[1]
Metropol Araştırma Şirketi, Şubat 2021 Araştırması
[2]
Sahihu’l-Buhari VIII, 93; Sunenu İbn-i Mace II, 1317
[3]
Metropol Araştırma Şirketi, 2021 Eylül Ayı Anketi,
https://tr.sputniknews.com/20211008/metropoll-anketi-ak-parti-secmeninin-yuzde-75i-dinin-siyasette-kullanilmasini-onaylamiyor-1049649938.html
[4]
Optimar Araştırma Şirketi, 2019 Mayıs Anketi,
https://t24.com.tr/haber/optimar-dan-din-inanc-anketi-yuzde-89-allah-in-varligina-ve-birligine-inaniyor,821459


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış